21.Yüzyılın Partisi: Bir model önerisi

Bu çalışma 2009 Temmuz’una ait. O sıra sürmekte olan TİKB 4. Konferans tartışmaları kapsamında kaleme alındı

SUNU

21. yüzyılın parti, daha doğrusu önderlik anlayışı üzerinde duran bu çalışma 2009 Temmuz’una ait. O sıra sürmekte olan TİKB 4. Konferans tartışmaları kapsamında kaleme alındı.

O zamanki Sunuş’unda da belirtildiği gibi, konuya ilişkin olarak sonuçta o gün itibariyle gelinen noktayı yansıtmaktaydı fakat temel yaklaşım ve ana tezler açısından o noktaya o gün gelinmiş değildi. Bu görüşler ve yönelimin düşünsel açıdan kökleri ‘90’ların ortalarına kadar gider.

Yerleşik anlayış ve alışkanlıklardan ‘farklı’, bazı yönlerden onlarla açıkça çelişen her ‘yeni’nin başına gelen, bu arayışın başına da geldi. Teorik gerilik ve düşünce tembelliğinden kaynaklı tutucu reflekslerden de önce, başka hesaplar peşindeki art niyetler harekete geçti. Ve her kötü niyetli demagojik kampanyada yapıldığı gibi, çalışmanın ana fikri ve bütünlüğü bir kenara bırakılarak, cımbızlanmış cümlelere dayalı parça tartışmalar öne çıkarıldı.

Partinin, sınıf ve kitlelerle ilişki kuruşunda olduğu gibi kendi içinde de nasıl bir öncülük anlayışıyla hareket etmesi gerektiği ana tezi üzerine kurulu olan çalışmayı değersizleştirebilmek için, onun, “Maocu yüz çiçek açsın’ felsefesini” ya da “Gorbaçovcu çok partililik ve sosyalizm anlayışını savunduğu” ucuz iddiasından tutalım da farklı bağlamlarda onlardan alıntı yapılmış olmasından hareketle Mao’yu, Troçki’yi, Althusser’i “Marksist olarak gördüğü” iftirasına varana kadar her yönteme başvuruldu.

İşin ilginci, bu demagojileri yapanlar, neoliberalizmi, “kapitalist üretimin iç dinamiklerinden kaynaklanan ve sanayi devrimini aşan bir devrim” olarak gören neo Bernsteincı bir çizginin savunucularıydılar. Parti anlayışı konusunda da, kendilerinin hizip kurma hakkına bile sahip olduklarını düşünen, buna karşın gündemdeki Konferans’ın belgelerini yıllarca delegelerden saklayan seçkinci bir bürokratizmin temsilcileriydiler. Onların, bu çalışmada savunulan parti ve öncülük anlayışına karşı çıkmaları, bu anlamda eşyanın doğasına uygundu.

Bunlar bu arada, devrimci bir öncülüğün dayatmayla kurulup şiddete başvurarak korunamayacağı ilkesel yaklaşımından hareketle sosyalizmde proletaryayı daha iyi temsil iddiasına sahip farklı partilerin kurulması olasılığını, kastı aşan bir biçimde bu kez ters yönden abartan, “…’keşke mümkün olabilse’ temennisiyle görüş alanımız içinde olmalıdır” cümlesini dillerine doladılar. “Sınıf içinde karşılaşabileceğimiz farklı görüş ve eğilimleri şiddete başvurarak engellemeye kalkmanın ilkesel olarak reddedilmesi gerektiğinin” işlendiği bölümde geçen bir cümleydi bu. Çalışmanın ve bölümün bütününde söylenenler de bir yana, bizzat bu cümlenin geçtiği paragrafın girişinde, “… bunun ayrı partiler halinde örgütlenme özgürlüğüne kadar varması gerektiğini söylemiyoruz. Bunu bugünden mutlaklaştıramayız…” kaydı konularak söze giriliyordu. Buna rağmen bu cümlenin, “çalışmanın bütününe damgasını vuran revizyonist bir ‘çok partililik anlayışının’ kanıtı” olduğu iddiasıyla ortalık velveleye verildi.

Koparılan gürültü, dönemin atmosferinde kısmen etkili de oldu. 21. yüzyılın parti ve öncülük anlayışının tartışıldığı çalışmayı öz olarak benimseyip paylaşan belirgin bir çoğunluğun varlığına rağmen, bazı yoldaşların kafalarındaki bu soru işaretleri ve tereddütler dikkate alınarak çalışma o dönemde, Konferans tarafından benimsenen “kararlar” kapsamına alınmadı. Fakat konu üzerine tartışma ve görüş alışverişleri Konferans sonrasında da sürdü. Yukarda andığımız kastı aşan cümlenin gereksizliği yanında çalışmada dile getirilen parti felsefesi ve öncülük anlayışının bütününe ilişkin daha gelişkin bir fikir birliği ortaya çıktı.

Elinizdeki kitabın 3 yıl gecikmeli de olsa yayınlanmasının birinci nedeni bu.

Fakat bu adım sadece bir sorumluluğun gecikerek yerine getirilmesi olarak görülmemeli.

Bu çalışmanın ana temasını oluşturan öncü-kitle diyalektiğinin nasıl kurulması gerektiği konusu, bir kez daha güncellik kazanmış durumda. Bu güncellik, 1989 sonrasında olduğu gibi, sosyalizme dair hayal kırıklığı ve pişmanlıklardan kaynaklanan bir güncellik değil üstelik bu kez. Neoliberalizmin ideolojik basıncı altında gelişip tasfiyeciliğin bahanesi ve kılıfına dönüşen o dönemin “sosyalist demokrasi” tartışmalarından farklı olarak onu bugün gündemleştiren etken, kitle hareketlerindeki yeni tarihsel kabarma. Özellikle de Yunanistan ve İspanya pratiklerinde kendini belirgin bir tarzda dışa vuran farklı bir öncülük beklentisi ve arayışı.

Bu arayışın görünen yüzünde de açık bir tepki var: Meydanları dolduran işçi ve emekçi yığınlar, burjuvazi ve onun siyasi temsilcilerinin yönetme tarzı ve yöntemlerine karşı olduğu kadar, kendini sol olarak niteleyen parti, örgüt ve sendikaların kendileriyle bugüne kadarki ilişki kuruş biçimlerine de aynı ölçüde tepkililer. Kendilerine kolayca baştan çıkarılıp kötü yola düşürülebilecek bir “yığın” gözüyle bakarak nesneleştiren bir “öncülük” anlayışı ve tarzına öfke duyuyorlar. Sadece “öğretmeye” dayalı tekyanlı bir ilişkiyi reddediyorlar. Öte yandan, ne kadar saygın olursa olsun sadece belirli bir geçmişe ve etikete dayalı “öncülük” iddialarına da metelik vermiyorlar. Geniş kitlelerin güvenini kazanan etkili bir öncülüğün sokakta, kavga içinde, kendileriyle omuz omuza dövüşülerek kazanılıp korunabileceğinin altını çiziyorlar.

Neoliberalizmin 30 yıllık ayazından sonra tarihin yeni bir sayfasını açan kitle eylemleri dalgasının içerdiği dersler, bu kitabın konusuyla da örtüşüyor. 21. yüzyılın parti ve öncülük anlayışı üzerine yapılan bu çalışmanın, aradan 3 yıl geçtiği halde bugün kitaplaştırılmasının asıl nedenini de zaten konunun kazandığı bu güncellik oluşturuyor.

                                                                                                                                                          20 Eylül 2012

Parti modeli pdf

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir