4. Konferans Raporu- İlk Taslak

Aşağıdaki metin, startı 2002 sonbaharında verilen fakat neoliberalizmi “üretici güçleri geliştirme” odağından okuyup bu sayede “dünya burjuvazisi ve kapitalizmin daha en az 30-40 yıl sürecek bir istikrar dönemine girdiğini” ileri sürerek bu büyük dönüşüm çözümlenmeden pratiğe müdahale çabalarının anlamsız ve boşuna olacağı görüşünde olan kimi MK ve MÖK üyeleri tarafından çeşitli yollarla sabote edilip 2010 yılına kadar sündürülen 4.Konferans’ın bir an önce tamamlanıp sonuçlandırılması görüşünde olan MK üyeleri tarafından 2003 baharından başlayarak o yılın sonuna kadar bölüm bölüm ülkeye gönderilen ilk MK Rapor taslağıdır.

Bu taslak 2005 yılında bir kez daha elden geçirilip tekrar gündemleştirildiği halde, “teorik açıdan yeterince derin bulmayan” ülkedeki MK ve MÖK üyeleri tarafından Konferans delegelerinden bile saklandığı yıllar sonra açığa çıkmıştır..

2003 taslağında yer alan Türkiye Devrimci Hareketi (TDH)’nin durumuna dair değerlendirme (“Dip Noktası”) ile F tipleri saldırısı ve buna karşı yapılan Ölüm Orucu Direnişinin değerlendirmesine ait bölümler, o sıra hala cezaevinde bulunan bir MK üyesi dışında kalan bütün MK ve MÖK üyelerinin onayıyla ‘TİKB görüşü’ olarak kamuoyuna yayınlanmıştır.

3. Konferans’ımızdan bugüne dek geçen yıllar, TDH’nin geneli gibi TİKB olarak bizim özelimizde de çokyönlü bir gerileme, tıkanma ve nihayet dibe vuruş dönemi oldu. 1986-’89 kesitinden sonra tarihimizde ikinci kez ‘fiili bir tasfiye hali’ yaşadık.

Sadece bu olgu bile, yaşanan krizin büyüklüğünü ve ağırlığını göstermekle kalmaz, onun öyle geçici veya dönemsel bir ‘yol kazası’ olarak yorumlanamayacağını göstermeye yeter.

Türkiye devrimci hareketinde bir dönem artık kapanmakta ve önümüzdeki on yılların gelişim seyrini belirleyecek yeni bir dönem açılmaktadır.

Kapanan dönem, tarihsel bakımdan, 12 Eylül yenilgisi ve tasfiyeciliğinin (1. genel tasfiyeci dalga -nba) arkasından gelen yeniden toparlanma dönemidir.

İçeriksel bakımdan ise, belirli biçimlerin içine sıkışmış antifaşist direnişçilikle karakterize olan bir devrimcilik anlayışının sınırlarına dayanılmıştır…” (TİKB 3. Konferans Sonuç Bildirgesi’nden, abç)

Konferans SB’de bu kadar açık ve net bir dille ifade edilen bu tarihsel uyarı temelinde yine uyarı niteliğinde bir başka tespitte daha bulunularak, “…TDH bugün yeni bir sağ tasfiyeci dalganın (2. genel tasfiyecilik dalgası) tehdidi altındadır” öngörüsü dile getirilmişti.

1997 yılının sonlarında ortaya konulan bu tespit ve uyarılardan sonra, gerek TDH’nin genelinde gerekse kendi özelimizde nasıl bir sürecin yaşandığı bütün yönleriyle ve sonuçlarıyla ortadadır. O zamanlar sonuç olarak ‘tahlile dayalı öngörüler’ özelliğini taşıyan bütün bu tespitler, aradan geçen yıllar zarfında yaşananlardan sonra her iki düzlemde de -yani hem genel hem bize özel- bugün artık maalesef acı birer gerçek olarak karşımızdadır.

Zaten tasfiyeciliğin bizim özgülümüzde bazı yönlerden başkalarının dahi gerisine düşecek kadar ağır yaşanmasından da önce -örneğin, merkezi düzeyden başlayarak örgütlü yapımızı bile koruyamadık, emperyalizmin Irak’a saldırısı ya da genel ve yerel seçimler gibi süreçlerde dahi pratik politika alanında bir varlık gösteremedik, uzunca bir süre yayınlarımızı dahi çıkaramaz durumlara düştük, vb. vb.-, başkalarından farklı olarak, gelişi önceden de görüldüğü halde yaşanmış olması, bizdeki tahribatı başka herkesten veya başka herhangi bir dönemde olabilecek olandan çok daha büyük ve çok daha boyutlu kılan özel bir etken oldu.

TDH dibe vurmuş durumdadır

TDH bir bütün olarak bugün tarihinin en zayıf, toplumsal-siyasal yaşamdaki ağırlığı ve prestij bakımından en etkisiz ve itibarsız dönemini yaşamaktadır.

Hareket her şeyden önce manevi saygınlık ve otoritesini yitirmiş durumdadır. Asli toplumsal temelini ve beslenme kaynaklarını oluşturan işçi sınıfı ve emekçi kitleler için bir çekim merkezi oluşturmak şurada dursun, çoğu kez onların görüş alanına dahi girememektedir. Gerek kadrosal güç gerekse kitle ilişkileri bakımından özellikle ‘90’lı yılların ikinci yarısından itibaren hareket sürekli kan kaybetmiş ve bu kan kaybı son ÖO sürecinde işlenen akıl almaz sol tasfiyeci hatalar nedeniyle öldürücü boyutlar kazanmıştır.

Zaten son ÖO süreci, kökleri ’80 öncesine kadar giden ve çoğu yapısal bir özellik taşıyan zaaflarının da etkisiyle ‘90’ların ortalarından sonra ‘makas değiştiren’ bir “devrimcilik” anlayışının kendisiyle birlikte devrimci hareketin genelini de ağır bir yenilgiye sürüklediği bir “final” özelliğine sahiptir. Özü itibariyle bütün dünyada emperyalist ve işbirlikçi burjuvazilerin en dar, en açgözlü, dolayısıyla en saldırgan kesimlerinin ‘mutlak ve sınırsız hakimiyetini tesis’ stratejik amacını ve yönelimini ifade eden “yeniden yapılandırma” stratejisi kapsamında, sistem karşıtı bütün devrimci radikal güç ve potansiyelleri burjuvazi ve rejim açısından uzunca bir süreliğine kayda değer bir tehdit hatta tehdit olasılığı olmaktan çıkarmayı hedefleyen tasfiye amaçlı bir saldırının kapanına, tam da o “salt antifaşist direnişçilikle sınırlı” politik körlük başta olmak üzere bir dizi hastalıklı yaklaşım nedeniyle balıklama dalınmış; bu politik körlük ve tarihsel sorumsuzluk sonucunda sadece bir kadro kuşağı kırdırılmakla kalınmamış, hareket asıl olarak büyük bir güven, prestij ve moral kaybına uğratılmış, bunlara ek olarak devlet dahil başka hiçbir gücün hiçbir provokasyon ve demagojik saldırı kampanyasıyla dahi başaramayacağı ölçüde ‘yalnızlaştırılmıştır’.

Kısacası, “zamanını doldurmuş bir devrimcilik” tarzı ve anlayışı, süreçlerdeki değişmeleri görmemek ve devrimci bir temelde çözümlememekte ısrarını sürdürdüğü ölçüde kendisiyle birlikte hareketin geneline de kaybettiren bir tükenişi yaşamaktadır ve bu özelliği ile o artık “geride kalan bir devrimcilik” olmaktan da çıkarak “devrimciliğin geride kalışı” eşiğini aşmaya doğru gitmektedir.

Bunun ideolojik, siyasal ve pratik plandaki yansımaları ise -tam da bundan 7 yıl önce öngörülüp uyarıda bulunulduğu gibi- tasfiyeciliğin koyulaşmasını da içeren yeni bir tasfiyeci dalga şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Doğruluğu yanlışlığı da bir yana, kendisini karakterize eden kendi eylem çizgisinde az çok anlamlı bir pratiğin sahibi olmaktan çoktan çıkılması şeklindeki pratik-fiili tasfiyecilik, bu konudaki tıkanışına paralel olarak düne kadar -hatta halen- küfrettikleriyle bile kolkola girme merakından tutalım sisteme ve rejime karşı mücadeleyi işbaşında hangisi varsa hükümetlere karşı mücadeleye indirgeyen ve bu arada sık sık AB’ci liberallerden “ulusalcı sol”a kadar herkesle ortak zeminlere kolaylıkla düşen siyasal ve ideolojik bir kırılma ve tasfiyeciliğe de dönüşmüş durumdadır.

Bu “yeni” ve “ikinci” tasfiyecilik bazılarında ise, Mahmutpaşa’nın esnaf tezgahları gibi her nabza göre şerbet, herkese göre ayrı bir mavi boncuk bulundurulan bir belkemiksizleşme temelinde ikinci bir ÖDP olmaya soyunma biçiminde tezahür etmektedir; başka bazılarında ise eski hamam eski tas tutuculuğu şeklinde bir geriye gidiş ve tükeniş süreci biçiminde seyretmektedir.

Yeni tasfiyecilik dalgasının başlangıcını oluşturan ‘90’lı yıllardaki deformasyon ve doku bozulmasının en önemli sonuçlarında biri de, TDH’deki mevcut ölçü ve ufuk darlığını derinleştirmesidir. Bu temel üzerinde tasfiyecilik yeni bir boyut kazanmış ve başlangıçta -önceleri- bir sonuç olarak ortaya çıkan “ölçü ve ufuk daralması”nın bizatihi kendisi süreç içinde en sinsi ve yıkıcı bir tasfiyecilik çeşidi ve etkeni haline gelmiştir. Bu çerçevede TDH artık burjuvazi ve sisteme karşı devrimci iktidar mücadelesi ve hedefini söylemde sürdüren fakat pratikte politikayı artık esas olarak kendine ve başkalarına karşı yapan bir ufuksuzluğa sürüklenmiş durumdadır.

Devrimci iktidar iddiasındaki yapısal zayıflık bu kesitte ve bu zeminde artık tam bir ‘iktidarsızlaşma’ profili ve pratiği halini almıştır. Kendisini ve mevcut konumunu tarihsel misyon ve hedeflerine göre olması gerekene bakarak değil de kendi dışındakilere bakarak tayin edip içini rahatlatan bu öldürücü tasfiyecilik türü, kendi gerçekliğinin hala farkında değildir. Kendi çizgisine, iddialarına, hatta bizatihi kendi devrimci geçmişine bakıp onunla kıyaslayacak olsa dahi fark edebileceği tasfiyeciliğinin hala farkında ve bilincinde dahi değildir. Bundan dolayı o bu konuda TİKB’nin kendi gerçekliğinin de adını hiçbir kompleks veya endişeye kapılmadan adlı adınca “tasfiyecilik” olarak koymasına bakarak kendini “iyi hissetmekte”, sıkıştığı zaman ve durumlarda bunu aklınca bize karşı koz olmarak kullanmaya yeltenmektedir.

Fakat tarihimizin her döneminde olduğu gibi bugün bu durum karşısında da bizim için esas ve belirleyici olan, başkalarının kendilerine ve bize nasıl bakıp hakkımızda ne söyledikleri değil; bizim kendimize ve onlara nasıl bakıp ortadaki gerçekliği ve süreçleri teorimiz ve tarihsel amaçlarımız ışığında nasıl değerlendirdiğimizdir.

I-) “NE” YAŞADIK?.. “NASIL” YAŞADIK?..

Tasfiyecilik TİKB olarak bizim özgülümüzde (hem savrulduğumuz noktalar hem doğurduğu sonuçlar itibariyle) daha ağır bir seyir izledi, çok daha tahrip edici sonuçlar doğurdu. Başkalarından farklı olarak biz sadece gelişini önceden gördüğümüz bir dalganın altında kalmakla kalmadık; bazı yönlerden başkalarından bile daha gerilere savrulduk, asgari tutunma noktalarında dahi tutunamadık.

Bu süreçte biz “örgütlü” olmanın, “örgüt gibi örgüt” olmanın, “önce kendi içinde örgütlü devrimci bir örgüt” olmanın asgari bazı temel gereklerini dahi yerine getirmekten uzaklaştık; öyle ki “varlığını sürdürüp sürdüremediği” bile bizzat kendi güçleri tarafından da tartışılıp sorgulanır hale düştük. Politik bir güç olmaktan çıktık, şekilsizleştik, çevreselleştik, zayıfladık, legalleştik, vb. vb.

Fakat biz asıl kaymayı, ciddi boyutlarda bir kimlik erozyonu, misyon bilincinde zayıflama ve konum kayması şeklinde yaşadık!.. Sonuçlarını 3. Konferans’ımızın hemen arkasından itibaren yaşamaya başladığımız diğer bütün “uzaklaşmalar”ın da temelini oluşturan bu kayma da esasında 3. Konferans’ımızdan sonra değil onun da öncesinde başladı. 3. Konferans gibi bir zirvenin hemen arkasından gelen süreçte bu kadar bariz ve bu kadar utanç verici bir tasfiyeciliğe sürüklenebilmemizin “elverişli zemini”ni de zaten bazıları artık yapısal bir hal almış zayıflıklarımızla da birleşen bu kaymalar oluşturdu!

Daha açık ve dolaysız bir anlatımla, başlangıcı biraz daha geriye uzanmakla birlikte 3. Konferans sonrası süreçte biz asıl olarak -bunların doğru kavranışı ve pratikte de hakkının verilişi anlamında- “komünist” olduğumuzu “unuttuk”; “bir sosyal devrim örgütü” olduğumuzu “unuttuk”; “sosyalizmi” unuttuk; temsil etme iddiasını taşıdığımız “proletaryayı” unuttuk!..

Bu kaymalar, yukarlarda, merkezi organlar ve yönetici kadrolar düzeyinde farklı tür, biçim ve yoğunluklarda kendisini gösterdi; altlara, tabandaki örgüt güçlerine doğru inildikçe kendisini daha dolaysız ve daha yoğunlaşmış biçimlere bürünerek gösterdi.

Bu “unutmalar”ın ve herbiri son tahlilde bunlardan kaynaklanan “uzaklaşmalar”ın, sadece birbirlerinin üzerine binip yeni neden ve sonuçlar doğuracak şekilde ‘çözücü’, ‘dağıtıcı’, ‘saptırıcı’, ‘paralize edici’ bir rol oynamasının yanı sıra, bunlara bir de bizi aşan gelişmeler ve dönemsel etkenlerin sınırlandırıcı ve geriye çekici basıncının eklenmesiyle, hepsi ‘birleşik bir güç’ oluşturarak bildiğimiz neticeyi doğurdu! B

u anlamda tarih, bugüne kadarki bütün ihmallerimizin ve ihlallerimizin, tekyanlılık ve savsaklamalarımızın, zamanında göremediğimiz veya halının altına süpürdüğümüz yetersizliklerimizin toplam faturasını, yeni bir genel tasfiyeci dalga doğuracak kadar elverişsiz tarihsel koşullarda ağırlaşmış olarak getirip önümüze dayadı.

Dolayısıyla soruna doğru ve kalıcı çözümler üretebilmek için biz önce, “ne” yaşadığımızı, bunları “hangi” boyutlarda “nasıl” yaşadığımızı ve nihayet “neden” yaşadığımız hiçbir komplekse ya da korkuya kapılmadan, hiçbir hesap gütmeden, hangi niyet ve amaçlarla olursa olsun kendimizi sadece belli yönler, belli bir kesit, hele hele kişilerle sınırlayan bir yüzeysellik ve dışsallaştırma eğilimlerine girmeden, her şeyden önce dürüstçe ve cesaretle irdelemeliyiz!

Bu, örgüt olarak bizim için sadece “düne dair” özeleştiri yükümlülüğümüzün emrettiği bir zorunluluk değil, asıl “yarınımızı” hangi çizgide nasıl biçimlendireceğimizi belirleyecek nitelikte ‘tarihsel’ bir moment ve fırsat niteliğindedir.

İşte 4. Konferans’ımız bu cesareti gösterip bu misyonu yerine getirebildiği ölçüde, bir bakıma 3. Konferans’ımızın eksik bıraktığını tamamlayan bir misyonu yerine getirmiş olmakla kalmayacak; asıl tarihi boyunca hep belirli yönlerde gelişme ile sınırlı kalmış bir örgütün gelişme seyrini ve düzlemini farklılaştırması anlamında ‘tarihsel’ bir rol oynamış olacaktır!

Bunlardan birinci yön 4. Konferans’ımıza “süreklilik ilişkisi” çerçevesinde 3. Konferans’ımızın bir devamı özelliğini kazandırırken; onun asıl ‘yarına dönük’ yüzünü oluşturan ikincisi “süreklilik içinde kopuş” çerçevesinde ona kendi bağımsız anlamını ve konumunu kazandıracaktır!

Yeraltı yapılanmamız çöktü

Geride bıraktığımız süreçte gerilediğimiz noktayı “fiili bir tasfiye hali” olarak tanımlıyoruz. Örgüt saflarında bu konuda -en azından bugüne kadar dillendirilmiş- herhangi bir farklı görüş ya da itiraz yok! Çünkü tablo sonuçlarıyla birlikte ortada! Tasfiyeciliğin tasfiyesi doğrultusunda nihayet atabildiğimiz adımlardan öncesinin manzarasını genel çizgileriyle anımsayacak olursak:

En başta yeraltı örgütlenmesi adına ortada işleyen bir mekanizma, hatta tek bir birim dahi kalmadı. Bizim parti ve devrim anlayışımızın ilkesel esaslarından ve ayırt edici temel yönlerden biri olarak, açık alanda yürütülen faaliyetler de dahil örgütün bütününü ve bütün örgütsel faaliyetleri yönetip yönlendirme ve denetlemeyle yükümlü olan yeraltı, ’98 Mayıs operasyonunu izleyen günlerden başlayarak bu temel misyonunu yerine getirir olmaktan hızla çıktı ve 2001 yılının başlarına gelindiğinde artık “kendisini gizlemeye çalışmaktan” -hatta bunu bile başaramaz olmaktan- başka hiçbir işle ilgilenemez, hiçbir fonksiyonunu yerine getiremez bir konuma sürüklendi.

Yeraltının bu şekilde tasfiyesi sürecine paralel olarak örgüt yeraltının açık alanı da yönlendirip kumanda ettiği bir konumdan çıkarak, “örgütsel faaliyet” adına yapılan tüm anlamlı işlerin açık alandaki güçler tarafından organize edilip gerçekleştirildiği bir konuma sürüklendi. İşlerin bu tarzda yürütülür hale gelmesi, artık fiilen bu temelde şekillenen ilşikiler sistematiği, dışımızda da genel tasfiyeci dalgayı derinleştiren etkenlerle de birleşerek -en başta da “F tipi korkusu” ile özünde örgütlere ve devrime karşı güvensizliğin derinleşmesi temelinde yükselen “birey olma” özlemleri- ‘kafaca ve ruhen legalleşme’ olgusunu ortaya çıkardı, onu hızla besleyip büyüttü.

İşleyen etkin bir yeraltı yapılanmasının elde olan veya olmayan nedenler sonucu belli bir kesitte bir dönem için fiziken aşırı zayıflaması, hatta silinme noktasına kadar gelmesi sınıf mücadelesinin seyri sırasında her devrimci partinin başına gelebilecek bir durumdur. Fakat parti ve parti güçleri devrimci militan ruh ve karakterlerini, özel olarak yeraltını var etme ve sürdürme ısrar ve iradesini yitirmedikleri sürece, karşılaşılabilecek her durumun üstesinden gelebilme imkanı her zaman için var demektir. Fakat bu ruh ve bilinç neredeyse ölmüş, bu irade ve yönelimin kendisi aşırı ölçüde yorulmuş ve pörsümüş ise asıl felaket o zaman başgöstermiş demektir. Tasfiyecilikteki derinlik ya da derinlere işlemiş bir tasfiyecilik olarak da tanımlayabileceğimiz bu durum, yeraltının yeniden yapılandırılmasının önünde de en büyük engel haline gelir. Bizim örgüt olarak 2001 yılı başlarında geldiğimiz nokta maalesef budur.

19 Aralık sonrası devrimci örgütlerin istisnasız hepsinde boyutlanmış bir biçimde başgösteren yeraltından kaçış eğilimi, bizde de, üstelik yeraltı adına geriye kalan yönetici konumdaki kadrolarda dahi yorgunluk ve bezginlik biçimine bürünmüş olarak kendini gösterdi. Nitekim yeraltı yorgunu bu ruh hali, uzunca bir süredir “tek uğraşı” haline gelen “kaç-göç”ten de iyice bunalarak 2001 Sonbaharında peş peşe karaya vurmalarla noktalandı. Yeraltında kalan son mohikanların da aynı günlerde bir operasyonda tutsak düşmeleri, yeraltını fiziki olarak da fiilen bitirdi.

Bu aslında sadece fiziki bir sıfırlanma değil, daha da önemlisi artık ömrünü doldurmuş klasik tipteki bir yeraltı yapılanması ve anlayışının bizim özgülümüzdeki iflasıydı.

Politik bir güç olmaktan çıktık

Bir örgüte ‘politik bir güç’ özelliğini kazandırabilmenin yanında örgüt güçlerinin her günkü faaliyetlerine ortak hedefler doğrultusunda birleşik merkezi bir faaliyet özelliği kazandırabilmenin en önemli aracı taktikler ve taktik önderliktir.

Geleneksel bazı bölge ve alanlarda, gelenekselleşmiş bazı biçimlerle sınırlı faaliyet yürüten dar bir örgüt olmanın kabuğunu kırmaya yöneldiğimiz ‘90’lı yıllar içinde bu alanda sıçramalı gelişmeler kaydettik; dönemine göre ilerici ve ön açıcı taktik politikalar ortaya koymanın yanında taktik önderlik konusunda da belirgin bir yetkinleşme sağladık. Ancak yine 3. Konferans öncesinde başlayan bir süreçten itibaren, sadece örgütün geldiği nokta, beklenti ve ihtiyaçların büyümesi nedeniyle değil, asıl dönemin mücadele koşullarındaki karmaşıklaşma ve devrimci hareketin bütününü tehdit eden tehlikelerdeki büyüme nedeniyle bu alanda zorunlu hale gelen bir sıçramayı yapamadık.

Burjuvazinin sömürü ve egemenlik yöntemlerindeki değişiklikler, “yeniden yapılandırma” kapsamında atılan adımların ortaya çıkardığı yeni sonuç ve sorunlar, 1990’lı yıllar boyunca bir türlü istikrarlı bir yükseliş çizgisi kazanamayan sınıf ve emekçi kitle hareketindeki durgunluğun ‘96’lardan itibaren giderek geriye doğru bir çözülme özelliği kazanması, toplumsal dokuda ve psiko-sosyal yapıda ortaya çıkan değişmeler en başta olmak üzere yer yer birbirini kesen çelişik etkenler yumağı içinde genel harekete ve örgüte doğru bir rota kazandırabilmek için eskisinden çok daha girift ve incelikli, çok daha enerjik ve seri bir taktik önderlik gereği ve ihtiyacı ortaya çıkmıştı. O kesitte etkin ve işlevsel olmak isteyen bir taktik önderlik -bizim genellikle yaptığımız gibi- artık ortaya sadece genel bir taktik plan ve bunun esaslarını koymakla yetinemezdi; günün taktik önderlik ihtiyacı, doğru belirlenmiş stratejik öncelikler temelinde artık uygulamanın da ayrıntılı bir biçimde planlanıp yönlendirilmesini ve sürekli denetlenmesini gerektiriyordu.

Taktik önderlik ve planlama alanında daha önceden yakaladığımız gelişme çizgisini biz bu doğrultuda geliştirip yetkinleştirmeye yöneleceğimiz yerde, kendimizce belirlediğimiz “stratejik önderlik” görevlerine yüklenme ve yoğunlaşma adına daha önce yakaladığımız çizginin de gerisine düşen bir performans sergilemeye başladık. Çoğu örgüt güçlerinin günlük faaliyetlerinde dahi herhangi bir farklılaşma yaratmayan “kampanya üzerine kampanya”lar şeklinde, içerdikleri isabetli yönler yanında kendi gerçekliğimizden ve gerçeklerden kopuk yönleri de az olmayan dönemsel taktik politika ve sloganlar ortaya atmakla taktik önderlik sorumluluklarımızı yerine getirdiğimiz yanılsamasına kapıldık. Ama hayat ilerleyen yıllarda ağırlaşmış olarak çıkardı bu yanılgımızın da körüklediği sonuçların faturasını.

Kağıt üzerinde ikna edici ve adeta kusursuzca planlanmış kampanyalar (bunun en çarpıcı örneği, “Ekmeğin ve Özgürlüğün İçin Dövüş!” Kampanyası’dır) örgütün ve örgüt güçlerinin faaliyetlerinde özel bir yoğunlaşma ve dinamizm yaratmak şurada dursun, çoğu kez bir esinti etkisi bile yaratmadı. Yayın organlarımızın temel ajitasyon ve propaganda konularını oluşturmanın dışında, en fazla o kesitteki miting ve gösterilerde atılan sloganları, taşınan pankartları farklılaştırdı.

Fakat asıl vahimi, örgütün ve örgüt güçlerinin siyasal duyarlılık ve reflekslerinde kireçlenmeye ve hayattan kopukluğa yol açtı, dünyayı değiştirme iddiasını taşıyan devrimci bir örgütün her şeyden önce siyasal bir güç olduğunun ve canlı bir organizma gibi hareket etme zorunluluğunun giderek boyutlanan biçimlerde unutulmasını beraberinde getirdi. Kampanya konularımızla doğrudan veya zorlayarak da olsa ilişkisini kuramadığımız süreç ve gelişmeler bizim görüş alanımızın dışında kalmaya başladı. Herbirine farklı yönlerden yaklaşarak yaratıcı ve dinamik bir müdahale gerektiren bütün süreç, eylem ve gelişmelere biz o dönemin kampanyasının kalıplaşmış slogan ve yaklaşımları temlinde yaklaşır hale geldik. Bu standart yaklaşım ve basmakalıp tutumlarla ne örgüt güçleri dinamize edilip kendilerini de geliştirecekleri bilinçli, hedefli, planlı bir faaliyet çizgisine çekilebilirlerdi ne de harcanan emeklerin karşılığında az çok anlamlı ve kalıcı sonuçlar elde edebilmek mümkün olurdu. Her ikisi de olmadı zaten.

Sadece taktik önderlikteki zayıflamaya bağlı olmayan ama onun yokluğu koşullarında çok daha hızlı üreyip derinlere nüfuz edebilen bu siyasal duyarlılık ve refleks körelmesi, ilerleyen yıllarda örgütü büsbütün hayatın dışına sürükledi, politik bir güç olduğumuzu neredeyse tümüyle unutturdu. Ortaya artık iyi-kötü merkezi bir politika, taktik ve yönlendirme dahi konulmaz oldu. Düşünün ki bu örgüt, bütün dünyanın ayağa kalktığı Irak’a emperyalist saldırı ve savaş sürecine bile, İstanbul’da yapılan Dünya Felsefe Kongresi’ne yüklendiği ölçüde yüklenmedi!..

Taktik önderlik alanında yaratılan bu büyük ve derin boşluk, tasfiyeci dağılmayı ivmelendirdi; merkezi politikalar, taktikler ve yönlendirmeler temelinde yürütülen uyumlu ve disiplinli bir merkezi örgütsel faaliyetin yerini, merkezden ve birbirlerinden kopuk, merkezle doğru dürüst iletişim dahi kuramayan alan ve birimlerin kendi inisiyatif ve birikimleri temelinde “bir şeyler yapmaya” çalıştıkları bir şekilsizlik ve çevreselleşme aldı.

Bir istisna: F tipi kampanyası

90’lı yılların ortalarından sonra örgütün ‘politika yaptığı’ ve zaten gücünün de üzerinde etkin sonuçlar alabildiği nadir kesitlerden biri, “F tipi Kampanyası” süreçleridir. Özünde bir ve aynı sürecin iki farklı etabını oluşturan bu kesitlerden birincisi, “F tipi” saldırısının işaret fişeği özelliğine sahip Ulucanlar Katliamı’nın hemen arkasından başlayarak 19 Aralık’a kadar olan kesitte yürütülenidir.

Baştan ölü doğan ve kağıt üzerinde kalmaktan da kurtulamayan “Ekmeğin ve Özgürlüğün İçin Dövüş!” kampanyasının hemen ardından gelen bu süreçte, yurt içinde ve yurtdışında dışımızdaki güçleri de arkamızdan hareketlendiren ön açıcı ve oldukça da kapsamlı bir kampanya faaliyeti yürüttük. Sadece belirli klasik biçimler ve belirli alanlarla sınırlı kalmayıp, işçi sınıfından aydın ve sanatçılara kadar oldukça geniş bir toplumsal yelpaze içinde yürütülen bu faaliyet, o kesitte bütün güçlerimizin esas hatta neredeyse tek ilgi ve faaliyet konusunu oluşturdu. Herhangi bir cezaevi sorununun çok ötesinde TDH’ni tasfiyeyi amaçlayan stratejik bir saldırı olarak F tipi saldısının anlamı ve içerdiği tehlikelerin boyutları düşünülürse -kimi aşırılık ve tek yanlılıklara rağmen- bu yönelim ve yoğunlaşma tarihsel açıdan özünde doğru ve zorunluydu.

Fakat bizden kaynaklı olmayan gelişmelerin sonucu, sonlara doğru kendi içinde yavaş yavaş tıkanma ve yorgunluk belirtileri göstermeye başlayan bu yoğunluk, koşulları ve dengeleri tümüyle farklılaştıran 19 Aralık katliamıyla birlikte genelde olduğu gibi bizim güçlerimiz üzerinde de tam bir şok ve paralizasyona dönüştü. Genelde önceden başgösteren yorgunluğa kapılmadan büyük bir özveri ve irade gücüyle sürece yüklenmeye devam eden güçlerimiz dahi 20 Aralık sabahı itibariyle tam bir boşluğa düştüler. İçimizde ve dışımızda herkesin birbirine baktığı ve ne yaptığını bilen güven verici bir önderliğe olan ihtiyacın yakıcılaştığı o kritik günlerde, güçlerimiz merkezi bir önderliğin esamesini bile göremediler. Buna ne önceden hazırlanılmıştı ne de o kesitte bütün örgüt güçlerinin önüne iyi-kötü, eksik veya tam ama her şeyden önce merkezi bir taktik politika, hedefler ve yönelim konul(a)madı.

Durgunluktan dağılmaya…

19 Aralık operasyonu, doğurduğu genel sonuçların dışında bizim özgülümüzde ayrıca “merkezi yönetim”i vurdu; o güne kadarki işleyişiyle de esasında kurallara dayalı kolektif bir organ işleyişi olmaktan uzak bir tarzda parçalı ve kişilere dayalı olarak yürütülen MK içi ilişkiler ile MK-MÖK arasındaki bağlantıları tümüyle kopardı; kuruluş nedeni ve asli misyonu örgüte yakın taktik önderlik yapmak olan MÖK, tam da kendisine en fazla ihtiyaç duyulan öylesi bir kesitte, bırakılım örgüte kumanda edecek bir dirayet ve irade ortaya koymayı, organ olarak önce kendisini toplayıp bazı ortak kararlar alamayacak kadar korkunç bir dağınıklık ve dağılma sergiledi.

19 Aralık’la birlikte “zirve yapan” merkezi düzeydeki bu dağınıklık ve dağılma, örgüt çapında dağılmayı derinleştirip ivmelendirecek yeni felaketlere de kapıyı ardına kadar açtı. Örgütün askeri eylem anlayışı, çizgisi ve geleneklerinin dışında özellikle devrimci hareketin gücünü değil esasında güçsüzleşmesinin altını çizen eylem biçimlerinin eleştirisi temelinde MK adına önceden yapılan bütün uyarılara rağmen, merkezi önderlik ve yönetim düzeyinde ortaya çıkan boşlukta 19 Aralık Katliamı’nın yarattığı öfke temelinde “intikam” amacıyla girişilen düşüncesizce bir eylem, pratikte doğurduğu sonuçlar itibariyle nesnel olarak maceracı bir “intihar” eylemi özelliği kazandı. Devrimci bir taktik önderlik açısından akıl ve mantık dışı bu eylemin sonucunda belirlenebildiği kadarıyla 80’in üzerinde ilişki evi basıldı, yüzlerce yerel kadro, taraftar ve kitle ilişkisi gözaltına alındı, tutuklananlar dışında önemli bir kısmının mücadeleyi tümüyle bırakmasına neden olan bu darbe sonucunda -zaten önceden erimeye başlamış olan- az çok örgütlü kitle ilişkileri ve lojistik destek imkanları da hemen hemen sıfırlandı.

Öte yandan, oldukça etkin ve uzunca bir süre oldukça başarılı olarak yürütülen “F tipi karşıtı kampanya” dışında, hem önceden ama özellikle onun da artık eski tarz ve etkinlikte yürütülme koşullarının kalmadığı 19 Aralık sonrası itibariyle örgüt güçlerinin önüne yeni merkezi hedeflerin, taktik ve stratejik politika ve yönlendirmelerin konulmayışına paralel olarak ‘merkezsizleşme’ eğilimleri ivmelenip boyutlandı. “Örgütün örgütsüzleşmesi süreci” olarak da tanımlanabilecek olan bu süreç, kendi tarz ve üslubunu konuşturma, kendini dayatma, kendi doğruları doğrultusunda bildiğini okuma başta olmak üzere tahrip edici sonuçlarını hala yaşadığımız yeni çevreci hastalıkları ortaya çıkarıp azdırdı.

Çok kan kaybettik!

3. Konferans’ın ardından bugüne kadar geçen süreç boyunca -TDH’nin geneli gibi biz de- büyük güç kayıplarına uğradık. Genel tasfiyeci dalgadaki derinleşmenin yanı sıra, özellikle ÖO Direnişi’nin sol tasfiyeciler yüzünden yenilgiyle sonuçlanması, hem kitle ilişkileri hem de kadrosal düzeyde geriye doğru çözülmeyi hızlandırdı.

TİKB olarak biz 12 Eylül sonrası birinci genel tasfiyecilik dalgası sırasında bile özellikle kadrosal düzeyde bu çapta bir erime yaşamadık. O dalganın fireleri önceleri daha çok tek tük bireysel örnekler biçiminde ortaya çıktı; biraz gecikmiş biçimde kendisini asıl olarak hizipçi yorgunluk biçiminde dışa vurdu. Fakat bu kez, daha kısa bir süre önce ölümü göze almış ÖO gazileri düzeyinde bile -yine başkalarının yaşadığı boyutlarda olmasa da- bizim ölçülerimize göre “aşırı” bir kan kaybı yaşadık.

Bunun bir değil birden çok, ayrıca bazıları bize de bağlı olmayan nedenleri var kuşkusuz. Fakat merkezi önderlik adına yapılan bütün ısrarlı ve sert uyarılara rağmen bu konuda sergilenen kimi yanlış ve sekter tutumların dışında, asıl örgüt olarak sürüklendiğimiz durumun bu sonuç üzerindeki çokyönlü etkilerini görmemiz lazım. Örgütün ülke gündemini belirleyen süreçlerde dahi örgüt olarak varlığını iyi kötü hissettiren siyasal bir güç olmaktan çıkışı, örgüt adına yürütülen süreklilik kazanmış bütünlüklü ve az çok etkin bağımsız bir siyasal faaliyetin ortada görülmeyişi, insanları(mızı) işlevli kılacak yönelimlerin, farklı araç ve mekanizmaların olmayışı -nesnel etkenlerle de birleşmiş olarak- bu çözülmeyi bu denli boyutlandıran etkenlerin belki de en başında gelir. Örgütün varlığını sürdürüp sürdürmediğinin sorgulanır hale geldiği bir durumda, dönemsel koşulların da etkisiyle kendileri de zaten değişik düzeylerde düşünsel ve ruhsal bir yorgunluk, yalpalama, hatta yabancılaşma yaşayan sallantılı güçleri bir yerlerde tutabilmek iyice güçleşir.

3. Konferans’tan bugün kadar geçen yıllar zarfında -ve halen- birçok konuda elimizi kolumuzu bağlayan ağır bir mali kriz, her şeyin üzerine adeta tüy dikti. Yayınlarımızı bile uzunca bir süre bu yüzden çıkaramadık.

Fakat örgütün yayınlarını bile çıkaramaz hale düşmesi, hakkımızda aslı astarı olmayan ve çoğu düşmanca bir yığın dedikodu ve spekülasyonun üretilip pazarlanmasına elverişli bir zemin yarattı; kadrolarımız ve taraftarlarımız içinde bile dağınıklığı, olumsuz sorgulamaları ve moral bozukluğunu derinleştirici bir rol oynadı. Parasızlık hareket kabiliyetimizi iyice daraltıp sınırlandırıcı olmasının yanında, önderlik düzeyinde dahi temel kadrolarımızın mesailerinin ağırlıklı bir kısmının “para bulma”, “imkan yaratma” peşinde koşturma sırasında harcanıp tükenmesine neden oldu, vb. vb.

Belirleyici neden: Merkezi önderlik yokluğu

Geride bıraktığımız dönemde yaşadığımız sorunlar ve karşılaştığımız sonuçlar elbetteki şu ana kadar değindiklerimizle sınırlı değil. Ana çizgileri itibariyle bile tablonun kafalarda tam canlanabilmesi için daha üzerinde durulup anılması gerekenler var. Fakat bunlar içinde öyle bir tanesi var ki, diğer hepsi içinde ‘ayrı ve özel’ bir konuma ve role sahip.

Düzleştirici olduğu kadar da mekanik indirgemeci bir yaklaşımla her şeyi getirip ona bağlamak şeklinde değil fakat, işlerin utanç verici bir tasfiyecilik boyutuna kadar varması başta olmak üzere diğer bütün sorunların en azından bu denli ağır yaşanmış olmasının nedeni bile öncelikle orada aranmalıdır. Özel bir konuma ve role sahip olan bu etken, önderlik boşluğudur.

Geride bıraktığımız yıllar zarfında TİKB asıl olarak ciddi bir merkezi önderlik boşluğu, daha da ötesi, işleyen etkin bir merkezi önderliğin fiilen yokluğunu yaşamıştır! Bu boşluğu yaratan, dolayısıyla onun sorumluları en başta organ olarak MK ve MÖK’tür.

Örgütsel faaliyeti yönetmek, yönlendirmek, örgüt güçlerine önderlik etmekle yükümlü olan bu merkezi yönetici organlar, aslında 3. Konferans’ın hemen arkasından başlayan süreç boyunca merkezi önderlik sorumluluklarını bütünsel olarak tam anlamıyla yerine getirmekten gitgide daha fazla uzaklaşmışlar ve bugünkü durumu hazırlamışlardır.

TİKB olarak bizim kültürümüzde, örgüt anlayışımız ve geleneklerimizde -tümüyle bireysel nitelikteki suç ve hatalar dışında kalan durumlarda- kurumsal/organsal sorumluluk esas ve belirleyicidir. Zaten ortada bir önderlik boşluğu olgusu varsa bu, tek tek bireylerden de önce organ olarak MK ve MÖK’ün kurumsal sorumlulukları kapsamında en temel ve asli işlevlerini yerine getirmediklerini gösterir.

Fakat bu sorumluluk anlayışı, belirli bir organın organ olarak yükümlülüklerini yerine getirmemesinden kaynaklanan kolektif sorumluluk durumlarında bile ortaya çıkan sonuç üzerinde nelerin daha ağırlıklı etkide bulunduğu anlamında bireysel sorumluluk paylarının rolünü, dolayısıyla bunların da belirlenip dikkate alınması gereğini tümüyle dışlamaz. Bu anlamda, MK ve MÖK’ün merkezi önderlik sorumluluklarını layıkıyla yerine getirmemeleri gibi bir sonucun ortaya çıkmasında hem bu iki organ arasında hem de organların içindeki kişisel sorumluluk dereceleri bir ve eşit değildir.

Fakat ortada vahim bir önderlik boşluğu ve bir yerde bundan doğan fiili bir tasfiye hali varsa, burada artık bu sonuçtan organ veya birey olarak kimlerin daha fazla sorumluğu olduğunu belirlemek değil, asıl bu sonucu doğuran nedenlerin neler olduğunu belirlemek daha önemli ve önceliklidir. Bu noktada ise sorun sadece 3. Konferans ve onu izleyen süreçle sınırlı bir tarihsel kesite indirgenemeyeceği gibi, sadece belirli organlar veya kişilerin kapasite, yetenek, beceri, özellikler ve eğilimler sorunu vb. olarak ele alınıp bu sınırlar içine de sıkıştırılamaz.

Neden daha önce toparlanamadık

2001 Nisan’ında ortaya çıkan bir fırsat, öncelikle had safhalara varmış olan önderlik boşluğuna ve tepedeki dağınıklığa, otorite yokluğu ve güven bunalımına son vererek dibe vurmuş haldeki örgütü tekrar ayağa kaldırabilmenin imkan ve potansiyellerini içeriyordu. O güne dek ayakta kalmış az çok diri kadroların ve örgüt güçlerinin beklentileri de bu yöndeydi. Bu özünde tümüyle haklı, meşru ve devrimci bir beklentiydi. Fakat dönemin özgünlüklerini ve örgütün o kesitteki gerçekliğini yeterince görüp değerlendirememenin dışında, kendisindeki yorgunluğu da kapatacak bir ‘mucize beklentisi’ içinde olmak gibi zaaflarla da malül yönler taşıyordu.

Bu beklenti en başta, örgütün uğradığı yıkımın büyüklüğünü ve derinliğini tam olarak bilmediği gibi, yeterince farkında da görünmüyordu. Örneğin, “nerelerde olduğu” giderek daha fazla sorgulanır hale gelmiş olmakla birlikte yine de bir yeraltının varolduğu sanılıyordu ama olduğu zannedilen yeraltı, sadece fiziken değil asıl kafaca ve ruhen tükenmiş, artık uzatmaları oynuyordu. İyi kötü işleyen bir sistem, ele avuca gelir tek bir organ veya birim kalmamıştı; “örgüt” adına geriye kalan dağınık ve herbiri kendi içinde özerkleşmiş alan ve ilişkiler, açık alandaki yetkisiz iki kadronun ağzına bakıyordu; sistemsizleşmenin ortaya çıkardığı bu sistem, bir taraftan belki “bir şeyleri ayakta tutuyordu” ama öbür taraftan da legalizm, bireycileşme ve çevreselleşme başta olmak üzere dönemin azdırdığı bütün tasfiyeci hastalıkların bizim bünyemizde de genişletilmiş bir tarzda, üstelik önü alınamaz bir hızla üremesine zemin oluşturuyordu.

Yeraltından geriye kalanlarda olduğu gibi (zaten üçü MÖK üyesi topu topu dört kadro) açık alandaki geriye kalan en temel kadrolarda da düşünsel ve ruhsal yorgunluk had safhadaydı. ÖO Direnişi gibi TDH’nin kaderini belirleyecek önemde, üstelik hızla ağır bir yenilgiye doğru giden bir süreç, ne yapacaklarını da tam bilememenin çırpınışı içindeki birkaç kadronun dışında diğer güçlerimizin gündemlerinden bile çıkmıştı. Bunun devrimci hareketin genelini ve geleceğini düşünen bir perspektif açısından kabul edilemezliği bir an için görmezden gelinecek olsa bile, bu kayıtsızlığın yerine ortada örgüt güçlerine az çok dinamizm ve özgüven kazandıracak başka herhangi bir hedef ve yönelim de yoktu.

O koşullarda bir tercih yapma zorunluluğu ile karşı karşıyaydık; üstelik bu, kimsenin kişisel niyet, özellik veya eğilimlerinin sonucu olmayan, tarihin getirip önümüze koyduğu bir tercih zorunluluğuydu: Ya F tipi saldırısının geri püskürtülmesi amacıyla yürütülen ÖO Direnişi’nin en azından belli kazanımlarla noktalanabilmesini esas alan bir yaklaşımla hareket ederek enerji, dikkat ve güç bu konuda yapılabilecekler üzerine yoğunlaştırılacak, örgütün toparlanmasına da ancak bunun izin verdiği ölçülerde, buna tabi olarak çaba sarfedilecekti ya da örgütün toparlanması merkeze alınarak asıl buna yoğunlaşılacak, ÖO konusunda ise ancak bundan kalan zaman ve fırsatlar ölçüsünde bir şeyler yapılmaya çalışılacaktı.

İşin kötüsü, taşıdıkları stratejik önemin dışında her iki konuda da o gün itibariyle gelinen nokta, her ikisine de aynı anda, aynı ölçüde yüklenebilme olanağını ve şansını bırakmıyordu. Aslında ortada iyi kötü işleyen bir “örgüt”, en azından bu denli yorgun düşmemiş az çok deneyimli bir kadrosal çekirdek güç olsaydı, yukardaki tercih zorunluluğu yine ortadan kalkmış olmazdı; ama her iki konuda da birbirini daha fazla güçlendirip bütünleyici adımların eşzamanlı olarak atılabilmesi imkanı daha fazla olabilirdi.

Fakat bu asgari koşullar dahi ortada yoktu ve bu durum sadece örgütün ne hale düştüğünü, dolayısıyla yeniden toparlanıp ayağa kaldırılabilmesi için nasıl yoğun, zorlu ve çokyönlü bir çaba harcanması gerektiğini göstermekle kalmıyordu, ÖO Direnişi konusunda yapılanları da sınırlandırıcı bir etkide bulundu. Bu muazzam açık, aslolarak 4-5 kadronun, insanı sadece fiziksel olarak değil ruhsal ve manevi yönlerden de korkunç ölçülerde yapratan çabalarıyla kapatılmaya çalışıldı.

Politik bir mihrak oluşturduk

O kavşakta tercih, bilindiği gibi, F tipi saldırısına karşı ÖO Direnişi’nin en azından belli somut siyasal ve moral kazanımlarla sonuçlanması için elden gelen çabanın harcanması yönünde yapıldı. Bu tercih sadece ‘parça-bütün ilişkisi’ açısından değil, faşizmin F tipi saldırısını başkalarından farklı olarak başından beri “herhangi bir cezaevi sorunu olarak değil, TDH’ni fiilen ve fiziken tasfiyeyi amaçlayan stratejik önemde bir saldırı” olarak değerlendiren örgütün yaklaşımı açısından da doğru olan bir tercihti.

Bunu yapmamış olsaydık, tarih karşısında biz sadece dar grupçu bencilce bir tutum sergilemiş olmakla kalmazdık; muhtemelen çok daha ağır sonuçlar doğuracak olan ÖO yenilgisinin daha da büyümüş olan siyasal, moral ve kadrosal kayıplarının ezici basıncı altında örgütün toparlanması sürecinde de daha sonra yaşadıklarımızdan daha büyük handikaplarla karşılaşmış olurduk. Dolayısıyla o kesitte yapılan tercih, gerek o günlerde gerekse sonrası itibariyle örgütün toparlanmasına olan doğrudan ve dolaylı katkıları bakımından da doğru ve isabetli bir tercihti.

F tipi saldırısına karşı o güne kadar yürütülen faaliyetler ve direnişin devamını ve yeni bir etabını oluşturan o yüklenme süreci, 19 Aralık sonrası itibariyle tıkanmış ve göz göre göre ağır bir yenilgiye doğru giden genel direnişe TİKB’nin baştan beri vurgulayageldiği yaklaşım temelinde yeni bir soluk kazandırmak, hatta bir başarı şansı yaratmakla kalmadı; bunun doğal bir sonucu ve yan ürünü olarak örgüte ve örgüt güçlerine yeniden moral ve özgüven kazandıracak bir zemini ve fırsatları da ortaya çıkardı.

Örgüt, siyasal bir güç olarak varlığını uzunca bir aradan sonra yeniden, hem de tarihinde çok nadir bir etkinlikte göstermeye başlamıştı. Örgütün stratejik yaklaşımları ve taktik çizgisi temelinde, salt içerde ve dışarıda sol tasfiyeci blok dışında kalan devrimci güçler üzerinde etkili olmakla sınırlı kalmayıp, direnişe en uzak ve kayıtsız güçler ve kesimler üzerinde bile etkili olan ve devleti de sıkıştırmaya başlayan fiili bir öncü konum elde edilmişti.

Bu konum ve buna bağlı olarak ortaya çıkan imkanlar şayet daha etkin bir tarzda değerlendirilebilmiş olsaydı, salt ÖO Direnişi’nin seyri ve sonuçları daha farklı olmakla kalmazdı; örgütün toparlanması yönünde de -moral motivasyon ve özgüven artışının ötesinde- sınıf çalışmasından gençlik hareketine, açık alandaki kurumlarımızın kendi alanlarında daha güçlü birer çekim merkezi haline getirilmesinden dışımızdaki demokrat güçler ve kurumlar üzerindeki etkinliğimizin artışına kadar birçok yönde önümüze yeni olanaklar ve fırsatlar açılmış olurdu.

Ama bunun için asgari bir örgütlülük, en azından ne yapacağını bilen, ama sadece “bilmek”le de kalmayıp dönemin bütün olumsuzluklarına ve geriye çekici basıncına rağmen bunları hayata geçirme ısrar ve iradesini gösterebilecek enerjik bir kadrosal güç gerekiyordu.

Ağustos toplantısı: Amacı ve anlamı

Bunun yaratılabilmesi amacıyla bir taraftan ÖO Direnişi’nin kazanımla noktalanabilmesi için yürütülen bütün temas ve girişimler -dolayısıyla ortaya çıkan fırsatlar- mevcut kadrosal güçler içinde görece en diri olanlarla birlikte, onlara inisiyatif ve dinamizm kazandırma perspektifiyle yürütülürken; diğer taraftan o kesitte açık alandaki belli başlı kurumların yöneticisi konumundaki kadrolarla ilk fırsatta genel bir toplantı düzenlendi.

2001 Ağustos’unun ilk yarısında yapılan ve 3 gün süren bu toplantıda; 1) ÖO Direnişi’nin genel seyri ve olası sonuçlarının değerlendirilmesi yapıldı, 2) Örgütün içinde bulunduğu durumdan hareketle bunalımdan çıkabilmek için atılması gereken acil ve orta vadeli adımlar konuşuldu; bütün faaliyetlere yol göstermesi gereken temel stratejik yönelimler genel hatlarıyla ortaya konuldu.

Sürecin genel seyri ve karşılaşılabilecek olası sonuçlar çerçevesinde özellikle de sınıftan uzaklaşmamızın ve bizi de bir biçimde tutsak alan “semt devrimciliği”nin yarattığı doku bozulması ve düşünsel deformasyonun komünist bir sosyal devrim örgütü olma iddiamız açısından nasıl kabul edilemez boyutlar kazandığının altı çizilerek;

a) Örgütsel faaliyetlerde ve güçlerin mevzilendirilmesinde çubuğun bundan böyle öncelikle ve gözle görülür bir şiddette sınıf çalışmasına bükülmesi,

b) Kadro açığındaki büyüme de dikkate alınarak görece daha hızlı kadrolaştırabileceğimiz nitelikle güçleri kazanma imkanlarının fazlalığı nedeniyle de gençlik çalışmasına, ama özellikle de üniversiteli gençlik çalışmasına yüklenilmesi,

c) Yaşadıkları bütün yıpranma ve tıkanıklıklara rağmen örgütü dışa karşı temsil etmekle kalmayıp yeni alanlara ve güçlere açılım noktalarımızı oluşturmaları nedeniyle de açık alandaki mevcut kurumlara hızla bir çekidüzen verilerek herbirinin kendi dallarında işlevli hale getirilmeleri,

d) Yurtdışı çalışmasının, örgütün hem kadrosal ve lojistik destek bakımından büyüyen ihtiyaçlarını karşılayabilecek hem de uluslararası alandaki etkinliğinin artmasını sağlayacak bir düzleme sıçratılması ve nihayet,

e) Tasfiyecilikteki derinleşmenin yanında devrimci hareketin prestij kaybının da besleyip büyüttüğü bir olgu olarak çoğalan dışımızdaki değişik tipteki çevresel örgütlenmeler, platform ve benzeri oluşumlar, sendikal muhalefet girişimleri ve aydın dinamiği üzerinde politik etki ve nüfuzumuzu artıracak fırsat ve olanaklara bundan böyle kayıtsız kalınmaması “temel stratejik yönelimler” olarak tanımlandı.

Örgütsel dağınıklığın hızla giderilebilmesi için bulunulan her alanda organ işlerliğinin esas alınması ve gerekiyorsa mevcut organ yapılarının yeniden belirlenmesi ile alanlar arasındaki ilişkilerde rekabetçi ve dağıtıcı hiçbir tutuma taviz verilmemekle kalınmayıp değişik alanlardaki temel örgüt güçleri ve aktivistleri sorunların çözümüne ortak edecek demokratik mekanizmaların bulunup işletilmesinde cesur ve ısrarlı olunmasının altı çizildi; sadece kendi güçlerimizi eğitmek ve günlük faaliyetlerine ortak bir yön kazandırmakla kalmayıp dışımızdaki arayış halindeki güçleri de eğitip etkileyecek içerikte 15 günlük siyasal bir yayınla alıp başını gitmiş olan legalizm ve çevreciliğe karşı devrimci yeraltı ruhunun canlandırılabilmesi açısından da yasadışı MYO’nun ve genelgeler sisteminin devreye sokulmasının zorunluluğu “acil hedefler” kapsamında tanımlandı.

Ve aslında örgütün artık 4. Konferans’ın hazırlıklarına girişmesi gerektiği ve bundan böyle bütün adımların da öncelikle bu eksene göre atılmasının akılda bulundurulması -o kesitte henüz başkalarına açıklanmaması kaydıyla- toplantıya katılan temel kadrolara hatırlatıldı.

Ortadaki belli başlı temel kadrolarla yapılan Ağustos Toplantısı, hem içerik hem de bileşim bakımından bilinçli olarak dar tutuldu. Çünkü dışarda örgütün en üst yönetici organı konumunda olan MÖK ile henüz bir bağ kurulamamıştı ve genel durum tam olarak bilinemiyordu. Dolayısıyla MÖK’le bir araya gelmeden, genel durum ve o güne kadarki gelişmeler hakkında bu yönetici organdan bilgi almadan ve onunla ortak değerlendirmeler yapmadan bütüne ilişkin kapsamlı ve bağlayıcı kararlar almak hem sağlıklı olmazdı hem de tüzüksel işlerlik açısından doğru olmazdı. Durumun ortada olan bütün vehametine rağmen organları atlayarak, tüzüksel kural ve mekanizmaları hiçe sayarak “çözüm” arayışlarına çıkmak, yeni sorunları da beraberinde getirirdi; fakat daha da önemlisi, bu yöntem ve yaklaşım, örgütü bu noktalara sürükleyen bir “önderlik tarzı ve anlayışının” yeni bir versiyonunu sahnelemekten başka bir anlama gelmezdi.

Örgütün sürüklendiği durum ve daha sonraları da süren kan kaybının boyutları düşünülünce, her şeye rağmen öncelikle temel kadroları dinamize etmeyi ve organları işletmeyi esas alan bu ilkesel yaklaşımda ısrar o koşullarda isabetsiz bulunabilir, hatta “önderlik sorumluluğunun yerine getirilmesinde bir eksiklik” olarak görülebilir. Bu ilkesel yaklaşım hayata geçirilmeye çalışılırken kimi noktalarda veya kimi zaman gereksiz bir tutukluk veya fazla formal bir yaklaşım da sergilenmiş olabilir. Ancak bu yönde bir değerlendirme yapılırken, o günlerin koşulları ile sonuçların henüz sonradan görüldüğü kadar net ve ortada olmadığı gerçeği gözardı edilmemelidir.

Fakat bugünden geriye doğru bakıldığında, çözümü öncelikle organları işleterek ve temel kadrolarla birlikte aramakta ısrarın kendisi değil ama, örneğin o Ağustos Toplantısı’nın daha geniş bir bileşimle yapılmamış oluşu ile orada ifade edilen hedef ve yönelimlerin içerikte de bir derinleşme sağlayacak şekilde yazılı bir hale getirilmemiş olması ciddi bir hata olmuştur.

MÖK ve performansı

MÖK, dışarı çıkan MK üyeleriyle tam 5 ay sonra ilişki kurdu. MÖK’ün durumu aslında hem örgütün ne hale düştüğünün hem de aslolarak neden dolayı düştüğünün aynası durumundaydı.

Örgütü çekip çevirmek ve ona fiilen önderlik etmekle yükümlü olan bu organ, örgütten de hayattan da çoktan kopmuştu, gelişmelerin çoğundan haberi dahi yoktu, öyle ki aranır duruma düşen bir üyesiyle bile 8 aydır bağ kuramaz haldeydi. Çünkü, tıpkı ’87 tasfiyeciliğinde olduğu gibi kendi gölgesinden dahi korkar hale gelmiş hastalıklı bir güvenlik ve yeraltı anlayışı MÖK’ü teslim almıştı.

Cephe gerisi derinliği ve lojistik destek namına elde avuçta hemen hiçbir şeyin kalmadığı koşullarda kendisini gizlemeye çalışmaktan başka doğru dürüst hiçbir şeyle ilgilenemez hale düşmüş olan organ işlevsizleşmişti, kendisini taşımakta dahi zorlanan bir yorgunluk ve iç gerilim yaşıyordu. Organın diğer üyelerinin, aynı zamanda MÖK sekreteri konumundaki MK üyesine karşı ağır ve yoğun eleştirileri ve güvensizlikleri vardı ve bu eleştiriler özellikle bir üyede, artık organ olarak MK’nin ve önderliğin sorgulanıp eleştirilmesi boyutlarına varmıştı. MÖK en fazla da yeraltı yorgunuydu. Nitekim bu yorgunluk çok geçmeden yasal durumu elverenlerin çok kötü biçimlerde peş peşe karaya vurmaları ile sonuçlandı.

Esasında o dönemin MÖK’üne egemen olan ve kendisiyle birlikte örgütü de paralize edip dağılmaya sürükleyen sözde yeraltı ve güvenlik anlayışı, yeraltının bundan sonraki yeniden inşası sırasında kesinlikle kopulması gereken biçimci ve hastalıklı bir anlayış olarak irdelenip ders çıkarılması gereken olumsuz bir deneyim örneğidir.

Yeraltını örgütün asli varlık nedeninden ve devrimci faaliyete süreklilik kazandırma işlevinden kopartarak kendi içinde amaçlaştıran, onu da kendi içinde yeni kırılmalarla bir güvenlik ve takipten kurtulma sorununa indirgeyen biçimci olduğu kadar da dar bir yeraltı anlayışı, özellikle de devletin alan hakimiyetinin ve teknik olanaklarının arttığı günümüz koşullarında “yeraltını yaşatıp sürdürmeye çalışma” görünümü altında devrimci bir yeraltı düşüncesine ve ruhuna karşı yapılabilecek en büyük kötülüklerden biri olarak görülüp kesinlikle aşılmalıdır.

Zaman tünelinde kalmış biçimci bir yeraltı anlayışı, günümüzde salt kendini baştan işlevsizliğe mahkum edişiyle değil devlete istediği zaman kolayca darbeleyebilme imkanlarını fazlasıyla içermesi nedeniyle de devrimci bir “yeraltı savunusu” olmaktan çok, düşüncesizliğin ve kalıpçılığın ürünü bir “yeraltı tasfiyeciliği” işlevini görmektedir. Yeraltının yeni bir felsefe ve anlayış temelinde yeniden inşası sırasında bu gerçek gözden kaçırılmamalıdır.

Dönemin MÖK’üyle yeraltında ancak bir kez bir araya gelinebildi (2001 Ağustos sonu). Diğer bir toplantı girişimi, üyelerden birinin randevulara zamanında gelememesi üzerine güvenlik nedeniyle iptal edildi. Daha sonra da o MÖK zaten takip ve operasyonlar nedeniyle dağılıp yüzeye çıktı. Bunun üzerine, dışarıdaki MK çoğunluğunun ortak kararıyla, o güne kadar örgütü fiilen yöneten kadroların da katılımıyla genişletilmiş yeni bir MÖK kuruldu ve 2001 Eylül sonlarından 2002 Nisan ortalarına kadar geçen 6 ay boyunca ortalama her 15-20 günde bir bu yeni MÖK bileşimiyle düzenli toplantılar yapıldı.

MÖK’le 2001 Ağustosu sonundaki ilk biraya gelişten itibaren bu toplantılar sırasında, bazı temel kadrolarla yapılan Ağustos Toplantısı’nda da dile getirilen stratejik yaklaşımlar tekrar tekrar gündemleştirildi, bunlar herhangi bir itiraz veya “yetersizlik” eleştirisi vb. ile karşılanmak şurada dursun desteklenip benimsendi; 15 günlük bir yayının aciliyeti başta olmak üzere bazıları ortak kararlara dönüştürüldü; bu temelde hangi tip ilişkilerden ve hangi alanlardan kimlerin sorumlu olacağına varana kadar MÖK içinde yeni görev paylaşımları yapıldı.

Fakat bir taraftan artık tam anlamıyla bir çıkmaza sürüklenmiş olan ÖO sürecinin bir an önce ve olabildiğince derli toplu bir geri çekilme ile noktalanması için yürütülmesi gereken temasların hala yoğun bir mesai gerektirir olması, diğer yandan hukuki bakımdan hareket kabiliyetini sınırlandırıcı etkenlerin basıncındaki artma ve nihayet sabit bir konumlanma olanağının dahi olmayışı gibi etkenler vb. nedeniyle bunları derinleştirecek bir yoğunlaşma imkanı bulunamadığı gibi zorlayıcı olma ve denetleme imkanları bile kısıtlıydı.

Bu noktada, bazı gerilimlerin basıncından da kurtuldukları için artık daha güvenli ve daha enerjik bir performans sergileyecekleri umudu ve beklentisi içinde olunan MÖK üyeleri başta olmak üzere belli başlı yönetici kadrolardaki yorgunluğun, algılanabilenden çok daha derin oluşu özel bir yanılgı etkeni oldu. Bu kadrolarla defalarca, zaman zaman en ince ayrıntılarına kadar konuşulup karar haline getirilen konularda bile aylar boyunca herhangi bir gelişme hatta kıpırdanma sağlayabilmek mümkün olmadı. Eski alışkanlıkların üzerine binen birikmiş sorunların ve yaşanan yıpranmaların etkisiyle gündemler farklıydı, yönelimler farklıydı, öncelikler farklıydı, ruh halleri farklıydı…

Tartışmalı kimi olasılıklar

Bugünden geriye doğru bakıldığında bu noktada bir liderlik inisiyatifi eksikliğinden, daha doğrusu onun kullanılandan farklı bir yönde kullanılmamış olması gibi bir hatadan söz edilebilir. Klasik bir sistemi, üstelik bu denli yorgun ve yıpranmış kadrolara dayalı olarak işletmeye çalışmakta ısrar yerine, Leninist parti anlayışının felsefesi içinde kalınarak, üstelik tarihimizde örnekleri de bulunan İMT benzeri yeni bazı mekanizmaların işletilmesine yönelinebilirdi. Sorunların bütün çıplaklığıyla görülmesini sağlamakla kalmayıp asıl olarak çözümlerin kolektif bir katılım temelinde üretilmesi imkanını sağlayacak biçimlerin devreye sokulması ve işletilmesi, yan çizmek için zaten son bir bahane arayışı içinde olanların kopuşunu hızlandırıcı bir etkide bulunabilirdi ama öbür yandan belki bazı güçlerin silkinip öne fırlamaları sağlanabilirdi. Bu sayede belki hem daha radikal ve isabetli çözüm formüllerinin hem de yeni bir çekirdek biçimlenmesinin önü açılmış olurdu.

Örgüt güçlerini, özellikle de temel kadroları örgütün içinde bulunduğu duruma çözüm arayışlarına katmanın dikkate değer bir biçimi, İstanbul’da elde avuçta kalan kadroların sıkıştırmalarının da basıncıyla o günlerde bir anlamda kendiliğinden şekillendi. Farklı bölge ve alanlarda faaliyet yürüten belli başlı kadrolar, “Cumartesi Toplantıları” adı altında her hafta sonu bir araya gelip gündemdeki çeşitli örgütsel-siyasal sorunların tartışıldığı toplantılar düzenlemeye başladılar.

Bu toplantıları teşvik edip onlara daha örgütlü bir karakter ve derinlik kazandırma çabasına yönelen MÖK üyeleri ve organ olarak MÖK’le, çevrecilik ve yataylaşma gibi tehlikelere karşı uyanık olunması dışında, bu toplantıların önemsenip süreklileştirilmesi, hatta diğer bölgelere doğru genişletilmesi konusunda bir anlayış birliği sağlanmıştı. Fakat yeni bir örgütsel işleyiş ve parti modeli açısından çekirdek bir deneme olarak taşıdıkları düşünülen bu uygulamanın önemine dair yapılan bütün vurgulu uyarı ve direktiflere rağmen bu toplantıların sürdürülmediği yıllar sonra öğrenildi.

Bu örneğin de gösterdiği gibi, somut olarak yaşananlardan sonra bugünden geriye doğru dönülüp bakıldığında, “belki” veya “keşke” kapsamında akla gelen farklı tutum ve formüllerin sonucu farklılaştırma şansı da -hele o günlerin somut koşulları tekrar tekrar hatırlanacak olursa- tartışmalıdır aslında. Olanakların ve hareket kabiliyetinin sınırlılığı da bir yana, ilk ağızda dayanılabilecek temel kadrolarda dahi kendini gösteren had safhadaki düşünsel ve ruhsal yorgunluk, aslında sadece bazı kişilerle ve örgüt olarak bizimle sınırlı değildi; dönemin genel ve yaygın bir hastalığıydı.

Bütün bir ‘90’lı yıllar boyunca, ama özellikle de ’96 sonrası itibariyle büyüyen ve ivmelenen hayal kırıklıkları, umutsuzluk ve devrimci hareketin geleceğine duyulan güvensizliklerin üzerine binen ÖO yenilgisinin ve F tipi korkusunun ezici baskısı, değişik yoğunluklarda ve biçimler altında ama her yerde ve herkeste kendini gösteriyor, birbirini de besleyip büyüten berbat bir tasfiyecilik üretiyordu. Dolayısıyla sorun kişiler ve yöntemler sorunu olmaktan da öte, artık genelleşmiş yapısal bir kriz sorunuydu ve çözüm de buna uygun olarak aranmak ve bulunmak durumundaydı.

Bu noktada da, sorunun derinliğinin bütün yönleriyle görülüp kavranışı konusunda özellikle de ilk dönemler için bir gecikmeden veya önceleri daha yüzeysel bir algılamadan söz edilebilir. Ancak bazı yönlerde kimi hamlıklar taşıdığı ileri sürülecek olsa bile Ağustos Toplantısı’ndan itibaren ısrarla üzerinde durulan yönelimler doğrultusunda hareket edilseydi eğer, o koşullarda zaten hiçbir tek hamle ile ve kısa sürede sağlanamayacak olan “çözüm”ün kendisi yine tam olarak bulunmuş olmazdı ama, en azından bizi örgüt olarak ona götürecek yol açılırdı.

Tasfiyeciliğin tasfiyesi doğrultusunda özellikle son bir yıldır atılmakta olan adımlar bundan tam 3 yıl önce atılmış olacağı için, en azından daha sonraları daha da boyutlanan kan kaybının ve tasfiyecilikteki derinleşmenin önü kesinlikle alınmış olurdu; dolayısıyla örgütün gelişim seyri de farklılaşırdı.

Tasfiyecilik içinde fiili tasfiye

Tasfiyeciliğin o güne kadar yarattığı tahribatlara ek olarak tasfiyeci ruh halinde ondan sonra da süren derinleşme, bunun ortaya çıkardığı yeni sendromlar, bu arada ortaya çıkan kimi yeni zorunluluklar bu süreci kesintiye uğratıp işlemez hale getiren belirleyici etmenler oldu. İki MK üyesinin farklı nedenlerle aranır duruma düşmeleri üzerine çekilmek zorunda kalmaları ile birlikte bu MK üyelerinin örgütle ve MÖK’le ilişkileri koptu, daha doğrusu koparıldı.

2002 Nisan’ından 2004 Haziran’ına kadar geçen tam 2 yılı aşkın bir süre boyunca bu iki MK üyesi ile doğru dürüst kurumsal bir ilişki kurulmadı; bütün zorlamalara ve ısrarlı çabalara rağmen örgütün genel durumu ve gelişmeler hakkında kendilerine ciddi tek bir rapor veya kapsamlı bilgi iletilmedi; onların gönderdiği yazılı ve sözlü yönlendirme ve haberler, rapor, belge ve dökümanlar ise bazen bütün muhataplarına dahi ulaştırılmadı, en fazla “herhangi bir bilgi notu” gibi okunup geçildi; altı ısrarla çizilen öneri ve yönlendirmeler dahi kaale alınıp uygulanmaya çalışılmadı.

F tiplerinde bile yaşanmayan katılıktaki bu tecrit, bütün MK ve MÖK üyelerine hitaben 2003 Temmuz’unda gönderilen bir yazılı uyarı ve yönlendirme notunda, “bu iki MK üyesinin fiilen tasfiye edilmeleri” olarak tanımlandı; fakat bu sertlikteki uyarılara rağmen basit bir iletişim sorununun çözümünde dahi sergilenen sorumsuzluk ve boşvermişlik bir yıl kadar daha sürdü.

Burada sorun artık basit bir iletişim veya beceri sorunu olarak falan görülemez! Bütün örgütü ve örgüt güçlerini yönetip yönlendirmekten sorumlu merkezi bir organ konumundaki MÖK, bütün zorlamalara, olanaksızlıklar içinde yaratılan olanaklara, açılmaya çalışılan bütün kanallara rağmen önderlik konumundaki MK üyeleri ile bile 2 yılı aşkın bir süre boyunca ilişki kurmuyorsa, MK ile kendi arasındaki iletişim sorununu bile mesele yapıp çözemiyorsa ve aynı MÖK organ olarak kendi içinde bile aylarca toplantı yapmıyorsa, bu örgütün hiç hak etmediği konumlara nasıl sürüklenip nasıl bu kadar dibe vurduğunu sormak bir yerde artık abestir!

Örgütü dağılma ve çöküşe sürükleyen marazi bir güvenlik anlayışı ile merkezi yönetici organ ve temel kadrolar düzeyinde bile kendini koyvermenin bu kadar boyutlandığı bir yerde, sorun öncelikli ve esas olarak ne bir örgüt modeli veya işlerlik sorunudur ne de yeni bir sosyalizm projesi veya perspektifi sorunudur. Sorunun asıl nedenlerini ve çözümü öncelikle, yılların deneyimine sahip temel kadrolarda bile devrimci militan ruhu ve idealizmi öldüren korkunç bir yıpranma ve yorgunlukla, onu doğuran anlayışlarda, tarz, yöntem, alışkanlık ve ölçülerde aramak gerekir!

II- KISA ÖZET NİTELİĞİNDE BİR ÖN ÇERÇEVE

Bu bir önderlik krizidir!

3. Konferans’ımızdan bugüne kadar geçen süreçte “ne” yaşadığımız sorusuna yanıt arayışımızı, olgusal düzeyde tespitler olmaktan çıkarap sorunun köklerine inmeye yönelen soyutlamalar düzeyinde ifade etmeye doğru ilk adımı atacak olursak, “kısa özet” niteliğinde şöyle bir önçerçeve çizebiliriz:

Geride bıraktığımız dönemde örgüt olarak bizi fiili bir tasfiyecilik yaşamaya kadar sürükleyen zayıflık ve yanlışlarımız, dönemsel olduğu kadar tarihsel köklere de sahip, örgüt olarak yaşadığımız iç süreçlerle olduğu kadar dışımızdaki gelişme ve etkenlerle de bağlantılı, kişisel özellik ve kapasitelerle olduğu kadar örgütlenme ve çalışma tarzımızla da yakından ilişkili, sadece bize özgü olmakla kalmayıp TDH’nin kimi karakteristik özelliklerini de içeren boyutlara sahiptir.

Başka bir anlatımla sorun, bazıları oldukça derin tarihsel köklere sahip, ideolojik, siyasal, örgütsel ve pratik boyutlar içeren ‘yapısallaşmış bir sistem, anlayış ve tarz sorunu’ ve onun dönemsel nesnel etkenlerle de birleşerek belirli bir dönemde bizim somutumuzda tezahürü sorunudur.

Diğer her şey bir yana, TİKB olarak kuruluşumuz, hatta onun da öncesinden beri belirli periyotlarla genellikle aynı türden, sadece yoğunlukları ve yarattıkları tahribatların boyutları farklı ‘iç krizler’ yaşamaktan kurtulamayışımız bile sorunun yapısal bir karakter taşıdığını göstermeye yeter.

Nesnel koşulların zaten fazlasıyla geriye çekici ve dağıtıcı bir rol oynadığı kritik bir tarihsel evrede örgütü adeta ‘başsız’ bırakarak tıkanma ve dağınıklığa sürükleyen bu kriz, her şeyden önce bir ‘önderlik krizi’dir. Bunun temelinde, bizde artık yapısallaşmış olan bir ‘önderlik tarzı ve anlayışı’ yatar.

Bu tarz, en başta ‘tek yanlılıkla’ malüldür. Örgüte önderlik sorumluluklarının bütünsel kavranışından ve her tarihsel evrenin özelliklerine uygun olarak bunların bütünlüklü olarak yerine getirilişinden en başta ‘anlayış düzeyinde’ uzaktır. Bizde bundan ötürü, MK’nin sayıca ve nitelikçe en güçlü olduğu dönemlerde de tarihsel bakımdan en ileri ve yetkin adımların atıldığı kesitlerde de ‘bir şeyler’ hep eksik kalmış, aşırı ölçülerde ihmal edilmiş, hatta örgütün görüş alanına dahi girmemiştir.

Önderlik sorumluluklarının kavranışı ve yerine getirilişi sırasındaki bu tek yanlılık, örgütün tarihsel gelişim sürecini sınırlandırıcı ve yavaşlatıcı olmakla kalmamış; önder kadroların bireysel gelişim süreçlerini de zaman içinde tek yanlılaştırıcı bir rol oynamıştır.

Gelişkin niteliklere ve güçlü kişiliklere sahip komünistlerden oluşan bir önder kadrolar topluluğuna sahip olmak TİKB’nin her zaman için en güçlü ve ayırt edici yönlerinden biri olmuştur; fakat örgüt içi demokratik mekanizmaların etkin bir tarzda işletilmemesi ve yeni kadroların öne çıkma cesaretini kırıcı yönleri başta olmak üzere bu birçok konuda da geriye çekici bir işlev görmüş, bir yönüyle bir handikap özelliğini kazanmıştır. Kökleri ‘68’lere kadar giden bir örgütün tarihinde, ilk kuşaktan kadroların dışında MK düzeyine kadar yükselebilen kadroların sayısı, sayı olarak dahi iki elin 10 parmağını doldurmuyorsa, bunun nedenleri üzerinde artık biraz daha ciddi ve çokyönlü olarak durup düşünmek gerekir.

Bu örgütün TİKB olarak 26 yıllık geçmişinde bugüne dek topu topu 3 konferans yapmış olması, bu sorunun yanıtı açısından da çok şey anlatır aslında. Kadroların gelişimini sağlayıp hızlandıracak etkili yöntemler ve mekanizmalar geliştirip kendi dışında yeni kadro kuşakları yetiştirme konusu, TİKB önderliğinin en başarısız olduğu ve tarihsel bakımdan sınıfta kaldığı konuların başında gelir.

Farklı yönlerde ortalamanın çok üstünde gelişkin özelliklere ve güçlü kişiliklere dayalı bu tarz, kolektivizme fazla yatkın ve eğilimli değildir. Çok üst düzeyde bir devrimci özgüvene de dayalı olarak fazla “sınırlanmaya” gelemez; doğru bildiğini kendi bildiği tarzda yapma eğilimi daha baskındır. Bu yüzden TİKB’nin istisnasız bütün merkez komitelerinde işler, önceden yapılan tartışmalar temelinde ortaklaşa ulaşılan sonuçlar ve kararlara dayalı diyalektik bir bütünleyicilik ilişkisi temelinde yürütülüp çözülmekten çok -bu kolektivizmin yakalanıp işletildiği kesit ve konular da olmuştur kuşkusuz- farkı yönlerdeki gelişkinliklerin karşılıklı güven temelinde büyük ölçüde bağımsız hareketlerinin birbirini tamamladığı aritmetik bir tamamlayıcılık ilişkisi biçiminde yürütülmüştür.

Kabalaştırarak ifade edilecek olursak bu sistemde, yazarlar yazılarını yazarlar, örgütçüler yoğun bir pratiğin peşinde koştururlar, askerler askeri eylemler organize ederler ve tüm bu faaliyetler genellikle önceden kolektif olarak oluşturulan ortak kararlar sonucunda olmaktan çok, sonuçlandıktan sonra konuşulup değerlendirilen icraatlar şeklinde cereyan eder.

Grup döneminden miras kalan bir alışkanlık olarak bu tarz, özellikle grupçuluğa karşı ilk büyük savaşımı izleyen İMT sonrası dönemle, kolektivizmi bir yerde zorunlu kılan 12 Eylül’ün ilk yılları ve örgüt olmaktan partiye doğru ilerleyişin yeni bir aşamasını oluşturan ‘90’lı yılların ilk yarısında görece zayıflayıp gerilemiş fakat özellikle 3. Konferans sonrası süreçte kötü bir biçimde tekrar hortlamıştır.

Önderliğin kurum olarak kendi içinde dahi uzun vadeli ortak bir plan dahilinde uyumlulaştırılmış kolektif bir işleyiş temelinde çalışması yerine belirli iş ve görevlerin sık sık kişisel eğilim ve tercihler temelinde seçilip paylaşıldığı eklektik ve bireysel bir çalışma tarzı üreten bu tarzın kökleri, TİKB öncesi grup dönemimize uzanır.

Önderlik sorumluluklarının kavranışı ve yerine getirilişi sırasında bütünsellikten uzak bu tarz ve anlayışın farklı evrelerde ve kişilerdeki tezahür biçimleri zaman içinde değişiklikler gösterse bile, gelmiş geçmiş bütün MK’larda ve önder kadrolarda son tahlilde ortak olan özü değişmeden kalmıştır ve bunun grup döneminde yol açtığı olumsuz sonuçlar şimdilik bir yana bırakılacak olsa bile, TİKB olarak tarihimizde daha önceki TP krizi ile ’87-’89 ve ’77-’79 krizlerinin en azından o boyutlarda yaşanmasında bu tek yanlı önderlik tarzı ve anlayışının payı büyük, hatta belirleyicidir.

3. Konferans sonrası yaşadığımız süreçte örgütün resmen “başsız kalması” yine bu tarzın ve onun yarattığı alışkanlıkların ortaya çıkardığı bir yerde kaçınılmaz bir sonuçtur. Örgüt içinde manevi ve siyasi otoriteyi kendinde tekelleştiren, konferansları bile zamanında toplamadığı için kendini fiilen konferansların dahi üzerinde bir irade konumuna çıkaran bir önderlikle örgütün bağları elde olan veya olmayan nedenlerle koptuğu ya da zayıfladığı zaman, hemen ikinci kademede yer alan bütün yönetici organ ve kadroların bile sudan çıkmış balığa dönüp sıradanlaşmaları, en basit fonksiyonları bile yerine getirmekte zorlanmaları şaşırtıcı bulunmamalıdır. ’87 tasfiyeciliği, daha sonra hizip sürecine kadar evrilen bir krizin başlangıç noktasını oluşturan ’94 operasyonu sonrasında ortaya çıkan bocalama ve nihayet ’98 operasyonu sonrası itibariyle ivmelenen ve yeni bir tasfiyeci dibe vuruşa kadar varan son süreç, bu yönüyle fazlasıyla ortak neden ve çizgilere sahiptir ve önderliğin tek yanlılığı ile önderlikte tek yanlılaşma ilişkisi çerçevesinde gelecek açısından ders çıkarma perspektifiyle bu süreçler doğru okunup iyi irdelenmek durumundadır.

Bu bir ‘çekirdek’ krizidir!

Daha öncekiler gibi bu kriz de aynı zamanda bir ‘çekirdek krizi’ özelliğine sahiptir. ‘Çekirdek krizi’, hemen hemen hepsi MK ve onu çevreleyen ilk halkadaki yönetici konumlarda yer alan temel kadroların ve organların da örgütün tasfiyeciliğe kadar sürüklenmesindeki rollerine işaret eder. Bu organların ve deneyimli kadroların, örgütte bir “önderlik boşluğu”nun ortaya çıkmasında olduğu kadar bunun iş işten fazla geçmeden giderilmesi yönünde de oynamaları gereken rolleri oynamadıklarını anlatır.

Diğerlerinin “nerede olduklarının” sorulmasını unutturmaması kaydıyla bunun en çarpıcı örneğini MÖK’lerin pratiğinde görürüz. 3. Konferans’ın ardından MK ile örgüt arasında bağlantı halkasını oluşturmanın yanında örgüte yakın taktik önderlik yapması amacıyla bir bakıma ‘pratik merkez’ olarak oluşturulan bu organ(lar), sınırlı bazı kesitler ve bazı alanlarla ilişkiler dışında bu rolü oynayamamışlardır. Genişletilerek yeniden oluşturulan son MÖK, örgüte kumanda edip örgütsel faaliyete yön vermek şurada dursun, MK içinde ve MK ile kendisi arasında iletişimi sağlamak gibi basit bir fonksiyonu bile yerine getirememiştir. Resmi olarak 2003 Şubat ayından beri gündemimizde olan 4. Konferans sürecinin iyi kötü sonuca götürülmesinde bile yetersiz ve aciz kalmıştır, vb. vb.

Bunun, dönemsel nedenlerin dışında kalan daha derindeki nedenlerini irdelemeye yöneldiğimizde, burada da karşımıza yine gelişmede bütünsellikten uzaklık çıkar. Tarihimiz boyunca bu bizim kadrosal yapımızın en zayıf noktasını oluşturmuştur.

TDH içinde TİKB, eşine az rastlanır devrimci niteliklerle donanmış seçkin kadrolara sahip olması ile tanınır; hatta bunun bilinçli bir elitizmin sonucu olduğunu düşünenler dahi çıkmıştır. Gerçekten de devrime bağlılık ve devrimcilikte ısrar, ideolojik sağlamlık, içselleşmiş bir militanlık ve bunun miting, gösteri ve askeri eylemlerden işkence tezgahlarına, cezaevlerinden mahkemelere kadar mücadelenin en zorlu cephelerinde doğallaşmış örgütsel bir refleks halini alması gibi kolay kolay edinilemeyecek özellikler başta olmak üzere tek tek ele alınıp değerlendirme konusu yapıldığı zaman, sıradanın veya genel ortalamanın çok üzerine çıkan bir nitelik zenginliği ile karşılaşırız. İşkencede devrimci direnişi örgüt tavrı düzeyine çıkarmak gibi TDH’ye de örnek ve esin kaynağı olmuş öncü tutumlarının dışında bugün TİKB örneğin, ML’in ihtilalci özünü ve devrimci komünizm idealini aynı kararlılıkta savunmaya devam eden 1968 ve ’78 kuşağından devrimcilerin sayıca en fazla oldukları örgütlerin başında gelir.

Bunun gibi daha sayılabilecek böyle birçok çarpıcı gösterge olmakla birlikte, kadrolarımızın gerçekliği biraz daha yakından irdelenecek olursa, çok güçlü ve gelişkin yanların hemen bitişiğinde, aynı ölçüde akıl almaz zaaflar veya yetersizliklerle karşılaşırız. Bunların başında da politik önderlik yeteneği ile inisiyatif zayıflığı gelir. Bunun da arkasında teorik-siyasal gelişmenin yetersizliği ile, başta bu olmak üzere bütünsel gelişmedeki zayıflığının farkında olmaktan kaynaklanan bir özgüven zayıflığı vardır.

Bu anlamda bir benzetme yapacak olursak, bizim kadrolarımızın sahip oldukları nitelikler aslolarak “antifaşist direnişçilikle sınırlı” niteliklerdir. Karşı koyma, direnme, muhalefet etme yönleri itibariyle güçlü ve gelişkindir ama özellikle de daha önce karşılaşılmamış durumlarla ve sorumluluklarla karşılaşıldığı zaman cesur davranma, risk alma, öne atılma, inisiyatif kullanma, ön açıcı olma anlamında kurucu yönleri itibariyle aynı gelişkinlikte değildir; hatta bazı kadrolarımızda başka bazı yönlerdeki gelişkinlik düzeyleriyle taban tabana zıtlık oluşturacak ölçüde zayıftır.

Bunun, kadro yapımızın genel sınıfsal karakterinden kadrolarımızın belli bir gelişkinlik düzeyine ulaştıktan sonra kendilerini geliştirme konusunda sergilemeye başladıkları durağanlığa, hatta düpedüz tutuculuğa, kadroların sadece deneyim ve inisiyatif değil ondan da önce özgüven ve yöntem bilgisi kazanacakları kolektif mekanizmalarımızın yetersizliğinden önderliğin kadroların gelişimini hızlandırıcı olmaktan çok onları geride durmaya ve edilgenliğe sürükleyen önderlik tarzına kadar bir dizi nedeni vardır.

Bunun ortaya çıkardığı en vahim sonuçlardan biri de, yılların deneyimine sahip kadroların bile özellikle önderlik duruşu ve liderlik inisiyatifi gerektiren durum ve kesitlerde dünkü devrimciler gibi kasılıp kalmaları, tecrübe ve birikimleriyle rahatlıkla çözebilecekleri en basit sorunlar karşısında bile acizleşmeleridir. Bu ilk bakışta çözümü hep “yukardan beklemeye” alışmış olmanın yarattığı bir edilgenlik gibi görülüp yorumlanır ama söz konusu o “bekleme” alışkanlığının bile gerisinde esasında devrimci iç dinamiklerde bir zayıflama, zor gelen veya zorlanma gerektiren konu ve sorumlulukları “dışsallaştırma” eğilimi ve tercihi vardır. Bu eğilim, kendi gelişme dinamiklerindeki zayıflama ve yetersizliğin sorumluluğunu dahi önce kendinde arayacağı yerde kendi dışındaki etkenlerde, en başta da önderlikte hatta örgütte aramaya meyillidir.

Bu bir ‘sistem’ krizidir!

Gerek sözünü ettiğimiz önderlik tarzı gerekse onu da doğurup besleyen kadro yapısı, alışkanlıklar ve ruh hali, doğal olarak, kendileriyle sınırlı, ‘kendinde şey’ler değildir. Kişilerden ve niyetlerden bağımsız ama örgütlü ilişkiler zemininde bir yerde onları da biçimlendiren bir ‘ortak ruh ve kültür birliği etkeni’ olarak bunların gerisinde belirli bir örgütsel-kültürel şekillenme, yerleşmiş anlayış, alışkanlıklar, değer yargıları, ilişki ve işleyiş biçimleri, kısacası bir ‘sistem’ vardır. Dolayısıyla son yıllarda bir kez daha ve ağır bir biçimde yaşadığımız kriz, esasında bir ‘sistem krizi’dir.

Bundan ötürü, örgütü sadece hiç hak etmediği bir konuma mahkum etmekle kalmayıp belirli periyotlarla şu ya da bu şiddette iç krizlere sürükleyen ve her seferinde ciddi bir güç, zaman, prestij ve moral kaybına yol açan bu tıkanma ve kriz nedenlerinin üzerine artık cesaretle gitmeli; örgütsel yapımızın ve çalışma tarzımızın yetkinleştirilmesi perspektifiyle bundan gerekli sonuçları çıkarma zorunluluğunun üzerinden bu kez atlamamalıyız!

Bu konuda tarihsel bir dönüşüm ve sıçrama fırsatını biz esasında 3. Konferans sürecimiz sonrasında kaçırdık. TDH’nin gelişim seyri açısından da esinleyici bir rol oynayabilecek köklü bir devrimci dönüşümün bazı temel halkalarını o kesitte yakaladığımız halde, bunları bir sistem değişikliğinin kaldıracı haline getiremedik.

Sonuç Bildirgesi’nde, “belirli bazı biçimlerin içine sıkışıp kalmış ve içerik olarak antifaşist direnişçilikle sınırlı bir devrimcilik anlayışının tarihsel ve siyasal bakımlardan artık ömrünü doldurduğu ve bir geleceğinin kalmadığı” tespitinde bulunduk; ama Konferans’ın bu stratejik belirlemesinin, hem örgüt olarak hem de TİKB’li komünistler olarak tek tek bizim özgülümüzde taşıdığı anlam ve içerdiği uyarının üzerinde yeterince durmadık.

Gelişkin bir ‘parti teorisi’ni yaptık ama pratiğimiz onun pratiği olmadı.

Tarihimizde ilk kez içimizde bir hizip ortaya çıktı; zaman tünelinde kalmış naftalin kokulu bu “solculuğun” içyüzü geç de olsa görüldü ve ona karşı net bir tavır alındı. Ama ona zemin hazırlayan nedenler kadar, bu nedenleri doğuran örgütsel zemin, ilişkiler sistemi, anlayış ve alışkanlıklar, siyasal kültür ve mekanizmalar konusundaki zaaflar ve yetersizliklerimizin üzerine yeterince eğilmedik.

21. Yüzyıla sosyalizmi yazma” iddiasını sloganlaştırdık ama 21. yüzyıl devrimciliğinin gerektirdiği örgütsel ve bireysel nitelikler, bunun zorunlu kıldığı çok yönlü radikal devrimci dönüşüm ve nitel sıçramanın temel unsurları konusunda -bazı halkaları yakalayıp işaret etmekle birlikte- gereken bütünlük, derinlik ve yaratıcılıkta bir sistem ortaya koymakta, daha da önemlisi bunu yaşama geçirmekte yetersiz kaldık.

Kısacası, sadece kendi gelişimimiz açısından değil TDH’nin tarihsel gelişim seyri açısından da ön açıcı tespit ve uyarılarda bulunulmuş olmasına rağmen 3. Konferans sürecimiz bu yönüyle aslında “yarım kalmış”, “eksik bırakılmış” bir süreç ve “kaçırılmış bir fırsat” olarak görülmelidir.

Nitekim bugün sürüklendiğimiz nokta, 3. Konferans’ımızın işaret ettiği “ömrünü tamamlamış devrimcilik anlayışı”nın bizim özgülümüzdeki iflasından başka bir şey değildir.

III-) “NEDEN”LER ALANINA GİRİŞ…

Neden” bu durumlara düştük? Üstelik gelişini de önceden görebildiğimiz bir tasfiyecilik anaforuna “neden” bu kadar kolay kapıldık ve “neden” bu denli dibe vurduk? Tarihsel gelişim sürecimiz boyunca daha önce de işlediğimiz benzer hatalar, bu yüzden kaçırdığımız fırsatlar ya da yaşadığımız gereksiz sorunlar da bir yana, çözümleme ve öngörüleriyle bir zirvenin ifadesi olan 3. Konferans sürecimizi bile “neden” yarım ve eksik bırakıp mantıki ve zorunlu sonuçlarına götüremedik?

Baştan belirtelim, bütün bu “neden”lerin yanıtlarını en başta ve en fazla kendimizde aramamız gerekiyor! Önderlik tarzımızdan kadro yapımıza, devrimciliği kavrayışımızdan örgüt kavrayışımıza, çalışma tarzımızdan ölçü, anlayış ve alışkanlıklarımıza, sınıfa ve kitlelere yaklaşımımızdan süreçlerle ilişki kuruşumuza kadar her yönde; diğer yandan, ulaşmak istediğimiz yarınların ışığında sadece yakın geçmişle de sınırlı kalmayarak bütün bir dünümüzle ve tarihimizle cesurca ve kapsamlı bir yüzleşme içine girmemiz gerekiyor. Sadece son yıllarda yaşadıklarımızdan dolayı değil kuruluşunun üzerinden çeyrek asırdan fazla bir süre geçmiş bir örgüt olduğumuz halde hala bulunduğumuz nokta nedeniyle de bunu artık yapmak zorundayız.

Fakat bunu yaparken, dönemsel koşullar başta olmak üzere kendi dışımızdaki etken ve gelişmelerin yaşadığımız süreçler üzerindeki etkilerine de gözlerimizi kapatamayız. Üstelik bu sadece marksist diyalektik materyalist yönteme sadakatin gerektirdiği yöntemsel bir zorunluluk olmakla kalmaz; yaşadığımız süreçlerin temelinde yatan belirleyici nedenlerden ‘nesnel’ nitelikte olanına götürür bizi.

TDH’nin geneli gibi bizim de ‘90’lı yılların sonlarından itibaren sürüklendiğimiz durum, ‘90’lı yılların Türkiyesi ve dünyasında yaşanan değişimleri zamanında veya doğru okuyamamanın ortaya çıkardığı bir yerde ‘kaçınılmaz’ bir sonuçtur. Proletaryanın öncü partisi, Leninist literatürde, “bilinçsiz süreçlerin bilinçli temsilcisi” olarak tanımlanır. Bu tanım sadece partinin öncülük misyonunu oynayabilmesinin temel şartına işaret etmekle kalmaz, ondan da önce partinin temel varlık nedenini ortaya koyar.

Ama süreçlere bilinçli bir biçimde öncülük edebilmek için, önce onlara yön veren temel dinamiklerin, başka süreçler ve dinamiklerle bağlantıları içinde bunlardaki değişmelerin bilincine varmak gerekir. En başta bu bilinçli kavrayış olmazsa, “bilinçsiz süreçlerin bilinçli öncüsü” olmak yerine burjuvazinin kendi adına çok bilinçli yürüttüğü süreçlerin arkasında “bilinçsizce sürüklenenler” olmaktan kurtulunamaz.

İşte ‘90’lı yılların özellikle ikinci yarısından itibaren biz de dahil TDH; dünyada ve ülkede üretimin örgütlenmesinden bunun siyasal ve toplumsal alanlardaki yansımalarına, burjuvazinin egemenlik ve sömürü yöntemlerindeki değişmelerden bunun sınıflararası denge ve ilişkilerde yol açtığı değişikliklere, burjuvazinin olduğu gibi proletaryanın da dokusu ve iç ilişkilerindeki farklılaşmalardan sosyo-ekonomik yapının ve toplumun psiko-sosyal yapısının bütünündeki değişmelere, sınıf ve kitle hareketinin çizdiği seyir grafiğinden ortaya çıkan yeni toplumsal ihtiyaç ve beklentilere kadar hayatın hemen her alanında kendisini gösteren değişimi zamanında görüp bütünlüklü olarak çözümleyemedi.

90’lı yılların Türkiye ve dünyasını -hayatın mecbur bıraktığı zorunlu bazı rötuşlar dışında- hala ‘70’li yılların ezberlerine dayalı kalıp ve ölçülerle “açıklamaya” ve “etkilemeye” çalıştık. Çoğu ‘70’li yıllardan kalma araç, yöntem ve sloganlarla sınıfı örgütlemeye veya sendikacılık yapmaya kalktık, semtlerdeki antifaşist dinamiği veya öğrenci gençliği eskisi gibi algılamayı sürdürüp eski tip derneklerde eski yöntem ve araçlarla örgütlemeye çalıştık, onlar da çok değiştikleri halde kentli orta sınıflara, küçük burjuvaziye ve aydınlara yaklaşımlarımız fazla değişmedi, vb. vb.

Sonuçta sınıf mücadelesinin temel bir yasası işledi ve devrimci dünya görüşümüz doğrultusunda sahip olduğumuz mevzi ve konumları da kaybederek sınıfın dışına, halkın dışına, toplumun dışına, hayatın dışına sürülmekten ve sürüklenmekten kurtulamadık.

Değişimi zamanında görüp onu devrimci bir temelde çözümleyememenin doğurduğu sonuçlar derinleşip ağırlığını artırdıkça, bu bu kez kendi içinde yeni kırılma ve savrulmaları getirdi beraberinde. Gelişme dinamikleri zayıflayıp etkisizleştikçe dogmatik tutuculuk güçlendi, bütünlüklü bir gelişme sağlanamadıkça göreli üstünlükler öne çıkarılıp onlarla tatmin olunmaya başlandı, sınıftan ve emekçi kitlelerin ana gövdesinden kopuldukça etkili olunabilen lokal mevzi ve kesimlere daha fazla sarılındı, gettolaşma ve cemaatleşme bu denli benimsenip içselleştirildikçe hareketin sadece sosyal dokusu bozulmakla kalmadı devrimci kimlik ve kültür erozyonu da ivmelenip derinleşti, iktidar bilinci ve iddiasındaki geleneksel zayıflık bu güç ve konum kaybı sürecinde artık tam anlamıyla bir iktidarsızlaşmaya dönüştü, burjuvaziye ve sistem olarak kapitalizme karşı mücadele sadece pratikte değil dergi sayfalarında bile sık sık unutularak bunun yerini ‘birilerine’ ve ‘birbirine karşı’ mücadele aldı.

TİKB olarak kendi adımıza bu tablonun önemli ölçüde dışında olduğumuzu, başkaları gibi kendimizi bu dalgaya gönüllü bir biçimde kaptırmamakla kalmayıp belirleyici öneme sahip kimi konularda onu yarabilecek yönelim ve halkaları yakalayabildiğimizi söyleyebiliriz. Bu elbetteki küçümsenmemesi gereken bir farklılıktır. Ayrıca salt geçmişe ait bir üstünlük olmakla kalmayıp bundan sonrasına ilişkin olarak da önemli bir avantaja ve potansiyelin varlığına işaret eder. Ancak kendimizi kandırmak istemiyorsak, bugün bunları öne çıkararak teselli bulamayız.

Bunlar zamanında ne kadar ileri ve uzak görüşlü tutum ve yaklaşımlar özelliğine sahip iseler, sonradan yaşanan süreç ve ortaya çıkan sonuçlarla birlikte düşündüğümüz zaman bugün aynı şekilde bir “üstünlük” ifadesi ve “yetkinlik” örneği olarak değerlendirilemezler. Bunların zamanında ne kadar ileri ve uzak görüşlü adım ve açılımlar oldukları nasıl açık ve ortada olan bir gerçekse, buna rağmen sonuç olarak bizim de bu dalganın altında kalmaktan kurtulamadığımız da bugün aynı ölçüde açık ve ortada olan bir gerçektir!

‘90’lı yıllar boyunca ortaya koyduğumuz teorik-siyasal çözümlemeler ve çeşitli konulardaki temel taktik politikalar gözönüne getirilip incelenecek olursa, üretimin örgütlenmesindeki değişikliklerden bunun sınıf hareketinin gelişme seyri ve toplumsal yapıdaki yansımaları ve sonuçlarına, sistemin genel krizindeki derinleşmeden devleti yeniden yapılandırma yöneliminin anlam ve sonuçlarına, gelişkin bir sosyalizm felsefesi, teorisi ve projeksiyonunun ortaya konulması yöneliminden sendikal hareketin, antifaşist dinamiğin veya Kürt ulusal dinamiğinin bundan böyle hangi temelde nasıl örgütlenmesi gerektiğine dair daha birçok konuda, daha sonraki gelişmeler ve hayat tarafından da doğrulanan ileri görüşlü tez ve yaklaşımlar ortaya koyduğumuz görülür. Bunların çoğu o zamanlar hatta halen devrimci radikal güçlerin görüş alanına dahi girmeyen konulardır.

Buna rağmen, 3. Konferans’ımızın Sonuç Bildirgesi’nde işaret edilen akıbetten biz de kurtulamadık. Çünkü başkalarından farklı olarak teorik-siyasal planda yakaladığımız bu ileri açılım noktalarını biz de pratiğimize taşıyamadık, teorik olanı pratikleştiremedik, siyasal olanı örgütsel politikalar haline getiremedik. Bunun sonucunda, teorimizle pratiğimiz arasındaki uçurum daha da büyümekle kalmadı, teoriyle pratiğin ayrı ayrı kanallardan aktığı bu aşırı dengesizlik hali bir noktadan sonra içeri doğru kırılarak üzerimize yıkıldı!

Antifaşist dinamiğin örgütlenmesi konusu bunun çok çarpıcı bir örneğini oluşturur. Türkiye’de militan bir devrimciliğin de devrimi örgütleyebilmenin de temel ve zorunlu koşullarından birini oluşturan “faşizme karşı sürekli, tutarlı ve militan bir mücadelenin örgütlenmesi” sorununu, “krizdeki derinleşmeye paralel olarak artan sınıfsal, toplumsal ve siyasal kutuplaşmanın farklı biçim ve görünümlere bürünerek bir iç savaş yönünde seyrettiği” stratejik tespitine de dayalı olarak Gazi Direnişi’nden aylar önce gündeme getirdik. Bu yaklaşım temelinde stratejik bir politika olarak AFMK politikasını ortaya koyduk (Kasım 1994) Daha işin başında, “Eğer sorun herhangi bir tarihsel kesitle sınırlı genel bir devrimcilik, genel bir faşizm karşıtlığı, genel bir militanlık değilse, son tahlilde belirleyici olan çizgidir” dedik ve bu konudaki çizgimizi başkalarından ayıran özsel farklılıklar kapsamında: 1) Küçük burjuva halkçı yaklaşımın değişik varyasyonlarından farklı olarak faşizme karşı mücadelenin işçi sınıfını esas alan devrimci bir iktidar ve sosyalizm perspektifiyle örgütlenip yürütülmesinin belirleyici öneminin altını çizdik; 2) “Faşizme karşı militan bir kitle mücadelesini örgütlemenin özel bir biçimi” olarak önerdiğimiz AFMK’ların, dar kadro örgütlenmelerinden farklı olarak “kitle militanlığının önünü açmayı esas alıp kitleleri militanlaştırmayı hedefleyen kitlevi örgütlenmeler” olması gerektiğini özellikle vurguladık ve nihayet 3) “Faşizme karşı mücadelenin salt ‘öncülerin savaşı’ olarak ele alınıp bu anlayışla yürütülmesinin öldürücü bir hata olacağı” ve “AFMK’ların salt semtlere özgü örgütlenmeler olmayıp semtlere sıkışmaması” uyarılarında bulunduk.

’94 yılı sonlarında ortaya konulan bu stratejik politikanın kendisi de, daha işin başında döne döne yapılan uyarılar da teorik-siyasal açıdan yerinde, doğru ve uzak görüşlü belirleme ve uyarılardı. Ama pratikte sonuç ne oldu? AFMK’lar pratiği bunların tam tersi yönde seyretti.

Biz, “Faşizme karşı mücadele salt ideolojik olarak değil fiili ve pratik olarak da işçi sınıfını esas alan bir anlayış ve yaklaşımla yürütülmeli” dedik, ama AFMK’lar pratiği örgüt olarak bizi olduğu kadarıyla sınıf çalışmasından da uzaklaştırdı; biz, “AFMK’lar salt semtlere özgü bir biçim değildir ve semtlere sıkışıp kalmamalıdır” dedik, ama AFMK’lar salt semtlere sıkışıp semtlere özgü bir biçim olmakla kalmadılar, örgütü de semtlere doğru çekip ölçü, anlayış ve kültür olarak yarı lümpen çizgi ve özellikler taşıyan “semt devrimciliği” batağında boğulmaya sürüklediler; biz, “dar kadro örgütlenmelerinden farklı olarak AFMK’lar kitle militanlığını geliştirmeyi esas almalı” dedik, AFMK’lar pratiğimiz dar kadro eylemleri olmanın ötesine geçememekle kalmadı “dar kadro militanlığı” anlayışının örgüt saflarında geçerli tek “militanlık” ölçütü olarak görülmesi yönündeki darlaşmayı boyutlandırdı, son olarak biz daha işin başında, faşizme karşı mücadelenin kendisinin “herhangi bir tarihsel kesitle sınırlı, genel bir devrimcilik, genel bir faşizm karşıtlığı, genel bir militanlık” olmaması gerektiğinin altını kalınca çizdik ama bizzat bizim AFMK pratiğimiz belli bir kesitle sınırlı, genel bir devrimcilik ve genel bir militanlık sınırlarını maalesef aşamadı! Aşamadığı gibi kendisiyle birlikte örgütü de tıkanmaya sürükleyen bir doku bozulması yarattı, komünist kimliğimizin bulanıklaşıp işçi sınıfına yönelimin kendisinin ortadan kalkmasına varacak ölçülerde bir kimlik kaybına ve ideolojik-kültürel deformasyona elverişli zemin oluşturdu.

Yakaladığımız doğru halkalarda ortaya koyduğumuz ileri ve yetkin çözümlemeleri en iyi durumda bile kağıt üzerinde kalmaktan kurtararak süreçlerin önünde yürümemizi sağlayacak bir pratiğin kılavuzu haline getirebilmek için, bunları salt “çözümlemeler” düzleminde bırakmayacak teori-siyaset-örgüt-pratik bütünlüğü içerisinde önce kapsamlı stratejik planlara dönüştürmeliydik; sonra bu stratejik planları taktik kademelendirmeye tabi tutmalı, güçleri buna göre mevzilendirmeli, uygulamanın da yönetilip denetlenmesi bütünlüğü içinde pratiğe aktarma yönelimine girmeliydik; pratikte ortaya çıkan sonuçların ışığında tekrar teori-siyaset halkasına dönüp bu kez yeni birikimlerle de genişletilmiş ve derinleştirilmiş yeni çözümlemeler ışığında yine pratiğe odaklanma şeklinde temel bir yaklaşım sergilemeliydik.

Ama biz, misyonunu sadece “dünyayı yorumlamakla” sınırlamayan Marksizmin devrimci ruhuyla da, misyonu sadece tarihsel sürecin kendiliğinden akışı içerisinde ortaya çıkan fırsatları devrimci bir tarzda değerlendirmekle sınırlı olmayıp en elverişsiz tarihsel koşullarda bile devrim için elverişli koşulları hazırlamakla yükümlü Leninist öncü parti kavrayışının özüyle de çelişen bir tutum sergileyerek bunu yapmadık. Ya ne yaptık? Biz daha çok “tespit etmekle”, “çözümlemekle”, yazılı ve sözlü biçimlerde “ortaya koymakla” yetindik. Buna uygun bir pratiğin örgütlenmesi ve uygulamanın sorunları ise -zorunlu hale gelen gündelik müdahaleler dışında- çoğu kez görüş, hatta ilgi alanımızın dışında kaldı.

……. (TDH’deki bozulma ve Kürt ulusal hareketindeki tasfiyenin sonuçları da “nesnel” nitelikteki etkenler kapsamındadır)

………….

IV- BELİRLEYİCİ NEDEN: İKTİDAR BİLİNCİNİN ZAYIFLIĞI

Kendimizi sadece belirli bir kesitle (3. Konferans sonrası), belirli bir sonuçla (tarihimizde ikinci kez yaşadığımız fiili bir tasfiye hali) ve bizi bu sonuca sürükleyen belli başlı nedenlerle (önderlik tarzı, kadro yapısı, örgüt saflarında etkin olan anlayış, alışkanlık ve değer yargıları sistemi) sınırlamayıp, çeyrek yüzyılı aşan bir geçmişe sahip olmamıza rağmen örgüt olarak hala aşamadığımız darlık ve sınırlılıklarımızın köklerini bulmaya yönelecek olursak, derinlerde yatan ve bir yerde hepsine kaynaklık eden asıl ana neden çıkar karşımıza: İktidar bilincinin zayıflığı!..

Türkiye solunun genel bir zaafiyeti olarak daha önce işaret ettiğimiz bu zayıflık, TİKB olarak bizde başkalarından çok daha fazladır ve önder kadrolar da içinde olmak üzere maalesef çok daha derinlere işlemiş durumdadır.

Toplumsal bir sistem olarak sosyalizmi inşa edebilmek için proletaryanın sınıf olarak iktidarı ele geçirmesinin zorunluluğu ile bunun ancak şiddete dayanan bir devrim yoluyla gerçekleşebileceğinin ideolojik-teorik düzlemde benimsenip savunulması yönüyle çizgimizde bir kırıklık, oportünist bir tereddüt veya bulanıklık yoktur ve tarihimiz boyunca da olmamıştır. Hatta sadece Marksizm düşmanı akımlara karşı değil, Sovyet revizyonizmi ve Maoculuk başta olmak üzere devrimci Marksizmi bu konularda yozlaştırıp sulandıran sapmalara karşı yürüttüğümüz ideolojik mücadeleler sırasında da proletarya diktatörlüğünün zorunluluğunun savunulması ile şiddete dayanan devrimin zorunluluğunun savunulması bizim karakteristik yönlerimizden birisi olmuştur.

Fakat ideolojik-teorik planda bu kadar net ve kararlı bir biçimde savunageldiğimiz bu devrimci iktidar düşüncesini derinlemesine özümseyerek örgütün ve her düzeydeki kadrolarımızın her günkü pratiklerine yön veren stratejik-maddi bir bilinç haline getirdiğimizi ne yazık ki söyleyemeyiz! Bu gerçeği başka bir anlatımla şöyle de ifade edebiliriz: Devrimci iktidar bilinci bizde, ideolojik-teorik bir savunu ve kavrayışın ötesine geçerek bütün adımlarımıza ve faaliyetlerimize yön veren ‘pratik-günlük bir bilinç’ haline dönüşmemiştir.

Bunca yıllık bir geçmişe sahip olduğumuz halde örgüt olarak neden hala bu kadar küçük, dar ve etkisiz kaldığımızın da, hem örgütsel hem de bireysel gelişmede bütünsellik ve sürekliliği neden sağlayamadığımızın da, önderlik tarzımız ve kadro yapımızın niye böyle belirli yönlerde gelişkinlikle sınırlı bir tek yanlılıktan kurtulamadığının da nedenlerini öncelikle burada aramalıyız; aynı şekilde, araçları sık sık amaçlaştırmamızdan temsilcisi olduğumuz işçi sınıfı içinde çalışmayı dahi bu denli boşlamamıza, genel kitle çalışmasında bu kadar zayıf ve etkisiz kalışımızdan faaliyet alanlarımızın toplumsal ve coğrafi açılardan sınırlılıklarını hiç dert etmeyişimize, teoriyle ilişki kuruş tarzımızdan yeraltı anlayışımıza, militanlık kavrayışımızdan kadro ölçütlerimize varana kadar istisnasız her konudaki bütün darlıklarımızın, sığlıklarımızın, tek yanlılıklarımızın, tutuculuklarımız veya aymazlıklarımızın temellerine inmeye yönelecek olursak, eninde sonunda bu belirleyici zaafımız çıkar yine karşımıza.

Sosyal devrimcilik’ mi, ‘devrimci muhalefet’ mi?

Teorik bir savununun ötesine geçen güçlü bir iktidar bilinci, her günkü pratik faaliyete yön verecek şekilde somut ifadesini başlıca şu yönlerde bulur:

1) Devrim ve sosyalizm idealinin gerçekleşebilirliğini, uzak ve belirsiz bir ‘gelecek sorunu’ olarak değil, genel olarak emperyalizm çağında, özellikle de sistemdeki çürüme ve asalaklığın zirveye ulaştığı ve orta sınıfların dahi “Başka bir dünya mümkün” arayışına çıktıkları günümüz koşullarında ‘yakın, somut ve güncel’ bir imkan olarak kavranıp buna uygun hareket edilmesinde;

2) Buna bağlı olarak, kapitalist-emperyalist sisteme ve burjuvazinin egemenliğine muhalefetini sadece ‘teşhir’ ve ‘eleştiri/karşı çıkma’ ile sınırlamanın ötesine geçerek, yaşamın her alanında tutarlı ve bütünsel bir sosyalist içeriğe sahip alternatif bir toplumsal örgütlenme modeli ve pratiği ortaya koymakta;

3) Tarihsel bakımdan eninde sonunda ‘geçici’ bir karakter taşıyan dönemsel koşulların en elverişsiz olduğu kesitlerde dahi -örneğin yakın geçmiş ve günümüz gibi- bu perspektifi yitirmeyen ve yüklediği sorumlulukları yerine getirmede ısrarlı bir irade sağlamlığı sergilemekte;

4) Ve nihayet her üçünün ama özellikle üçüncüsünün somut ve güncel bir ifadesi olarak stratejik hedeflerine kilitlenme, dönemsel politika ve taktiklerini yaşama geçirme noktasında engel tanımayan bir irade ve ısrar sahibi olmakta.

Ana çizgileriyle özetlemeye çalıştığımız bu temel noktalarda pratiğe yön veren güçlü bir iktidar bilincinin düğüm noktasını ise, “Devrim kitlelerin eseridir” anlayışının temel gereği olarak, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin örgütlenmesinde gösterilen ısrar ve performans oluşturur.

Devrimin başarılması ve sosyalizmi inşanın günümüz koşullarında gerçekleşebilir güncel ve somut bir hedef olarak kavranışı temelinde bir iktidar bilincinin varlığı veya yokluğu, güçlü ya da cılız oluşu, örgütsel ve kadrolar düzeyinde devrimcilik tarzı ve anlayışı açısından tayin edici niteliktedir; “sosyal devrimci” bir duruşa mı yoksa “devrimci bir muhalefet” duruşuna mı sahip olunduğunu gösterir. Örgütün ve örgüt güçlerinin düşünce sistematiği, devrimci siyaset anlayışı ve tarz, ölçü ve değer yargıları, düşünsel ve ruhsal şekillenmeleri de bu eksenlere bağlı olarak farklılık gösterir.

Devrimci bir iktidar bilinci, kimi yönlerde ne kadar gelişkin devrimci niteliklere sahip olursa olsun örgütü sınıf mücadelesinin gelişim seyri üzerindeki etkisi sonuç olarak sınırlı ve cılız bir ‘sosyal muhalefet’ örgütü olmaktan çıkararak ‘sosyal devrim örgütü’ düzlemine sıçratacak temel itici güçtür.

Temel devrimci komünist değer ve niteliklere sahip olma bakımından özsel bir farklılığın olmadığı koşullarda dahi kendinde “iktidar gücü”nü göremeyen bir sosyal muhalefet psikolojisi, son tahlilde her zaman için daha parçayla sınırlı, daha dar, daha iddiasız, kendisini çevreleyen koşullardan daha fazla etkilenen bir profil çizmekten kurtulamaz. Birikimlerini, gücünü ve potansiyellerini tam olarak maddi bir güce çeviremez; söylemde ne kadar ileri ve iddialı hedeflere, politika, taktik ve sloganlara sahip olursa olsun pratikteki etkinliği, dolayısıyla elde edebildiği sonuçlar sınırlı olmaktan kurtulamaz.

Halbuki örgüte ve örgüt güçlerine somut ve stratejik bir tarihsel hedef açıklığı kazandırmakla kalmayıp aynı zamanda gelişkin bir sorumluluk anlayışı ve güçlü bir motivasyon kazandıran iktidar bilinci, her şeyden önce devrimci bir ‘iddia sahibi olma’yı beraberinde getirir. Örgüte ve örgüt güçlerine farklı ve daha gelişkin bir özgüven kazandırır; politikalarını yaşama geçirme ve hedeflerini gerçekleştirme konusunda koşulların üzerine çıkabilen bir irade ve ısrara kaynaklık eder.

Bu bilinç ve iddiayla yürütülen bir devrimcilik, kesitsel veya parçayla sınırlı düşünme darlığına kolay kolay düşmeyeceği gibi, göreli ve kısmi başarılarla tatmin olma yanılgısına da kendini kolay kaptırmaz.

Ölçülerini, düne veya başkalarına bakarak değil, ulaşmak istediği hedefler temelinde geleceğe bakarak belirler. Bu anlamda yüzü her konuda daima ileriye dönüktür.

Düşünce donmasına, dogmatizme ve slogancılığa, gelişme dinamiklerinin zayıflayıp körelmesine olanak tanımadığı gibi, biçimlerin ve kalıpların tutsağı haline gelen bir “biçim fetişizmi”ne de olanak tanımız. Amaç nettir çünkü: Devrimin başarılması ve sosyalizmin inşası! Her şey ve herkes bu amaca tabidir, kendini buna göre şekillendirmek zorundadır!

Güçlü bir devrim bilincinden başka bir şey olmayan devrimci bir iktidar bilinci, her şeyden ve herkesten önce yukarıdan aşağıya bütün örgüt güçlerinin kafalarında şekillenmiş, içselleşmiş ve derinlemesine kök salmış olmalıdır. Bu aslında, devrime ve sosyalizmin inşasına öncülük iddiası ve misyonunun nasıl tanımlanıp nasıl kavrandığı sorunudur. Proletaryanın şahsında insanlık ve tarih karşısındaki sorumluluğunu parçayla sınırlı veya dönemsel olanın üzerine çıkan bir bütünsellik ve tarihsel perspektif temelinde kendi içinde bilince çıkaramamış, bu anlamda daha kendi içinde öncüleşip iktidarlaşamamış bir gücün -ister örgüt isterse birey olarak- kendi dışındaki güçleri bu temelde etkileyip bir çekim merkezi haline gelebilmesi olanaksızdır.

Kendimizi bu açıdan sorgulayacak olursak, gelişkin bir iktidar bilinci ve bu temelde bütünsel bir öncülük iddiası yerine ‘nitelikli devrimci bir muhalefet’ bilinci ve ruh halinin bizde daha baskın ve köklü olduğu gerçeği ile karşılaşırız. Bu bir yerde bizim tarihsel şekillenme sürecimizin doğurduğu bir sonuç, bu anlamda harcımızda yatan yapısal bir zaafımızdır.

TİKB olarak kuruluşumuzun öncesi de içinde olmak üzere 1968’lerden 1990’lara kadar olan gelişme sürecimiz gözönüne getirilecek olursa, kendimizi daha çok dönemin öne çıkan kimi oportünist sapmalarına karşı çıkma temelinde tanımladığımızı görürüz. Ortaya önce ‘kendimize özgü’, bize biz özelliği kazandıracak bağımsız bir çizgi, anlayış, politika veya taktik koymak ve başkalarının eleştirisine ondan sonra girişmek yerine; kendi özgün anlayış ve yaklaşımlarımızı dahi bir şeylere karşı çıkıp birilerini eleştirirken, bu ‘karşı çıkma’ eylemi sırasında bu ‘eleştiriler içinde’ dile getirip formüle etmişizdir.

Komünist bir örgüt olarak bizim asıl varlık nedenimizi kapitalist sisteme ve burjuvazinin egemenliğine cepheden karşıtlığın oluşturduğunu zaman içinde gölgeleyecek ölçüde öne çıkan bu yön ve özellik bizde öyle yerleşik bir tarz ve alışkanlık halini almıştır ki, herkesten ayrı küçük bir grup yapısını uzun yıllar boyunca inatla ve ısrarla sürdürdüğümüz halde, eğrisiyle doğrusuyla ortaya bağımsız bütünlüklü bir çizgi koymaktan da aynı ısrarla kaçınmışız -daha doğrusu kaçmışız-, kendimizi ayrı ve bağımsız bir örgüt olarak tanımlama cesaretini dahi yıllarca gösterememişizdir. Bu cesareti nihayet gösterebildiğimiz 1979’daki TİKB olarak doğumumuz bile -içeriği kesinlikle devrimci olmakla birlikte- yine “karşı çıkma”, “eleştiri” , “reddiye” temelinde bir doğumdur.

Tabii ki daha öncesi yıllar itibariyle de bunun istisnası bağımsız tutum örneği konu ve politikalar vardır fakat örgüt olarak politika yapma tarzımızda ağır basan yönün öncelikle kendi bağımsız tutum ve duruşumuzun, kendi politika ve taktiklerimizin ortaya konulması temelinde şekillenişi, aslolarak 1990’lı yıllardan itibaren öne çıkan özelliğimiz olmuştur ve dikkat edilirse bu yıllar, örgütün faaliyetinin çapı ve etkinliği sınırlı, TDH içinde bile fazla tanınmayan darlıkta bir yapı olmaktan çıkıp politik bir güç olmaya doğru da gözle görülür bir sıçrama yaptığı tarihsel bir kesittir.

1991’de yaptığımız 2. Konferans’ımızla birlikte bunlar birbirini tetikleyen süreçler olarak gelişmiştir. Zaten güçlü bir devrimci iktidar bilinci ve iddiası ile politik-maddi bir güç haline gelme yönelimi arasında her zaman için dolaysız bir bağ vardır; birincisi ikinciyi zorlar, adeta şart koşarken, ikincisi yönündeki her gelişme ise birinciyi besler, belirginleştirir ve olgunlaştırır.

Devrimci bir iktidar bilincinin zayıflığı, TİKB öncesi “grup” dönemimizden kalan en olumsuz mirastır ve bu yüzden kaçırdığımız fırsatların, uğradığımız güç, enerji ve zaman kaybının haddi hesabı yoktur. Devrimci olmakla birlikte “grup” yapısını ve alışkanlıklarını kırmakta uzun yıllar tutuk ve cesaretsiz davranmamız, iç örgütlülüğümüzü büyük ölçüde koruyarak ve görece direnerek çıktığımız 12 Mart sonrası dönemde bağımsız bir çizgi temelinde örgüt olmaya yöneleceğimiz yerde “birleşilebilecek güçler” arayışları peşinde büyük bir tarihsel fırsatı harcayışımız, 1975’te o zamanki THKO ile sağlıksız bir birleşmeye yönelmemiz ve nihayet 1977 ayrılığı ile 1979’daki kuruluşumuz arasında geçen dönemin harcanması… hep bu iktidar bilinci zayıflığının doğurduğu sonuçlardır.

Sonraki yıllarda da, örneğin süreçlerdeki farklılaşmayı göremediği gibi iç dinamiklerindeki zayıflamayı da geçmişin alışageldiği anlayış, biçim ve yöntemlerine nostalji ile kapatabileceğini zanneden hizipçi ahmaklıkla yaşadığımız çelişki ve ayrışmanın özü de, faaliyetlerinin çapı ve etkisi sınırlı dar bir “devrimci muhalefet örgütü” olarak kalmayı yeterli gören bir iktidarsızlıkla içerdiği bütün risk ve tehlikelere rağmen güçlü ve gelişkin bir sosyal devrim örgütü olma yönelimi arasındaki çatışmadır.

Örgüt olarak bizdeki devrimci iktidar bilinci ve iddiasının zayıflığına mücadelenin başka alanlarından da daha sayısız örnek verebiliriz. Örneğin, bu ülkede devrimi örgütleme iddiasını özümseyip bunu bütün faaliyet ve yönelimlerinin yol gösterici ilkesi haline getirmiş bir parti veya örgüt, özellikle son 10 yıldır sadece karşı devrim kampı içindeki dengelerde ve rejimin yapısında değil ekonomiden kültüre, sosyal yaşamdan toplumsal beklentilere kadar her alanda sarsıcı değişikliklere neden olan AB süreci gibi bir konuya bu denli uzak ve kayıtsız kalabilir mi?

Benzer bir soru, yurtdışı örgütlenmesinin yıllar boyunca ihmali konusunda da sorulabilir. Komünistlerin dünya proletaryası ve devrimine karşı enternasyonalist sorumluluklarının öncelikle bulundukları ülkede proletarya devrimini örgütlemekten geçtiğini unutmamaları gerektiğine dair Leninist kavrayışı ulusal bir dar görüşlülükle yorumlayacak olsa dahi kendi ülkesinde devrimi örgütleme konusunda tutarlı ve iddialı bir öncü, sadece içerdiği lojistik imkanlar yönüyle değil ondan da önce iletişimin ve toplumsal hareketler arasındaki etkileşimin bu denli arttığı günümüz dünyasında yurtdışındaki faaliyet ve örgütlenmeyi bu denli ihmal edip bu kadar başıboş bırakabilir mi?

İktidar iddiası ve bilincindeki zayıflığın tezahür biçimleri ve bugüne dek örgüte kaybettirdikleri, sadece kaçırılan tarihsel fırsatlar, değerlendirilemeyen imkanlar, yitirilen güç, zaman ve enerji kaybı gibi maddi sonuçlardan ibaret değildir. Devrimci bir iktidar bilincinden çok devrimci bir muhalefet çizgisi temelinde şekillenme, örgütsel ve kadrosal düzeylerde belirli yönlerde gelişme ile sınırlı bir tek yanlılık ile göreli başarılarla tatmin olabilen bir ufuk ve ölçü darlığı başta olmak üzere bizim asıl devrimcilik kültürümüzün şekillenmesinde ve değerler sistemimizin oluşumunda kimi çarpıklıkları beraberinde getirmiş ve bunlara yapısal bir özellik kazandırmıştır.

Örneğin ‘kitle çalışmasında başarı’ gibi bir ölçütün bizim faaliyetlerimizi ve kadroları değerlendirme ölçütlerimiz içinde hiç yer almayışı, buna karşılık tek yanlı pratik bir militanlığın ve direnişçiliğin adeta her şey olarak görülmesi buna verilebilecek bir örnektir.

Aynı şekilde bizim örgüt kültürümüzde, gerek dışa karşı politika yaparken gerek iç ilişkilerimizde devrimci Marksist açıdan yanlış bulduğumuz anlayış, politika ve tutumların eleştirisi sırasında ‘karşı çıkma’ ve ‘mahkum etme’ yönü daha gelişkin iken -sınırlarımızı genellikle buradan koyarız-; ‘yıkılması’ gerekenin karşısına doğru gördüğümüz bütünlüklü bir alternatifin ortaya konulması anlamında ‘kuruculuk’ yönü zayıftır.

Ölçütlerde de bir daralma ve sığlaşmayı beraberinde getiren bu devrimcilik tarzı ve anlayışı, devrimci kaygılarla da olsa “yanlış yaparım” korkusuyla gelişme dinamiklerini kendi elleriyle zayıflatan korkunç bir dogmatizm ve biçimcilik doğurur; bir şeyleri ‘yapmaktan çok’ ‘yapmamayı’ esas alan bir devrimcilik tarzına yol açar. Özellikle koşullardaki değişmelere bağlı olarak değişmesi gereken anlayış ve politikalar konusu ile ölçüler, yöntem, biçim ve araçlar sorununda yeni ve ileriye doğru olanı hep kuşku ve güvensizlikle karşılayan, ileriye gitmek isteyenin de paçasına yapışan bu dogmatik tutuculuk, bugüne kadar örgütsel ve kadrosal gelişmemizi en fazla frenleyip sabote eden en sinsi iç etkenlerden biri olmuştur.

Halbuki Leninist karakterde bir sosyal devrimciliğin özsel ve ayırt edici yönünü, tam da bu ‘devrimci kuruculuk’ yönünün gelişkinliği oluşturur. Lenin, proletarya devriminin kapsamı ve tarihsel hedeflerinin bütünlüğünden hareketle, burjuvazinin iktidarının yıkılması aşamasını dahi “işin kolay olan kısmı” olarak tanımlar. Asıl önemli ve zorlu olan sosyalizmin inşası, yani işin ‘kuruculuk’ yönüdür.

Devrimi örgütleme ve sosyalizmin inşasına öncülük etme iddiasını taşıyan bir parti, kendisini ve güçlerini işin başından itibaren bu perspektifle eğitmek, buna uygun bir şekillenme ve niteliksel düzeyi yakalamayı hedeflemek zorundadır. Bir taraftan burjuvazinin egemenlik yöntemlerindeki yetkinleşmeyi ve yönetim sanatında ulaştığı profesyonellik düzeyini, diğer taraftan sistemden umudunu kesen orta sınıflar içinde dahi kendilerine güven veren alternatif arayışlarının artışını dikkate alacak olursak bu zorunluluğun günümüz koşullarında devrimin örgütlenebilmesi açısından nasıl çok daha belirleyici bir rol ve önem kazandığını görürüz.

Artık sadece ideolojik değil tarihsel bir zorunluluk olarak da karşımıza çıkan bu gerçeklik karşısında, hala klasik dar kadro devrimciliği tarzı ve anlayışında ayak direyen, alışılagelen belirli kalıp ve biçimler içerisinde hareket eden, “devrimci tutarlılık” adına tutuculaşmış, kendini yenilemeyen, ilkellik ve amatörlükte ısrarlı bir devrimcilik tarzı ve anlayışı aşılmak zorundadır; aksi taktirde, gelişmede sürekliliği de sağlayacak şekilde kendini genişleterek üretebilen bir devrimci etkinlik çizgisinin yakalanabilmesi şurada dursun, devrimciliğin ayakta kalabilmesi dahi imkansıza yakın ölçüde zordur.

Devrimci bir iktidar bilinci ve iddiasındaki zayıflığın devrimcilik anlayışımız ve kültürel şekillenmemizde yarattığı çarpılmalardan bazıları, önceleri bir ‘sonuç’ olarak ortaya çıkmış ama ilerleyen süreçte gelişmemizi sınırlandırıp çarpıklıklarımızı büyüten başlı başına birer ‘neden’ özelliğini kazanmışlardır.

Gelişmede ‘bütünselliğin’ yerini belli yönlerde gelişme ile sınırlı bir ‘tek yanlılığın’ alışı ya da aynı anlama gelmek üzere -daha doğrusu aynı sonucu doğuracak şekilde- gelişmede ‘süreklilik’ yerine ‘kesintili’ bir gelişme grafiğinin çizilmesi bunların başında gelir.

Gerçi düz bir mantıkla bunların hepsini getirip sadece iktidar bilinci ve iddiasının zayıflığına bağlamak ve her şeyi bununla açıklamaya kalkışmak fazlasıyla indirgemeci idealist bir tutum olur. Dönemsel etkenlerin sınırlandırıcılığı başta olmak üzere (örneğin bir 12 Eylül yıllarında bütünlüklü bir gelişme çizgisini isteseniz de tutturamazsınız) bunların dışında kalan ve bir yerde bunlar üzerinde de etkide bulunan, bunların geriye çekici olumsuz sonuçlarını büyüten ya da azaltan diğer etkenleri hiçbir zaman gözardı edemezsiniz.

Ancak bu diyalektik bağlantı ne denli geçerli ve daima gözönünde bulundurmayı gerektirirse, diğer bir yönden devrimci iktidar iddiasındaki zayıflığın da kendisini besleyip büyüten diğer etkenler üzerindeki etkisinin aynı diyalektik bağlantı içerisinde, üstelik belirleyici bir role sahip olduğu gerçeği ile karşılaşırsınız.

Buna örnek olarak, gelişmede bütünselliğin sağlanamayışı ile örgüt olarak güçlerimiz ve olanaklarımızın sınırlılığı arasındaki ilişkiyi verebiliriz.

Örgüt olarak güçlerimiz ve olanaklarımızın sınırlılığı, tarihimiz boyunca bizi hep önümüzdeki görevler ve sorumluluklar bütünlüğü içinden bazılarını seçip ağırlığı öncelikle bunlara verme zorunluluğu ile karşı karşıya bırakmıştır. Bu kavşaklarda genellikle doğru ve isabetli seçimler yapmışızdır. Doğası gereği gelişmede tek yanlılık tehlikesini bağrında taşıyan bu zorunluluk, bir yerde “küçük” bir örgüt olmanın getirdiği istenmedik sonuçlardan biridir.

Fakat öbür yandan tarihsel süreç içinde bunun adeta bir “alışkanlık” halini alarak süreklileşmesi de “küçük” olmaktan kurtulamayışımızın belirleyici nedenlerinden birine dönüşmüştür. Gerçekten de, karşımıza sık sık tarihsel koşulların dayattığı bir zorunluluk olarak çıkan bu durum bizde giderek bir “alışkanlık” halini almış, giderek kendi kendimize “zorunlu öncelikler” icat etmeye başlamışızdır. Yani, güçlerimiz ve olanaklarımızın sınırlılığı nedeniyle önümüzdeki görevler ve hedefler bütünlüğü içinden tarihimiz boyunca hep ‘birini’ ya da ‘bazılarını’ seçmek durumuyla karşı karşıya kalmak, bizde bireysel düzeylerde de daha çok kadroların kendi özellik ve eğilimlerine uygun bir iş ve öncelik ‘seçme eğilimi’, bir ‘parça kültür’ yaratmıştır.

Örgütün toplam gelişiminde de, tek tek kadroların bireysel gelişim süreçlerinde de sürekli bir tekyanlılık üreten bu kültür, tarihsel süreç içinde araya giren değişik etkenlerin de etkisiyle bu kez kendine özgü yeni alışkanlık ve eğilimler üretmiş, sonra onlar bizi bütünlük düşüncesinden daha fazla uzaklaştıran yeni birer kültürel deformasyon etkeni haline gelmişler, sonra… sonra… derken ortaya sürekli kendi içine doğru bükülen bir fasit daireler zinciri çıkmıştır.

Bunun örgütsel planda en başta gelen sonucu, sürekli bir tek yanlılık üretmesidir. Bu kimi dönemlerde -ve kadrolarımızın çoğunluğunda- yoğun ama verimsiz bir dar pratikçilik biçimini almış, kimi dönemlerde teoriye sağlıksız bir yönelim olarak karşımıza çıkmıştır. Kimi dönemlerde sırf taktiğe ve eyleme yüklenerek yol almaya çalışmışızdır, kimi dönemler gelmiş bu kez ‘siyaset yapmaktan’ kopmuş, uzaklaşmışızdır. Yeraltını önemser ve öncelik verirken yasal imkan ve olanaklardan yararlanmaya adeta sırtımızı dönmüş, onları bir tarafa bırakmışızdır; yasal olanakları kullanmaya yöneldiğimizde de -tamamen bu nedenle olmasa da- bu kez yeraltı yapılanmamız göçmüştür. Kitle ilişkilerimizi geliştirmeye yöneldiğimiz durumlarda kadrolaşmayı başaramamış hatta unutmuşuz, sınıf içindeki çalışmalarımızda ya kaba bir sendikalizme düşmüşüz veya slogancı keskin bir siyasallık sergileme arasında gidip gelmişiz, semtlerdeki antifaşist dinamiğin örgütlenmesi yönelimi bize işçi sınıfını bile ‘unutturabilmiş’, sadece sınıf içindeki çalışmayı değil sınıfa yönelimin kendisini de boşlayabilmişiz, vb. vb.

Bu konuda daha çok örnek sayabiliriz. Çünkü bu yol, bu tarz, bu alışkanlık süreç içinde bizi ‘bütünlük’ düşüncesinden ve ‘bütünsellik’ kavrayışından gitgide daha fazla uzaklaştıran ‘süreklileşmiş bir tek yanlılık’ üretmiş, bu tekyanlılaşma da örgütü adeta bir Sisphos kaderine mahkum etmiştir!

Öncesi de bir yana, TİKB olarak kuruluşunun üzerinden bile 26 yıl geçmiş bir örgüt olmanın dışında, değişik dönemlerde yüklenilen halkalarda da çoğu kez dışımızdaki devrimci güçlerin daha hayallerinin bile erişemediği gelişmeler kaydettiğimiz halde bugün hala neden bu durumdayız; neden hala “küçük bir örgüt”üz, neden bu kadar cılız ve etkisiziz? Daha da önemlisi, neden sık sık ve artık herbiri birbirinden daha ağır geçmeye başlayan örgütsel krizlere sürüklenmekten kurtulamıyoruz?

Bunun belirleyici nedenlerinden birini, hatta birincisini işte burada; yani, 3. Konferans’ımızın ardından yaşadığımız sürecin acı bir biçimde bir kez daha gösterdiği gibi, hem örgütsel hem de kadrosal gelişmede bir türlü kıramadığımız bu tekyanlılıkta, bütünlük kavrayışından ve bütünsel gelişmeden uzaklaşma derecemizde ve bunların da arkasında yatan devrimci iktidar iddiası ve kavrayışımızın zayıflığında aramalıyız!

Çoğumuzun hala farkında bile olmadığı bu ‘tek yanlılık kültürü’ ve yarattığı alışkanlıklardan radikal bir kopuşu sağlayabilmek için, tür ve doz olarak kişilere göre değişen bazı huy ve özelliklerimizi artık kesinlikle terk etmek zorunluluğunun yanı sıra, öncelikle bazı konulardaki yaygın kavrayış ve tutumlarımızı gözden geçirmeliyiz.

Bunların başında da, formüle eden büyük insanı bile herhalde mezarında ters döndüren şu “esas halka” kavrayışımız ve uygulayışımız gelmelidir.

Sadece güçlerimiz ve olanaklarımızla önümüze koyduğumuz hedefler ve görevler arasındaki dengesizliğin değil karşı karşıya bulunulan süreçlerin karmaşıklığının da karşımıza sık sık bir zorunluluk olarak getirdiği ‘bir tercih yapma’ zorunluluğu, diğerlerinin çözümünü de kolaylaştırmakla kalmayıp tarihsel-siyasal bakımdan bizi en kısa yoldan en doğru devrimci sonuçlara götürecek olan “esas halka”nın belirlenmesi sorunudur. Diğer bazı süreçlerin, etken ve görevlerin belli bir süreliğine veya bir parça ihmali pahasına da olsa asıl dikkat ve enerjinin üzerinde yoğunlaştırılması gereken dinamiklerin ve görevlerin seçilmesi olarak da tanımlayabileceğimiz “esas halka” kavrayışı, komünist öncü parti ve önderliğe, etkenler ve görevler karmaşası içerisinde kaybolma ya da sürüklenme tehlikesinin üzerine çıkarak süreçleri yönetebilme olanağını kazandırır; yani ‘öncülük’ misyonunun yerine getirilmesini kolaylaştırır.

Ancak sadece “esas halka”nın doğru belirlenmesi ile sınırlı olmayan bir koşulla; dikkatin ve enerjinin “esas halka” üzerinde yoğunlaştırılabilmesi için bir süreliğine ve bir parça ihmal edilmeleri göze alınan etkenler, dinamikler ve görevlerin, esas halka olarak seçilip yüklenilen alanda kaydedilen gelişmeleri dahi bir süre sonra anlamsız ve etkisiz hale düşürecek ölçülerde ihmal edilmemeleri kaydıyla…

Leninist esas halka kavrayışı ve uygulamasının asıl “püf noktası”na dair bu kısa hatırlatmaların ışığında değerlendirecek olursak, bizim “esas halka” kavrayışımızın, daha doğrusu uygulamalarımızın çarpıklığı kendiliğinden çıkar ortaya. İster hayatın ve koşullarımızın dayattığı gerçek zorunlulukların sonucu olarak karşımıza çıkmış olsun isterse en az o sıklıkta kendi kendimize ‘icat ettiğimiz’ türden “zorunluluklar” sırasında olsun, bizim tarihsel pratiğimizde “esas halka” fiilen ‘tek halka’ haline gelmiş, o şekilde uygulanmıştır. Örgütsel düzeyde de bu böyledir, kadroların gelişim seyri ve pratiğinde de bu böyledir!

Hayatın “yeşilliğini” oluşturan süreçler ve etkenler karmaşasının yarattığı çok yönlülüğün ustaca yönetilmesini sağlayabilmek için bir önderlik kılavuzu olarak formüle edilmiş bir yaklaşım, ancak bu kadar deforme edilir, amacından ve ruhundan ancak bu kadar uzak ve tam ters yönde kullanılıp sürekli tek yanlılık üreten bir atgözlüğü haline getirilir!..

Bu konuda gözlerimizi örten en büyük perde ise, ‘esas halka’ olarak belirlediğimiz halkaların çoğunlukla gerçekten de o tarihsel kesitlerin devrimci açıdan doğru ve isabetli ‘esas halkaları’ oluşlarıdır. Bu bizi ihmal ettiğimiz konulara ilişkin olarak siyaseten ve vicdanen rahatlatan bir etken olmakla kalmamış, bu haklı ve meşru duyguların yanında kendimizi aldatmamızı da kolaylaştırarak tekyanlılığımızı süreklileştirmemize neden olan köreltici bir rol de oynamıştır.

Örneğin şu basit soruyu bile kendimize hiç sormamışızdır: “Tamam, gerçek ya da fiktif bir seçim yapma zorunluluğu ile karşı karşıyayız; önümüzdeki ihtiyaçlar ve görevler yığını içinden bir tercih ve öncelikler sıralaması yapmalıyız, öncelikle diğerlerinin çözümünü de kolaylaştırıp ivmelendirecek olanı -yani o malum ‘esas halka’- doğru ve isabetli bir biçimde belirlemeli ve ağırlığı ona vermeliyiz (örgütün tarihsel pratiğinde buraya kadar fazla bir mesele yok, asıl problemimiz bundan sonra başlıyor) ancak bu arada diğerleri ne olacak? Biz bir süre bu esas halkaya yüklenirken bu kez öbür tarafların yerle yeksan olmaması ya da çok geride kalarak yarın bir gün yaptıklarımızın olumlu sonuçlarını da anlamsızlaştırıp tüketen kara deliklere dönüşmemesi için arada nasıl bir denge kurmalıyız?..” şeklinde bir yaklaşım ve arayış içine hiç girmemişizdir.

Bu soruyu sorar gibi yaptığımız durumlarda bile ya yine koşulların ve olanaksızlıkların arkasına saklanarak bildiğimiz o tek yanlılığı sürdürmüşüzdür ya da yarım yamalak bazı girişim ve adımların ötesine geçen bir ısrar, inat ve yaratıcılık sergilememişizdir. “Gelişmede bütünselliğin gereklerini o koşullarda nasıl sağlayabilirdik?” sorusunu kendimize ciddi olarak genellikle sıkıştığımız veya gelen eleştiriler üzerine sıkıştırıldığımız durumlarda sormuş, bunlara asıl yaratıcı yanıtları da öyle zamanlarda vermiş ve bu temelde özeleştiriler de yapmışızdır ama Leninist “esas halka” anlayışını Leninizmin ruhuna aykırı bir tekyanlılıkla yorumlayıp uygulama huyumuzdan da bir türlü kurtulamamışızdır.

Daha sonra ortaya çıkan sonuçların basıncıyla aklımızın “Türk işi” sonradan başımıza geldiği zamanlarda bu tek yanlılığa sürüklenmemizin nedenlerini ortaya koymaya çalışırken çok sık sarıldığımız gerekçelerden biri de “mükemmeliyetçilik” mazeretidir. Ağaçlara odaklanmaktan ormanı gözden yitirmemize neden olan bütün ihmallerimizi, savsaklama veya yetersizliklerimizi, “yapmışken en iyisini yapma” arzusu ve iyiniyeti ile açıklamaya çalışmışızdır ama yaşanan onca deneyimden sonra şu gerçeği artık görmek zorundayız: Bizim sorunumuz “aşırı mükemmeliyetçilik” falan değildir; bizde öyle abarttığımız ölçüde bir “mükemmeliyetçilik saplantısı” falan da yoktur!

Gözümüze “mükemmeliyetçilik” olarak görünen veya bu gerekçeyle açıklamaya çalıştığımız bütün tek yanlılıklarımızın ve ihmallerimizin, ertelemeci tutumlarımızın hatta keyfiliklerimizin gerçek nedeni, bizi devrimci ‘bütünlük’ düşüncesinden ve gelişmede bütünsellik kavrayışından uzaklaştıran devrimci iktidar iddiası ve kavrayışındaki zayıflığımızdır!

Bu zayıflık bizi, her dönemde sadece belirli yönlerdeki gelişme ile sınırlı, bundan dolayı da göreli olmaktan kurtulamamakla kalmayıp zaman içinde değerini de yitiren kesintili bir seyir grafiği çizmeye mahkum etmekle kalmamış; bundan daha vahimi, devrimci öncülük misyonunun Leninist kavranışından -dolayısıyla iktidar bilincinden- ve asıl tarihsel hedefimizi oluşturan sınıfsız komünist toplum yolunda sosyalizm hedefinden gitgide daha fazla uzaklaştırıcı bir rol oynamıştır.

Genel bir devrimcilikten farklı olarak “komünist devrimci” olduğumuzun, devrimci demokratizmden farklı olarak sosyalizmi hedeflediğimizin ve halkçılığın değişik versiyonlarından farklı olarak işçi sınıfı içinde çalışmayı esas aldığımızın, özellikle ‘90’ların ikinci yarısından itibaren sadece yeni kuşaktan güçlerimiz içinde değil örgütün genelinde bulanıklaşıp silikleşmesi başta olmak üzere bizi son yıllardaki tıkanıklığa ve tasfiyeciliğe sürükleyen bütün öznel etkenler esasında bu büyük kırılmanın ortaya çıkarıp derinleştirdiği hastalıklardır.

Başlangıçta daha çok bir ‘sonuç’ olarak ortaya çıkan ama zaman içinde süreklilik kazanıp kronikleştiği ölçüde gelişmemizi sakatlayan ‘nedenler’ arasına katılan yapısallaşmış zaaflarımızdan biri de ‘araçları amaçlaştırma’ hastalığımızdır!

Özelliğinden dolayı kendisini sık sık ‘biçim fetişizmi’ görünümünde gösteren ama her zaman sadece belirli bir biçimin, yöntemin veya aracın mutlaklaştırılması ile sınırlı kalmayan bu hastalığı, en devrimci yönelim veya politikaları dahi “kendinde şey”ler olarak ele alıp “her şey” haline getirme hastalığı veya saplantısı olarak da tanımlayabiliriz.

Bu kısa tanımdan da anlaşılacağı üzere, araçların amaçlaştırılması da esasında bir tek yanlılık tezahürüdür ve onun da gerisinde yine komünist öncünün tarihsel misyonu ve amaçlarının eksik, dar veya yüzeysel algılanışı yatar.

Burada ‘parça’yı ‘bütün’ün önüne ve yerine, bunun da ötesinde bütünün kendisine dahi tarihsel-ideolojik anlam ve değerini kazandıran tarihsel amacın dahi fiilen önüne geçiren bir fetişleştirme vardır. Bu fetişleştirmenin öznesini hangi aracın, hangi yönün, hangi parçanın, hangi değer veya özelliğin, vb. vb. oluşturduğunun sonuç açısından fazla bir önemi yoktur. Tek başına ele alınıp kendisiyle sınırlı düşünüldüğünde ne kadar gerekli, değerli, isabetli vb. vb. yön ve özellikler taşırsa taşısın, devrim ve sosyalizm tarihsel amacından ve o amaca bir an önce ulaşabilmenin diğer bütün zorunluluklarından yalıtılmış olarak kendi başına devrimci hiçbir araç, biçim, yöntem veya yönelim yoktur ve olamaz ML’ler için.

Geçmişte daha çok kadrolar düzeyinde yine daha çok yeraltının, silahlı eylemlerin, işkencede direnişin, belirli biçim ve yöntemlerin ve tabii en başta da örgütün fetişleştirilmesi biçiminde kendini gösteren bu tarz bir tek yanlılık, özellikle 3. Konferans sonrası süreçte üstelik bu kez yönetici kadrolar ve önderlik düzeyinde, asıl olarak da güvenlik saplantısı, teoriye yönelim ve yayın faaliyetinin ele alınışı konularında kendisini gösterdi. Örgütün fiili bir tasfiyeciliğe kadar sürüklenmesinde özel bir rolleri olan bu kaymalar aynı zamanda ‘araç olanı amaçlaştırma’nın, onu gerçek işlevinden de uzaklaştırmakla kalmayıp eninde sonunda nasıl amaca ve amaçlanana da zarar verici sonuçlar doğurmaktan kurtulamayacağının çarpıcı örneklerini oluşturur.

MÖK’ü paralize etmekle kalmayıp oradan başlayarak bütün temel örgütsel sistemlerin kilitlenmesine de neden olan abartılı güvenlik saplantısı, güya yeraltını korumak ve merkezi önderlik düzeyinde yeni bir kopukluğa meydan vermemek kaygısından kaynaklanmıştır. Ama kendi içinde o kadar büyütülmüş, o kadar abese vardırılmış, o kadar amaçlaştırılmıştır ki, hayatın da çok geçmeden gösterdiği gibi sonuçta ne yeraltının korunmasına hizmet etmiş ne merkezi önderlikte sürekliliği sağlayabilmiştir. Amaçladığının tam tersine, merkezi önderlik düzeyinde dahi büyük bir boşluk yaratmak suretiyle örgütün tasfiyeye sürüklenmesinin başta gelen nedenlerinden biri olmuştur.

Güvenliği ‘her şey’ haline getirerek hareket kabiliyetini kendi elleriyle ortadan kaldıran bu çarpık anlayış, farkına bile varmadan pratikte fiilen sadece bir “güvenlik sorunu”na indirgediği yeraltının kendisinin bile Leninist parti ve devrimcilik anlayışı açısından sadece ve sadece komünist öncünün faaliyetlerinde sürekliliğin ve sınırsız özgürlüğün sağlanabilmesi için gerekli ve zorunlu bir ‘araç’ olduğu basit gerçeğini dahi tümüyle unutup gözardı edebilmiştir!

Araçları amaçlaştırma”nın kaçınılmaz bir sonucudur bu! En devrimci ‘şey’leri dahi ‘kendinde şeyler’ olarak ele alıp kendi başına mutlaklaştırmak, onu çevreleyen ve ona etkide bulunan başka ‘şeyler’in basıncı ve etkisiyle sürekli olarak kendi içine doğru kırılıp gitgide ‘tanınmaz’ ve ‘işe yaramaz’ hale gelmekten, hatta amaca da zarar verici olmaktan kurtulamaz!

Bu bir tercih veya niyet sorunu olmayıp ondan da önce kendisiyle sınırlı tek yanlılaşmış bir yaklaşım tarzı ve yöntemin kaçınılmaz sonucudur ve hangi konuda olursa olsun böyle bir akıbete sürüklenmekten uzak kalmanın yolu amaç-araç ilişkisinin devrimci bir temelde doğru kurulmasından geçer. Bunun için ise öncelikle, somut tarihsel koşullara da denk düşen devrimci bir ‘bütünlük’ kavrayışı ile çıkışını tarihsel amaçların kendisinden alan doğru bir ‘işlevsellik’ ölçütüne sahip olmak gerekir.

Araçların amaçlaştırılması” kapsamında 3. Konferans sonrası süreç için verilebilecek en çarpıcı -ve ürkütücü- örnek olmakla kalmayıp, “Biz bu tasfiyeciliğe nasıl sürüklendik?” sorusuna yanıt açısından da çok şey anlatan bir başka örneği yayın politikalarımızdan verebiliriz. Çünkü bu konuda kendi kendimizi sürüklediğimiz darlaşma ve tek yanlılık, sadece önderlik misyonu ve sorumluluklarının kavranışındaki tek yanlılık ve keyfilikleri ivmelendirici bir rol oynamakla kalmamış örgüte de -hem de iki kez- makas değiştirtmiştir!

Daha açık bir dille konuşmak gerekirse, 3. Konferans sonrası süreçte izlediğimiz yayın politikamız (bunu esasında iyi düşünülerek belirlenmiş bir politika olmaktan çok fiili durumlar yaratmaya dayalı bir politikasızlık hali olarak nitelemek daha dürüst ve gerçeğe uygun bir tutum olur) gerek beraberinde getirdiği doğrudan sonuçlar nedeniyle gerekse kendilerini sonradan pratikte gösteren ve çoğu hala tam fark edilemeyen dolaylı sonuçlar nedeniyle örgütün derin bir tasfiyeciliğe kadar sürüklenmesinde özel bir yere ve ağırlığa sahiptir.

Leninist bir sosyal devrimcilik ve parti kavrayışı açısından, adına ve misyonuna layık komünist bir öncünün yayın faaliyeti: 1) Başlı başına bir amaç değil, içinde bulunulan tarihsel koşullara ve partinin acil ihtiyaçlarına tabi araçlardan biridir; 2) Herhangi bir akademik çevre yayınından veya herhangi bir entelektüel faaliyetten farklı olarak somut ve bütünlüklü bir devrimci militan örgütlenme stratejisinin bir parçasıdır; ayrıca onun da ana eksenini ya da çıkış noktasını değil bu yönüyle tabi, tamamlayıcı unsurlarından birini oluşturur; 3) İlk iki maddeye -özellikle de ikincisine- bağlı olarak içeriğinden biçimine, ele aldığı konulardan onları işleyiş tarzına ve kullandığı dile kadar her konuda partinin o tarihsel kesitte ulaşmak istediği sonuçlarla hedef kitlesini gözeterek hareket eder.

Bizim 3. Konferans sonrası süreçteki yayın pratiğimiz, Leninist bir örgüt yayıncılığı açısından özsel nitelikteki bu ayırt edici özelliklere tam zıt bir çizgide şekillendi. Bu konuda da örgütün ihtiyaçlarının ve önderlik sorumluluklarının bütünsel kavranışından uzak bir yaklaşımla hareket ettik.

Bu çarpık yaklaşım bizi önce teorik bir yayının çıkarılmasını örgüte önderlik sorumluluklarının adeta merkezine oturtmaya yöneltti, sonra bütün mesaimizi dergilerin çıkarılması ve onlara yazı hazırlama belirlemeye başladı, ondan sonra derginin periyodunu bile bazı yazıların hazırlanmasına tabi kılar hale geldik ve nihayet çıkaracağımız yayın tipini dahi elimizdeki birikmiş yazılara ya da daha kolay yazabileceğimizi düşündüğümüz yazı türlerine göre belirler olduk ve bu saçmalıklar dizisi, elde birikmiş yazıları eritebilmek için dergi çıkarmayı düşünebilecek kadar ileri gitti!!!

Çok şaşırtıcı ve inanılmaz görünecektir ama bizim 3. Konferans sonrası süreçteki yayın pratiğimizin özü ve özeti maalesef budur! Ve bu sadece “araçları amaçlaştırma” ile sınırlı kalmayan, daha doğrusu salt onunla açıklanamayacak olan ciddi bir sapmanın göstergesidir.

3. Konferans sonuçlandığında yayın organı olarak elimizde sadece melezleşmiş bir işçi gazetesi vardı. Konferansın resmi olarak noktalanışıyla birlikte “aylık” olması düşünülen yasal bir teorik-siyasal yayının çıkarılmasına yönelmek, örgütün içinde bulunduğu durum ve dönemin ihtiyaçları açısından yerinde ve isabetli bir karardı. Çünkü Konferans’a ön gelen TP süreci sırasında örgüt 2 yılı aşkın bir süre adeta ‘başıboş’ kalmıştı; düşkünce yöntemlere başvuran hizipçi faaliyet en temel değerlerimizi dahi kirletmekle kalmamış, örgütün stratejik yönelimleri ve temel politikaları konusunda kafa karışıklığı, kuşku ve güvensizlik yaratmak için elinden geleni yapmıştı.

Öbür yandan dönemsel koşullar itibariyle de dönem yeni bir tasfiyeci dalganın kabarış dönemiydi. Sınf ve kitle hareketinde yıllardır süren tutukluk ve durgunluk artık geriye doğru bir çözülme halini almıştı; Kürt ulusal hareketindeki yorgunluk ve tıkanma had safhaya vararak artık çok bariz, hızlı ve önü alınamaz bir tasfiyecilik yönelimine dönüşmüştü. TDH’nin istisnasız bütün bileşenleri, eğri veya doğru ama kendi çizgileri temelinde dahi etkin bir varlık ve pratik sergiler olmaktan çıkmışlardı. O koşullarda sadece örgüt güçlerimize teorik-siyasal bir perspektif açıklığı kazandırmakla kalmayıp dışımızdaki devrimci güçler ve kadrolar üzerinde de devrimci bir etki ve çekim yaratacak teorik-siyasal açılımların, çözümleme ve politikaların ortaya konulmasının önemi ve değeri açıktır.

O kesitte tekrar çıkarmaya başladığımız teorik-siyasal yayın bu ihtiyaca yanıt verici bir nitelikteydi; bunun yanında, içeriğiyle olduğu kadar biçimi ve düzenlemesiyle de “ömrünü doldurmuş anlayış, tarz ve alışkanlıklar”ın ötesine geçiyordu. Gerek ele aldığı konular gerekse konuları işleyiş tarzı itibariyle ve bunları gelişkin bir biçim altında sunuşuyla, TDH’nde yerleşik “teori” yapma tarzı ve “siyasi yayın” anlayışlarının dışına çıkan farklı ve ileri bir örnek yarattık. “Teorik perspektif” sunma adına alıntılara ve kitap özetlerine dayalı iç bayıltıcı ruhsuz laf salatalarından ya da “siyasi perspektif ve politika” sunma adına daha çok slogana ve kaba ajitasyona dayalı fikir yoksulu cazgırlıklardan farklı olarak, gündemdeki siyasal sorunları teoriyle ilişkisini kurarak derinlikli bir arka plan temelinde tahlil etmeye çalışan öbür yandan teorinin sorunlarını sık sık gündeme gelen güncel gelişme ve dinamiklerle bağlantılarını kurarak işleyen bir yayın çizgisi izledik. Teorik olanın siyasallaştırıldığı, siyasal olanın teorik bir derinlikle ele alındığı ve Leninist bir sosyal devrim örgütünün yayın anlayışı açısından asıl önemlisi teorik ve siyasal olanın örgüt güçlerine politik bir yönelim kazandıracak bir içerik ve dille işlendiği o yayın, bu özellikleriyle her şeye rağmen örgütün örgütlenmesine de hizmet eden bir işlev gördü.

Fakat 2 yılı aşkın bir süre örgütün bir bakıma kendi haline bırakılıp tahrip edici TP ve Konferans sürecinin ardından yerine getirilmesi gereken önderlik sorumluluklarının bütünlüğünden kopartılarak ele alınması ile örgütsel ihtiyaçlara göre şekillenen bütünlüklü bir yayın politikası açısından da artık acil bir zorunluluk haline gelen yasadışı bir MYO’nun çıkarılmasındaki ihmalin sürmesi yetmezmiş gibi merkezi faaliyetlerin adeta merkezine oturtulan bu derginin çıkarılması da ikinci sayıdan itibaren yeni kaymalar üretmeye başladı.

Derginin içeriği ve biçimiyle sadece örgüt güçlerimiz üzerinde değil dışımızdaki değişik çevre ve güçler üzerinde yarattığı olumlu etkilerin de baştan çıkarıcılığıyla MK üyeleri başta olmak üzere bazı temel kadrolarımızın öncelikli hatta tek işini dergiye yazı hazırlamak oluşturmaya başladı.

Buna rağmen, gerek örgütsel gerçeklik ve ihtiyaçlarımızla hayatın gerçeklerinin basıncı nedeniyle gerekse daha önce sözünü ettiğimiz “mükemmeliyetçilik” görünümü altındaki ihmal ve savsaklamalarımız nedeniyle bu kadar önemseyip ‘merkezi bir konuma’ oturttuğumuz derginin periyodu da daha 2. sayıdan itibaren sarkmaya başladı. Başta “Aylık” olarak düşünülen ve aylık olacağı da deklare edilen derginin 3. sayısı, 2. sayısının çıkışından tam 9 ay sonra çıkabildi! O kesitteki dizinin son sayısını oluşturan 4. sayı ise esasında çok yönlü bir felaketin simgesidir ve örgüt olarak 3. Konferans sonrası gelişim seyrimiz açısından kelimenin tam anlamıyla bir ‘kırılma noktası’dır! O sayı tam 2 yıl 11 aylık bir gecikme ile çıkabildi; çünkü “Kuantum Fiziği ve Belirsizlik Felsefesi” üzerine hazırlanan bir yazının bitmesini bekledi!!!

Örgüt adına” ve merkezi önderlik düzeyinde kendisini gösteren bir sapmanın, yine istek ve niyetlerden bağımsız olarak, örgüt saflarında ve tabandaki güçler üzerinde yeni olumsuzluklar doğurmaması mümkün değildir. Nitekim bizim 3. Konferans’ın hemen ardından gelen süreçteki pratiğimizde de, “teorinin artan önemi” ve “teorik inşa yönelimi” gerekçesi ve görünümü altında önderliğin faaliyeti açısından da fiilen örgütsel faaliyet açısından da merkezi bir rol ve önem biçilen teorik-siyasal bir yayının bile düzenli olarak çıkarılamaması, örgüt güçlerimiz üzerinde genel bir hayal kırıklığı ve moral bozukluğu ile örgütün gidişine ve geleceğine dair kuşku ve güvensizlikler yaratmakla kalmamış; işçi sınıfı içinde çalışma amacıyla kurulmuş birim ve kurumlarımız içinde dahi işi gücü bırakıp lise fizik kitapları temelinde “kuantum fiziğini kavramaya çalışma” yönelimi gibi saçmalıkların üremesine uygun bir zemin yaratmıştır!!!

Yayın anlayışı açısından giderek bir saplantı halini de alan “teorik bir yayın” çıkarma merakımız, 2003 başında örgüte ikinci bir kez daha makas değiştirtti. Üstelik bu kez bariz bir tüzük suçu işlenerek, MK çoğunluğu tarafından daha önce alınan ve MÖK’le de defalarca konuşulan “öncelikle 15 günlük siyasi bir yayının çıkarılması” kararı, bir MK üyesi ile bir MÖK üyesi tarafından değiştirilerek yine aylık teorik-siyasal bir dergi çıkarmaya dönüştürüldü. Bu keyfi tutumun gerekçesi daha sonra, “Elde biriken yazılarla daha kolay yazılabileceği düşünülen yazıların 15 günlük bir yayına uygun olmayışı ile eldeki güçlerle 15 günlük bir yayına yazı yetiştirmenin güçlüğü” olarak açıklandı!!!

Tasfiyeciliğin yarattığı durgunluğun yerini artık bir dağılmanın almaya başladığı bir evrede dönemin gerekleri ve ihtiyaçlara göre değil de eldeki yazılara göre yayın tipinin değiştirilmesi, “araçları amaçlaştırma”nın da ötesinde fiilen bir örgütlenme stratejisi değişikliğiydi; kanamayı durdurup toparlanmamıza hizmet edeceği yerde hayal kırıklıkları ve beklentisizlikleri büyütüp politikasızlaşmamızı ve siyasal etkinliğimizin kaybolmasını ivmelendirici bir rol oynadı.

Ele aldığı konulardan da önce konuları işleyiş tarzıyla devrimci bir örgüt yayını olmaktan çok, okuyucularını bilgilendirip eğitmeyi amaçlayan akademik bir yayın izlenimi ve etkisi yaratan o yayın, değiştirilen formatı gereği daha baştan elde avuçta kalmış belli başlı kadroları da kendine tabi ve tutsak hale getirdi. İç ilişkileri daha fazla gerdi, yeni sorun ve yıpranmaları beraberinde getirdi ve nihayet güç bela yaratılabilen sınırlı olanakların da verimsiz bir macera sırasında harcanmasına neden oldu.

3. Konferans’ımızı izleyen süreçte neden ve nasıl oldu da bu kadar bariz ve bu kadar derin bir tasfiyeciliğe sürüklendik?” sorusuna yanıt ararken, ortaya çıkan bu sonucun öyle bir çırpıda, bir gecede, bir hamlede, sadece bazı kişilerin, bazı hataların, bazı beceriksizliklerin sonucu olmayıp biri diğerini izleyen, birbirinin üstüne binen, birbirini tetikleyip ivmelendiren bir dizi etkene bağlı olarak bir sürecin sonunda ortaya çıkmış bir sonuç olduğu gerçeğini asla aklımızdan çıkarmamalıyız!

Bu bağlamda, kendi içinde sürekli geriye doğru yeni kırılmalar üreten yayın çizgisi ve anlayışımızdaki çarpıklık nasıl tek bir örnek ve sonuçla sınırlı kalmamışsa; önderliğin mesaisini ve neredeyse örgütsel faaliyeti fiilen ona tabi ve bağımlı hale getirdiğimiz teorik bir yayının çıkarılmasına bu kadar merkezi bir rol ve önem yüklemiş olmamızı da sadece “araçların amaçlaştırılması” ile açıklayamayız!

En başta MK’nın mesaisinin -üstelik yasadışı temelde bir MYO’nun dahi çıkarılmadığı koşullarda- ağırlıklı olarak teorik-siyasal bir yayını çıkarmaya endekslendiği, bu yayının da süreç içinde ya bazı yazıların hazırlanmasına tabi kılındığı ya da elde birikmiş yazılara göre yayın tipinin değiştirilebildiği bir yayın anlayışı ve pratiği, Leninist bir sosyal devrim örgütünün yayın anlayışı ve pratiği olamaz! Hangi niyet ve amaçların ürünü, hangi nesnel etkenlerin ve hesaplanmadık gelişmelerin sonucu olursa olsun, emperyalizm çağının Leninist kavranışı ve Leninist öncü parti anlayışı açısından bu çok açık ve net bir entelektüalist sapmadır!

Daha çok ‘potansiyel bir tehlike’ olarak daha öncesinden de varolmakla birlikte bu sapma 3. Konferans sonrası süreçte fiili bir gerçeklik halini almış ve tasfiyeciliğe kadar sürüklenmemizde önemli bir rolü ve etkisi olmuştur. “Teorinin artan önemini kavramak” gibi özünde devrimci ve saygı duyulacak bir gerekçeden hareket etmekle birlikte, tek yanlılaşan her aşırılık gibi o da, önderlik sorumluluklarının kavranışında “bütünlük” düşüncesinden ve teoride de devrimci iktidar perspektifiyle hareket etmekten uzaklaştığı ölçüde giderek bir sapma özelliği kazanmaktan kurtulamamıştır.

Teoride de Devrimci İktidar Bilinciyle Hareket Etmek Zorundayız

Devrimci proletaryanın sınıf bilincini ve tarihsel amaçlarını temsil iddiasını taşıyan ML bir sosyal devrim örgütü olarak bugün teori alanında da, devrimci sosyalist hareketin genel gelişimi ve bizim partileşme sürecimizin gerekleri açısından hayati öneme sahip görev ve sorumluluklarımız vardır.

Bunların başında da, ML teorinin devrimci militan özünün ve temellerinin genel bir savunusunun da ötesine geçerek, ona, insanlığın gelişim yolunu aydınlatan tutarlı ve bütünlükle tek bilimsel kılavuz ve programatik bir güç özelliğini yeniden kazandırmak gelmektedir.

Devrimci Marksizmin ve sosyalist hareketin dünya çapındaki gerileyişi, bir yönüyle de teorideki donma ve inisiyatifin burjuva ideolojilerine kaptırılması ile başlamıştır. Özellikle son 50 yıllık süreçte -üstelik tarihin gelişme seyrini etkileyici nitelikte bir dizi derin değişim ve dönüşüm yaşandığı halde- ortaya çıkan yeni olgu ve süreçlerin ML teori ışığında tutarlı ve derinlikli bir çözümlemesi yapılamamıştır.

Öğretimizin özü ve yönteminin de gereği olarak teoride de bir gelişme ve derinleşmenin yerini, en devrimci hallerde bile dogmatik bir tutuculuk, teorinin de ‘ideolojikleştirilmesi’ ve dar anlamda ‘siyasallaştırılması’ almıştır. Doğası gereği, ML’in bazı temel tez ve ilkelerinin parçayla sınırlı olarak çoğu kez slogancı bir tarzda savunulmaya çalışılmasının ötesine geçemeyen bu teorik gerilik ve düşünsel sefalet, devrimci sosyalizmin teorik gücü ve itibarını da adım adım tüketmiştir.

ML teoriye bu gücü ve itibarını yeniden kazandırmak, bundan ötürü bugün dünyanın bütün komünistlerinin önündeki en büyük tarihsel görev ve sorumluluklardan biridir.

Kapsamının genişliği ve taşıması gereken derinlik bakımından bu bir bakıma, teorimizin temellerinin atıldığı ve işçi sınıfı hareketi içinde egemen hale geldiği 1848 ve izleyen yıllardakine benzer bir ‘teorik kuruculuk’ gerektirmektedir. Bu aynı zamanda, günümüz koşullarında tutarlı ve militan bir devrimci sosyalist pratiğin yürütülebilmesi ve ona bir alternatif özelliğinin kazandırılabilmesi için de zorunludur.

Bizim teorimizin devrimci özünün “dünyayı sadece yorumlamakla yetinmemekte” yattığı ne kadar açıksa; dünyayı devrimci bir tarzda değiştirebilmek için günün olgu ve süreçlerini onun ışığında doğru bir tarzda yorumlayıp çözümleme zorunluluğu da o kadar açık ve önemlidir.

Ve nihayet, program sorununun çözümü başta olmak üzere, teorik plandaki görev ve sorumluluklarımız, partileşme sürecimizin bütünsel gelişimi açısından da ihmal edemeyeceğimiz bir öneme sahiptir.

Fakat tam da bu noktadan hareketle, teori alanında da güçlü bir iktidar bilinci ile hareket etmek zorunda olduğumuzu görmeliyiz.

Teorinin üretimi sırasında da güçlü bir iktidar bilinciyle hareket etme zorunluluğu, zaten Marksizm’in teori ile pratik arasında kurduğu ilişkinin kendisinde yatar. Buna ilişkin olarak Marksizm’in hemen herkes tarafından iyi bilinen tezleri dışında, bizzat teorimizin kurucuları ve önderlerinin yaşamları da canlı ve eğitici birer örnektir. Marks ve Engels, üstelik yeni bir teorinin yaratılması gibi yoğun bir entelektüel faaliyet gerektiren tarihsel bir rolü yerine getirirlerken dahi pratiğin doğrudan içinde olmanın ötesinde, işçi sınıfı hareketinin pratikte karşılaştığı siyasal ve örgütsel sorunların üzerine yoğunlaşmayı da hiçbir zaman ihmal etmemişlerdir.

Bu teori-pratik ilişkisi, Lenin’in yaşamında çok daha çarpıcıdır. O’nun bütün teorik faaliyetinin, devrimin ve partinin önündeki somut sorunlara çözüm arayışı temelinde yükseldiğini söylemek yanlış veya abartı olmaz. Bu tutumun temelinde Lenin’in, devrimin gerçekleşebilirliğini mümkün ve güncel bir imkan olarak tutkulu bir tarzda kavraması, bu anlamda güçlü bir iktidar bilinciyle hareket etmesi yatar.

Sadece teorimizin kendisinden değil yol gösterici bu somut örneklerden de çıkarılabileceği üzere teori ile pratik arasındaki devrimci ilişki, teorik faaliyetin içeriği kadar ama ondan da önce yöneldiği konular ve bunların partinin dolaysız devrimci pratiği açısından taşıdığı önceliklerin doğru belirlenmesinde somutlanır.

Bu ölçütler ışığında değerlendirdiğimiz zaman, 3. Konferans’dan bugüne kadar geçen süreç içerisinde teorik faaliyetlerimizin bir yönüyle derinleşme ve zenginleşme kaydederken, diğer bir yönden kendi içinde bir daralma ve tek yanlılaşmaya doğru evrildiğini görürüz. Özellikle felsefe ve sosyal psikoloji alanlarında Türkiye sol hareketinin ilgi dahi göstermediği konularda Marksist esaslar temelinde, entelektüel düzeyiyle de etkileyici açılımlar ortaya koyduk. Bunlar, “teoride kuruculuk” kapsamında değerlendirilmesi gereken yetkin adımlardır. Keza derinleşen tasfiyeciliğin belli başlı ana eğilimleriyle sosyalizm dışı popüler küçük burjuva ideolojilerin sistematik eleştirisi kapsamında ortaya koyduğumuz çözümlemeler, günümüz açısından uyarıcı ve eğitici bir karakter taşımanın ötesinde tarihe düşülen birer şerhtir. Sonuç olarak teorik gelişme ve derinleşme sürecimiz, 3. Konferans sonrasında da bir yönüyle bir biçimde sürmüştür.

Fakat önüne ‘partileşme’ hedefini koymuş ve devrime öncülük etme iddiasını taşıyan komünist bir örgütün bütünsel gelişimi ve ihtiyaçları açısından baktığımız zaman hem teoriye yönelimimizin bütünsel görevler ve ihtiyaçlar açısından giderek kendi içinde amaçlaşan bir tek yanlılık ve entelektüalist bir sapma özelliği kazandığını görürüz hem de kendi içinde de parti hedefi ve onun acilleşen ihtiyaçlarından uzaklaşarak, özellikle felsefe, insan kaynakları ve yönetişim gibi alanlarda kendi içinde amaçlaşan tek yanlılıklara saptığını görürüz.

Son yıllardaki teori yönelimi ve teorik çalışmaların parti hedefinden, dolayısıyla devrimci bir iktidar perspektifinden uzaklığının en çarpıcı göstergesi, 26 yıllık bir örgüt olarak bizim için artık daha fazla ihmal edilemez ve geciktirilemez stratejik bir zorunluluk halini almış olan program sorununun hala çözülmemiş olması ve bu konuda ortada dolaysız bir yönelimin dahi olmamasıdır.

Kuşkusuz, son yıllardakiler de içinde olmak üzere, özellikle 1990’lı yıllar boyunca ortaya koyduğumuz temel teorik-siyasal çözümlemeler, kendi içlerinde taşıdıkları özgül anlamın yanı sıra yeni bir programın altyapısını oluşturan yönlere ve unsurlara da sahiptir. Fakat bunların hala ‘program’ düzeyinde sistematik bir bütünlüğe kavuşturulmamış olması, devrime öncülük iddiası ve partileşme hedefi açısından çok ciddi bir zaaf anlamına gelir. Bir taraftan “21. Yüzyıla sosyalizmi yazma” iddiasını ve hedefini ortaya koyuyoruz, ama öbür yandan hala bir programımız bile yok!

Program” adına elimizdeki derli toplu tek bütünsel metin, 1979 Platformu! Doğal görülmesi gereken kimi hamlıklar ve lekeler taşımakla birlikte, ortaya konulduğu dönem itibariyle ne kadar ileri bir metin olursa olsun o Platform artık hayat tarafından aşılmış ve eskitilmiştir. Ama biz hala yeni bir program ortaya koymadığımız gibi, buna dönük planlanmış sistematik bir yönelime bile hala girmiş değiliz. Bırakalım 21. yüzyılın devrimine ve sosyalizmine öncülük iddiasını, partileşme hedefimiz ve iddiasıyla bile bağdaşmaz bu ciddiyetsiz ve ihmalkar tutum.

Genellikle, bir partinin resmi programı o partinin yaptıklarından daha az önemlidir. Lakin, yeni bir program, ne olursa olsun; halkın karşısında çekilmiş bir bayrak gibidir ve dış dünya bir partiyi bu programla değerlendirir.” (Engels) Örgütümüz bugün böyle bir “bayrak”tan mahrumdur; tarihimize ve birikimlerimize olduğu kadar, iddia ve hedeflerimize de yakışmayan bu boşluğun giderilmesi, teori alanında da en öncelikli sorumluluğumuz olarak kavranmak zorundadır.

Onun için 4. Konferansımız, konferans öncesi süreçte yeterince tartışma ve olgunlaştırma fırsatını bulamadığımız yeni bir parti programının, örgüt güçlerimizin de bu sürece aktif bir biçimde katılımını sağlayacak yöntem ve mekanizmaları devreye sokarak sistematik bir tarzda tartışılıp olgunlaştırılması görevini, yeni seçilecek MK’nın “en öncelikli” temel görevlerinden biri olarak karara bağlamalıdır.

4. Konferansımız, tarihimizin en karanlık dönemlerinden birini artık büyük ölçüde geride bıraktığımız ama onun yarattığı tahribatları henüz bütünüyle ortadan kaldıramadığımız gibi “olması gerekenler” açısından da önümüzde hala büyük bir açıklığın bulunduğu bir evrede nihayet sonuçlanıyor! Önümüzde, mücadelenin her alanında, herbiri birbirinden zorlu ve kapsamlı, herbiri birbirinden önemli, en az ötekiler kadar acil ve zorunlu görevler ve hedefler bütünlüğü bulunuyor. Bunların bazıları bugüne kadar çoktan çözümlenmiş olmaları gerektiği halde elde olan veya olmayan nedenlerden dolayı zamanında çözemediğimiz, ihmal ettiğimiz, ertelediğimiz veya göremeyip üzerinden atladığımız “dünden kalan” görevler; bazıları günün karşımıza çıkardığı “bugünün” sorumlulukları; bazıları ise sadece mücadelede sürekliliği güvence altına almanın değil geleceği bugünden kazanabilmemizin de gerektirdiği “yarına ait” görev ve sorumluluklar…

Sadece geride kalan yakın dönemin değil bütün bir geçmişin ve tarihsel gelişme seyrimizin deneyimi ve dersleri ışığında yanıtlamamız gereken bu soruyu, tarih bir kez daha getirip koyuyor önümüze: Nitelikli fakat cılız ve etkisiz bir devrimci muhalefet örgütü olarak mı kalacağız, yoksa “21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!” iddiasının hakkını veren bir sosyal devrim örgütü olmaya mı yöneleceğiz?

Yanıtlamamız gereken soru bu kadar açık ve bu kadar yalındır ve bu noktada 4. Konferansımızla yapacağımız tercih tayin edici olacaktır.

II. Bölüm

STRATEJİK HEDEF ve YÖNELİMLER

Önümüzdeki süreçte bizi bekleyen görev ve sorumluluklar konusunu ele alırken, her şeyden önce bugüne dek işlediğimiz tarihsel bir hatayı bir kez daha işlememeli, ‘gelişmeye süreklilik’ de kazandıracak şekilde ‘gelişmede bütünsellik’ yaklaşımından asla kopmamalıyız!

Bu ilkesel yaklaşım bizi sadece gelişmede tek yanlılaşmanın doğurduğu dengesizliklerden korumakla kalmayacaktır; o bütünlük ilişkisi içinde ileriye doğru atabildiğimiz her adımı daha kalıcı ve işlevsel kılacaktır. Kimi yönlerde hedeflediğimiz sonuçları elimizde olan veya olmayan nedenlerden dolayı istediğimiz hız ve yetkinlikte alamayacak olsak bile, bu, genel gelişme tablomuzda aşırı dengesizlikten kaynaklanan bir anomali ortaya çıkarmayacağı gibi, eksik ya da geride kalan yönlerimize daha güçlü ve güvenli bir biçimde yüklenme olanağını bize kazandıracak bir güç ve moral motivasyon etkeni işlevini görecektir.

Örgüt olarak bundan sonraki gelişim seyrimiz ve geleceğimiz açısından hayati bir öneme sahip bu ilkesel yaklaşımı unutmamak koşuluyla, önümüzdeki süreçte bizi bekleyen acil ve stratejik görevler bütünlüğünü üç ana başlık altında toplayabiliriz:

  1. Örgütün örgütlenmesi,
  2. Örgütün politik-maddi bir güç düzlemine yükseltilmesi,
  3. Yeni bir programın inşası

Bunların hiçbiri, öncelikle dar anlamda salt kendileriyle sınırlı adım ve yönelimler olarak görülmemelidir.

Örneğin “örgütün örgütlenmesi” sadece zayıflamış veya işlemez hale gelmiş örgütsel mekanizmaların eski anlayış ve ilişkiler sistematiği içinde onarılıp güçlendirilmesini amaçlayan bir ‘restorasyon faaliyeti’ şeklinde algılanıp yorumlanabilir ilk anda belki ama bu çok büyük bir yanılgı ve yanlış olur.

Örgütün örgütlenmesi” başlığı altında topladığımız stratejik yönelimin elbetteki bir restorasyon boyutu vardır ve olmak da zorundadır. Çünkü geride bıraktığımız fiili tasfiyecilik dönemi, başka birçok şey gibi örgütsel mekanizmalarımızı ve işleyişimizi de zaafa uğratmış, bir topluluğu ‘örgüt’ yapan değerleri bile yıpratmış, örgütlü kolektifin bileşeni olmaktan çıkarak kendini yaşayan, ‘kolektif içinde birey’ olmaktan çıkıp ‘kolektifin üzerinde birey’ olarak kendini değişik biçimlerde örgüte dayatan, ‘çözüm gücü’ olmaktan çıkıp artık birer ‘sorun kaynağı’ haline gelen keyfilikler ve çevreci tutumlar başta olmak üzere örgüt saflarında bir meşruiyet sorunu ve otorite bunalımı ortaya çıkarmıştır.

Tasfiyeciliğin bir ürünü olup her gün her saat onu adeta yeniden üreten bu tutumların zeminini kurutup onlara hayat alanı yaratan belirsizlikleri ortadan kaldırmadığımız sürece, önümüze koyduğumuz diğer bütün hedeflere ulaşmak bizim için bir hayal olur.

Ama tam da bu gerekliliğin kendisi, yani örgütü sürekli paçasından geriye doğru çekmekle kalmayıp onu örgütsüzleştirici bir rol de oynayan tutum ve anlayışların sadece sonuçlarını değil zeminini ortadan kaldırma yöneliminin kendisi eskinin basitçe bir restorasyonu ile sınırlı kalamaz. Burada artık ömrünü doldurmuş veya daha çok olumsuzluk üreten biçim, anlayış, mekanizma ve kuralların yerini alacak daha işlevli ve amaca daha uygun yeni bir sistemin kurulması zorunluluğu vardır. Dolayısıyla “örgütün örgütlenmesi” süreci asıl olarak, örgütün 21. yüzyıl devrimciliğinin gerekleri temelinde öncüleşmesi sürecini ‘kolektif bir öncüleşme’ çizgisinde geliştirip hızlandıracak yeni bir model ve mekanizmaların inşası perspektifiyle ele alınıp yürütülmek durumundadır.

Bu içeriğiyle o, örgüt içinde bilginin demokratikleştirilmesinden katılım ve inisiyatifin önünün açılmasına, örgüt güçlerinin çok yönlü eğitimi ve niteliklendirilmesi zorunluluğundan faaliyetlerin ve bireylerin değerlendirilmesinde kullanılan ölçütlerin farklılaştırılmasına, yeni bir yeraltı kültürü ve örgütlenmesinin inşasından örgütlenme, propaganda ve ajitasyon biçim ve yöntemlerinde tutuculuktan kurtulmuş bir zenginlik sağlanmasına kadar çok geniş bir alanı kapsar ve bu kapsam genişliği ile o sadece dar anlamda örgütsel değil aynı zamanda dolaysız ideolojik, siyasi ve pratik boyutlar da taşıyan bir ‘yeniden inşa’ faaliyeti özelliğine sahiptir.

Aynı kapsam genişliği, dolayısıyla salt kendisiyle sınırlı olmama özelliği, “örgütün politik- maddi bir güç düzlemine yükseltilmesi” görev ve hedefi açısından da geçerlidir. Burada öncelikle bir noktanın altını kalınca çizmeliyiz: Bugün bizim partileşebilmemizin kilit halkası bu halkadır! Örgütün politik önderlik yeteneğini ve süreçler üzerindeki etkinliğini belirginleştirip güçlendirecek bir gelişme kaydedemediğimiz sürece, başka bazı alanlarda hangi ileri adımları atacak olursak olalım, “21. Yüzyıla sosyalizmi yazmak” bir yana tarihsel bakımdan buza yazı yazmaktan öteye fazla geçemeyiz!

Kitleler içinde çalışma ve etkimizi genişletmek ve güçlendirmek daimi görevimizdir. Bunu yapmayan bir sosyal demokrat, sosyal demokrat değildir. Bu sonucu ulaşmak için devamlı ve düzenli olarak çalışmayan hiçbir grup, çevre veya kol sosyal demokrat bir örgüt olarak nitelenemez. Çünkü bu faaliyet, bu çalışma olmaksızın politik çalışma kaçınılmaz bir şekilde bir oyun halinde dejenere olur.” (Lenin) Devrime öncülük ve önderlik etme iddiasını ciddiye alan ve bütün faaliyetlerinin merkezine bunu oturtan bir örgütün, bu iddianın hakkını verebilecek bir konuma yükselebilmesi için politik-maddi bir güç haline gelebilmesi nasıl belirleyici bir öneme sahipse; işçi sınıfı içinde çalışma en başta gelmek üzere çok yönlü, inatçı ve sistematik bir ‘kitle çalışması’ yürütmek de kayda değer politik-maddi bir güç haline gelebilmenin belirleyici halkasıdır. Dolayısıyla “örgütün politik-maddi bir güç düzlemine yükseltilmesi” yönelimi, örgütsel faaliyetin yönünü ve örgüt güçlerinin yüzünü ‘kitlelere’ ve ‘kitle çalışmasına’ döndürme yönelimidir.

Özellikle de ’96 sonrası çok zayıflayıp kaybolmuş olan işçi sınıfı içinde çalışma yönelimini güçlü bir biçimde tekrar canlandırarak, onun yeniden örgütsel faaliyetlerin bütünü açısından belirleyici merkezi eksen konumuna yükseltilmesi yönelimidir. Bu stratejik yönelim -doğası gereği- bunun yanında gençlik içinde çalışmanın yeniden örgütlenmesinden kadın ve Kürt dinamiği başta olmak üzere diğer toplumsal muhalefet güçleri ve dinamiklerinin örgütlenmesine, yurtdışı çalışmasının yeni bir ruh ve içerikle yeniden örgütlenmesinden bundan sonraki eylem birlikleri ve ittifaklar politikasının belirlenmesine kadar daha bir dizi alanı kapsar ve bunlardan da görülebileceği gibi salt siyasal ve taktik değil aynı zamanda teorik ve stratejik, örgütsel ve pratik yön ve özellikler içeren bir bütünlük taşır.

Önümüzdeki dönemin stratejik yönelimlerinden üçüncüsünü oluşturan yeni bir programın ortaya konulması, bizim partileşebilmemizin zorunlu iki temel gereğinden ikincisini oluşturur. Program inşası, yapısı gereği esas olarak ‘teorik’ bir görev ve çalışmadır ve asıl olarak bir önderlik sorumluluğudur. Fakat tam da bu ikisinin, yani ‘teorik inşa’ görevleri ile ‘önderlik sorumlulukları’nın bugüne kadarki algılanışından tamamen farklı bir çizgide ele alınıp çözümlenmesi zorunluluğundan ötürü örgüt içi işlerlik ve mekanizmalar konusunda yeni bir model oluşturma yöneliminden ayrı düşünülemez. Başka bir anlatımla, bir örgütün ideolojik-siyasi kimlik olarak başkalarından farkını ortaya koyan temel belgelerin başında gelen programın inşası, sadece içeriğiyle değil konunun örgüt içinde ele alınıp çözümlenme biçimiyle de bir ‘farklılığın ve ‘farklılaşmanın’ somut örneğini oluşturmalıdır. Bir program elbette öncelikle içeriğiyle, dayandığı çözümlemeler ve ortaya koyduğu hedeflerin sınıfsal ve tarihsel bakımlardan doğru ve isabetli oluşuyla önemlidir ve “dış dünya” tarafından önce bu içeriğiyle değerlendirilir.

Bu noktada yeni programımız, devrimimizin önümüzdeki adımını artık çok net ve dolaysız bir biçimde sosyalist devrim olarak tanımlamalıdır. Gerek Türkiye’de kapitalizmin işbirlikçi karakterini yitirmemekle birlikte kaydettiği gelişme ve etkinlik düzeyi gerekse emperyalist kapitalist sistemin dünya ölçeğinde geçirdiği evrim ve ulaşılan tarihsel evre, bunun artık nesnel-tarihsel bir ‘zorunluluk’ olmaktan da çıkararak ‘acil ve yakıcı’ bir zorunluluk haline getirmiştir. “Ya barbarlık içinde yokoluş ya sosyalizm!” ikilemi, tarihin bundan önceki hiçbir evresinde günümüzdeki kadar somut ve yakın bir tehlike, dolayısıyla hiç bu kadar açık ve net bir zorunluluk olarak çıkmamıştır insanlığın karşısına.

Hal böyleyken, nihai amaç olarak sınıfsız komünist topluma ulaşma hedefini benimseyen komünist bir örgüt olarak, Türkiye’nin sosyo-ekonomik, toplumsal ve siyasal yapısında olduğu gibi dünya çapında da meydana gelen değişikliklere gözlerimizi kapatarak hala eski programatik görüş ve perspektiflerimizde ısrarı sürdürmemiz, sadece zaman tünelinde kalmış bir tutuculuk örneği olmakla kalmaz, bizi herhangi bir devrimcilikten farklı kılan ideolojik kimliğimizi artık bir kenara bırakmak anlamına gelir.

Öte yandan, ortaya koyacağımız yeni bir programın içeriği kadar onun inşa sürecinde sergilenen yaklaşım ve izlenecek yöntemler de önemlidir. Genel olarak ‘önderlik sorumlulukları’nı, ama bunların içinde özellikle de ‘teorik inşa’ kapsamındaki görevleri bugüne kadar hep kendi dışında, sadece bazı önder kadroların işi olarak gören ve bunu besleyen geleneksel tutum ve yaklaşımlarımızdan koparak program sorununu, örgütün kolektif aklını ve birikimlerini en üst düzeyde harekete geçirip işlevli kılacak yöntem ve mekanizmaları işleterek çözmeliyiz.

Diğer her şey bir yana, Program gibi temel bir metnin baştan ölü doğmaması için bile bu zorunludur. Eskiden olduğu gibi “yukarıdaki birileri” tarafından kaleme alınıp örgütün önüne konulan bir metin, en iyi durumda bile “iyi bir yazı” muamelesi ile karşılaşmaktan kurtulamaz. Bu konuda verilebilecek sayısız örnek de bir yana, 3. Konferans öncesi TP sürecinde çok tartışılıp üzerinde en fazla demagoji yapılan bir konu olduğu halde ortaya konulan “Tüzük”ün, daha sonra nasıl kolayca ‘unutulup’ bir taraflara bırakılabildiği şu konferansın toplanmasındaki gecikmeyle bile ortadadır.

Dolayısıyla sadece bu örnekle de sınırlı olmayan bizim tarihsel pratiğimizin değil, 20. yüzyılın özellikle de geriye dönüş süreçlerinin dersleri ışığında hareket edilecek olursa, parti örgütleri ve kadrolarının dahi dışında ve uzağında tutuldukları süreçler ve “çözüm”lerin -kağıt üzerinde ne denli “mükemmel ve eksiksiz” olurlarla olsunlar- kadrolara ve kitlelere “yabancı” kalıp “dışsallaşmaktan” kurtulabilmeleri olanaksızdır.

Tarihsel tecrübelerle de sabit bu dersten hareketle, özellikle de “program” sorunu gibi örgütün varlık nedenini ve ideolojik-siyasi kimliğini ortaya koyan temel bir belgenin ortaya konulması sürecinin örgütleniş ve yürütülüş tarzıyla da biz ortaya artık farklı bir örnek koymak durumunda ve zorundayız. “Program” sorunu gibi teorik inşa kapsamındaki bir sorumluluğun yerine getirilmesi süreci işte bu özelliği nedeniyle bizim özgülümüzde de aynı zamanda ‘örgütsel’ bir yön ve karakter de taşımalı, “örgütün örgütlenmesi” kapsamında işaret ettiğimiz yeni bir örgütsel ilişkiler sistematiği ve modeli yaratmanın somut adım ve örneklerin biri olarak örgütlenip yürütülmelidir.

Önümüzdeki dönemin ‘stratejik yönelimleri’ olarak 3 ana başlık altında topladığımız hedef ve görevleri birbirlerin kopartarak, ayrı ayrı süreçler şeklinde ele alıp yürütebilmenin olanağı yoktur! Bunların hem her birinde hem de toplam bir sonuç hepsinde anlamlı ve kalıcı gelişmeler kaydedilmek için her üçü, birbirlerini tamamlayıp güçlendirecek diyalektik bir bütünlük ilişkisi içinde ele alınıp yürütülmek zorundadır.

Örneğin biz örgüt olarak kendimizi yenileyemezsek, MK’dan en alttaki birimlere kadar kendini değişik konularda, değişik biçim ve yoğunluklarda göstermeye devam eden eskinin dar kadro örgütü anlayışı ve alışkanlıklarından köklü bir biçimde ve artık hemen kopmayı başaramazsak, sınıf ve kitle çalışmasının önemi üzerine ne söylersek söyleyelim elde edeceğimiz sonuçlar eskisinden çok farklı olamaz!

Deneyimli eski kadrolarımız başta olmak üzere örgüt güçlerimizin olayları ve süreçleri ele alış biçimlerinden dışımızdaki güçlere ve dinamiklere yaklaşım tarzına kadar hemen her konuda kendini gösteren darlık ve tutuculukları ortadan kaldıramadığımız sürece ne en küçük fırsatları bile örgüt çizgisi ve politikaları doğrultusunda azami etkinlikte değerlendirebilecek beceri ve refleksler edinebiliriz ne de sınıfın ve emekçi kitlelerin değişik konularda uzanca bir birikim ve yetenek sahibi “öncü” diyebileceğimiz unsurları başta olmak üzere toplumun değişik kesimlerinden geniş güçlerin gözünde etkileyici bir “çekim merkezi” konumuna yükselebiliriz.

Fakat öte yandan ısrarlı ve inatçı bir sınıf yönelimi ve kitleleri örgütleme yönelimi içerisine girmediğimiz sürece de örgüt güçlerimizi salt değişik tipte iç yazılar ve yönlendirmeler, eğitim toplantıları, seminer, kurs, vb. yöntemlerle eğitip dinamize edemeyiz. Hem sınıfsal-toplumsal yönelim hem de araçsal-yöntemsel yönelimler olarak örgüt güçlerimizi bugüne kadar alışılagelen sınırların ve yaklaşımların ötesine geçmeye zorlayacak, bir yerde onları buna mecbur bırakacak açılımlara yönelebildiğimiz ölçüde, bu onları teorik ve siyasal bakımlardan olduğu kadar kültürel, sosyal ve teknik beceri yönlerinden de ister istemez daha farklı ve insanı zenginleştirici yeni birikimler edinme zorunluluğu ile karşı karşıya bırakacak, bu yönde bir itici güç işlevini görecektir. Onların bu yönde atacakları her adım, bu kez sınıf ve kitle çalışması da içinde olmak üzere örgütsel faaliyetin düzeyini ve içeriğini farklılaştıracak, daha etkin ve daha kalıcı sonuçlar elde edebilme imkanlarını çoğaltacaktır.

Önümüzdeki dönemin yüklenilecek halkalarını oluşturan 3 stratejik yönelim arasında, işaret ettiğimiz iç bağlar ve karşılıklı bağımlılık ilişkisi dışında bunların hepsini daha kapsayıcı bir temelde birleştirip bütünleştirecek olan bağ ise Parti Hedefi’dir !

Partileşme hedefi, önümüzdeki dönemde bizim örgüt olarak bütün faaliyetlerimize yön veren ana eksen olmak zorundadır! Faaliyetlerin planlanmasından güçlerin mevzilendirilmesine, önceliklerimizin belirlenmesinden performans kriterlerine kadar her şey ve herkes öncelikle bu eksene göre, bu eksenle olan ilişkisi temelinde değerlendirilmelidir.

Bağımsız bir yapı olarak 26 yılı geride bırakmış bir örgüt için bu artık daha fazla geciktirilip savsaklanamaz bir tarihsel yükümlülük ve zorunluluktur! Bu hedefle kurduğumuz ilişki, aslında bizim devrimci iktidar iddiamızın da devrimcilik tarzımızın da göstergesi özelliğine sahiptir. Proletaryanın devrimci öncü partisinin varlığı ile devrimin örgütlenip gerçekleşebilmesi arasındaki tayin edici ilişkiyi “Partiyi ve devrimi birlikte örgütlemek” formülasyonu ile sloganlaştırmış bir örgüt olarak bizim bu konuda da teorimizle pratik gerçekliğimiz arasındaki çelişki tek kelimeyle korkunçtur! 4. Konferans’ımız, bu kabul edilemez çelişkinin artık daha fazla sürmesine izin vermeme yönünde kesin ve net bir irade ortaya koyarak, “Partiye ve devrime yürüyüşümüzü hızlandırma” misyonunu oynamalıdır!

Şu veya bu yönde göreli bir gelişme temelinde kendini “parti” olarak ilan eden tabela partilerinden farklı olarak bizim parti anlayışımızın esasları bellidir ve bunlar gelişkin bir “parti teorisi” oluşturacak şekilde yazılı biçimde ortaya konulmuştur. Bu çerçevede bizim partileşebilmemiz, bugün esas olarak yukarda da öncelikli “stratejik yönelimler” olarak tanımladığımız yönlerde kaydedeceğimiz gelişmelere bağlıdır. Bunlar içerisinde, özellikle de işçi sınıfı ve emekçi kitleler içinde dikkate değer bir etkiye ve bağlara sahip politik-maddi bir güç haline gelmekle yeni bir parti programının ortaya konulması “olmazsa olmaz” niteliğinde iki temel şart durumundadır.

Bunlardan birincisinde hedeflediğimiz sonuçların elde edilebilmesi bütünüyle bizim istek ve irademize bağlı değildir belki ama, bu yönelimde ısrar ve bunun gereklerinin yerine getirilmesi tümüyle bizim elimizdedir. Yeni bir programın ortaya konulması ise bütünüyle bize bağlıdır. Dolayısıyla, “partileşme” hedefini artık bir söylem ya da dilek olmaktan çıkarıp örgütün bundan sonraki bütün faaliyetlerine yön veren temel stratejik yükümlülük haline getirme iradesi, Konferans’ımızın her iki konuda da alacağı bağlayıcı kararlarda somutlanmalıdır. Örneğin yeni bir programın inşa sürecinin yöntemsel esasları Konferans tarafından çizilmeli ve bu süreç bir takvime bağlanmalıdır.

I- ÖRGÜTÜN ÖRGÜTLENMESİ

Disiplin ve otorite zaafiyeti ortadan kaldırılmak zorundadır

Örgütün bir bakıma yeniden örgütlenmesi gereği, bizim açımızdan bir ihtiyacın da ötesinde bir zorunluluktur.

Bu zorunluluğu doğuran nedenlerden birincisi tasfiyecilik döneminin yarattığı tahribat ve ortaya çıkan bozulmalardır. Tasfiyeciliğin tasfiyesi doğrultusunda atılmaya başlanan adımlarla birlikte bunlar gerçi büyük ölçüde geriletilmiş durumdadır. Ama bütünüyle ortadan kaldırıldıkları, daha da önemlisi zeminlerinin kurutulduğu söylenemez. Temel örgütsel değer ve kuralları dahi fazla umursamaksızın bildiğini okuyan, kendini bu tarzda dayatmakla kalmayıp örgütten de buna uygun yaklaşım ve tutumlar sergilemesini bekleyen her türlü keyfiliğe ve çevreciliğe artık kesinlikle bir son vermek zorundayız.

Önümüzdeki dönem bu yönüyle merkeziyetçiliği güçlendireceğimiz bir dönem olmalıdır. Özellikle de örgütün omurgasını oluşturan temel organlar ve yönetici kadrolar düzeyinde bu konuda çok net ve tavizsiz olunmalıdır. Aksi taktirde ne önümüze koyduğumuz hedefler doğrultusunda uyumlu ve tempolu bir ilerleme mümkündür ne de merkezden çevreye ve kitlelere doğru açıldıkça örgütün kimliğini kaybetmesi korkusunu duymaksızın daha sabırlı ve kazanıcı bir esneklik uygulayabilmemiz mümkündür.

Örgütün çekirdek yapısında merkeziyetçiliğin güçlendirilmesi, bizzat bu çekirdek içinde de katılım ve inisiyatifin önünü açan bir ilişkiler sistematiğinin kurulmasını kolaylaştıracaktır.

Zayıflamış olan merkezi otorite ve disiplini güçlendirmenin ilk ve zorunlu adımı, örgütü örgüt yapan ve somut ifadesini tüzükte bulan Leninist örgütsel ilke ve kuralların kesin bir kararlılıkla uygulanmasıdır. Bu bir zorunluluktur.

Fakat öte yandan sorunu aşırı darlaştırarak salt bir disiplin ve tüzük diliyle konuşma sorununa indirgemek fazla şekilci ve bürokratik bir yaklaşım olur. Gerçi bizim örgütsel disiplin ve otorite anlayışımızın küçük burjuva yapıların şekilci bürokratik yaklaşımlarından farkına dair vurgularımızın, bu kez küçük burjuva liberal yapıların gevşekliğine benzer algılama ve tutumlara cesaret kazandırıcı bir rol oynadığı gerçeğini de bu noktada gözardı edemeyiz. Bizim örgütsel disiplin anlayışımızın öncelikle ve esas olarak bilinçli bir gönüllülüğe dayalı olmasının, örgütün örgütlü karakterini kemirip zayıf düşüren liberal anarşist bir başına buyrukluk ve keyfilik anlamına gelmediği de herkes için açık olmalıdır. Bundan ötürü Konferansımız, hangi görünüm ve gerekçeler altında olursa olsun örgütü örgüt yapan değer ve kurallarla oynanmasına bundan böyle hoşgörü ve tahammül gösterilmeyeceğinin altını kalınca çizmeli ve özellikle tasfiyecilik döneminde ortaya çıkan siyasal-örgütsel boşluk ve otorite zaafiyetinden de güç bularak alışkanlık halini alan bildiğini okuma eğilimlerinin artık kesinlikle terkedilmesi gereğini son bir kez daha hatırlatmalıdır.

Buna rağmen Konferans sonrası süreçte de hala kendini yaşamaya devam etmekle kalmayıp yarattığı sorunlarla sık sık gündemimizi kaplayan, çözümlerin değil sorunların bir parçası haline gelmiş tutum ve yaklaşımlarında ısrarlı olan her kim olursa olsun böyleleri ile de yollarımız artık kesin bir biçimde ayrılmalıdır.

Örgütün örgütlenmesi yöneliminin birinci ayağını, sonuç olarak zayıflamış olan örgüt otoritesi ve disiplinin tüzük işlerliği temelinde tekrar kurulup işletilmesi oluşturur. Bu yönüyle o eski sistemi restore edici bir yön taşır; fakat bu haliyle bile ‘kurucu’ bir özelliği sahiptir, ‘statükocu’ değil ‘devrimci’dir. Çünkü, geride bıraktığımız dönemde serpilip güçlenen anlayış ve eğilimler, devrimci hayatiyetini kaybettiği için tıkanan bir sistemin yerine daha gelişkin olanın önünü açan bir gelişmenin ifadesi olmaktan çok, devrimci karakterini henüz bütünüyle yitirmemiş bir sistemi de büsbütün işlemez hale getirerek dağınıklık ve başıbozukluğun önünü açan bir deformasyonun tezahürleridir.

Genel tasfiyecilik ortamında boy veren ve nesnel olarak örgütü daha fazla örgütsüzleştirici bir rol oynayan bu tutum ve anlayışlarla sınırların çekilmesi, ‘tasfiyeciliğin tasfiyesi’ kapsamında atılması zorunlu adımlardan biri olarak siyasal bakımdan da devrimci bir anlam taşır.

Eskisinden farklı bir sistem kurmalıyız

Fakat burada durmak yarı yolda durmak demektir; bugünün koşullarında kesinlikle devrimci bir anlam taşımakla birlikte tarihsel perspektif açısından bu aynı zamanda ‘devrimci bir tutuculuk’ anlamına gelir. Çünkü, öncekiler de bir yana 3. Konferans sonrası süreçte yaşadığımız son tıkanma ve krizin de gösterdiği gibi eski sistemimizde de aksayan ve artık kesinlikle aşılması gereken yönler hayli fazladır. Dolayısıyla örgütün örgütlenmesi yöneliminin ikinci ayağını yeni bir sistemin kurulması oluşturur ve onun bizim için asıl önemli olan ve öne çıkarmamız gereken yönü de burasıdır.

Örgütün iç yapılanması ve ilişkiler sistematiğinin eskisinden farklı bir sistem oluşturacak şekilde yeniden kurulması, öncelikle bir ‘zihniyet devrimi’ olarak anlaşılmalı ve asıl olarak da bu çizgide yürümelidir. Bu zihniyet devriminin yol gösterici temel prensibini de, eskinin artık güne yanıt vermeyen anlayış, alışkanlık, ölçü ve yöntemlerinin aşılması zorunluluğunun kavranışından çok, örgütün ve kadroların 21. yüzyıl devrimciliğinin gerektirdiği niteliklerle donatılması zorunluluğunun kavranışı oluşturmalıdır.

Sorunun öncelikle bir ‘zihniyet devrimi’ olarak kavranışı, bir değişimin zorunluluğunu görmekle birlikte çözümü salt bazı biçim ve yöntemlerin farklılaşmasında arayan yeni bir biçim fetişizmi ile ilerleyen süreçlerde yeni bir tutuculuğa düşülmemesi açısından önemlidir.

Hareket noktası olarak mevcut sistemin aksayan yönlerinin düzeltilmesini değil de geleceğin gerektirdiği yeni niteliklerin edinilmesini -en azından bunun daha elverişli zeminlerinin yaratılmasını- almak ise, değişimi evrimci bir restorasyon olmaktan çıkarıp ona daha köklü bir dönüşüm özelliği ve süreklilik kazandıracaktır.

Örgütsel yapımız ve iç ilişkiler sistematiğimiz, Leninist parti anlayışımız ve tüzüksel işlerlik temelinde bundan böyle;

a) Örgütün öncüleşmesi süreci, kolektif gelişim ve inisiyatifin önünü alabildiğine açacak tarzda ‘kolektif öncüleşme’ çizgisinde örgütlenmelidir,

b) Kendi içinde ne kadar devrimci bir karakter taşırsa taşısın belli yönlerde gelişme ile sınırlı tek yanlılığa ve vasıfsızlığa artık prim vermeyen bir ‘nitelik ve uzmanlaşma’ çizgisinde örgütlenmelidir,

c) Kadroların, organların ve kurumların performanslarının değerlendirilmesinde kendilerinden beklenen misyonu yerine getirip getirmemeyi baz alan ‘işlevsellik ölçütü’ temelinde örgütlenmelidir.

Bunlar içinde kilit halkayı, ‘kadroların çok yönlü gelişimi ve niteliklendirilmesi’ oluşturur. Örgüt içi yaşantı ve karar süreçlerinde biçimsel olmaktan uzak bir katılım ve kolektivizmin uygulanabilmesi de organların ve kurumların kendilerinden beklenen işlevleri yerine getirebilir bir etkinlik sergileyebilmeleri de son tahlilde kadroların gelişkinlik düzeyine bağlıdır.

Fakat öbür yandan örgüt içi işleyiş ve karar süreçlerinin olabildiğince geniş bir demokrasi temelinde kolektivize edilmesi, salt belirlenen politikalar ve alınan kararların daha bilinçli ve yetkin uygulanmasının önünü açıp onları bu yönde motive edici özelliği ile de ‘belirleyici’ bir işlev ve öneme sahiptir. Dolayısıyla bunlar arasındaki diyalektik bağ doğru kurulmalı ve herbiri üzerinde özel bir hassasiyetle durulmalıdır.

Öte yandan, bunlar bizim parti anlayışımız, örgüt yaşantımız, kadrosal gelişme ölçütleri ve hedeflerimiz bakımından bugüne kadar hiç gündemleşmemiş, bilinmeyen veya öneminin farkında olunmayan konular değildir. Örgüt literatürümüzde bu konulara dair sayısız çözümleme, uyarı ve yönlendirme vardır. Uygulamada da atılmış kimi adımlardan söz edebiliriz. Ama herbiri konusunda pratikte de oturmuş ve süreklilik kazanmış işleyen ve gelişkin bir bütünlüğe ulaştığımızı söyleyemeyiz!

Dolayısıyla bunlarda “yeni” olan, daha doğrusu bundan sonrası itibariyle bunlara ‘yeni’ özelliğini kazandıracak etken, örgütsel yaşantının, temel mekanizmalar ve süreçlerin bundan sonra asıl pratikte bu esaslar doğrultusunda örgütlenip yürütülmesinde gösterilecek ısrar olacaktır.

Örgütün öncüleşmesi ‘kolektif öncüleşme’ çizgisinde yürümek zorundadır

Örgüt yaşantısının bu esaslar temelinde bir bakıma yeniden örgütlenmesi, sadece ‘istemek’ ve ‘pratikte de ısrarlı olmak’la sonuca gidilebilecek bir süreç olmadığı gibi, bunların örgütün toplam performansı ve etkinliğinde eskisinden farklı ve daha gelişkin sonuçlar yaratması da öyle bir çırpıda veya kısa sürede gerçekleşmeyecektir. Bunlar dönüştürücü sonuçlarını zaman içinde gösterecek yönelimlerdir. Bizim niyet ve çabalarımız dışında gelişmeyi sınırlandırıcı nesnel etkenlerin yanı sıra burjuvazinin sınıf iktidarını ve kapitalist sistemi yıkmayı hedefleyen Leninist bir sosyal devrim örgütü olmanın başka temel gerekleri ile bunlar arasındaki çelişkiler bu noktada önümüze ciddi engeller çıkaracaktır.

Örneğin biz, temel politikaların oluşturulması süreçleri de dahil örgütün gelişimi açısından stratejik kararların alınması süreçlerini ne kadar demokratize edersek edelim, sadece devrimci mücadeledeki deney ve birikim yönünden değil genel kültür ve sosyal gelişkinlik düzeyi bakımından da bizden kaynaklı olmayan eşitsizliklerin ve bunları daha da derinleştirici bir rolü olan işbölümü zorunluluğunun yarattığı dengesizlikler ortamında süreçlere katılım ve sonuçlar üzerinde etkinlik derecesi herkes için bir ve aynı olmayacaktır. Bu yöndeki ısrar ve uygulamalar en azından bazı konularda uzunca bir süre büyük ölçüde hatta tümüyle biçimsel kalabilecektir. Yanı sıra belki bazıları tarafından istismar edilerek bu kez örgütün örgütlü karakterini zayıflatan bir aşırı demokratizm eğilimi doğurabilecek, liberal gevşeklik veya anarşist başıbozuklukların dayanağı haline getirilmeye çalışılabilecektir.

Ancak bize bağlı veya elimizde olmayan nedenlerden kaynaklı riskler ve sınırlandırıcı etkenler ne olursa olsun örgüt içi yaşamı ve karar süreçlerini, burjuvazinin iktidarı altında dönemsel koşulların elverdiği en son sınıra kadar alabildiğine demokratize edip kolektif hale getirmeyi esas alan bir yaklaşım ve uygulamada sonuna kadar inat ve ısrar etmeliyiz. Komünistler olarak bu bizim için tutarlı bir tarihsel perspektif sahibi olmanın emri ve gereğidir.

Karşılaşacağımız sorunlar hatta tehlikeler ne olursa olsun örgütün öncüleşmesi sorununu teorik-düşünsel gelişme düzlemi de dahil örgüt içinde dahi “bazılarının” ana gövdeden koparak alıp başını gittiği bir dengesizlikten kurtarıp olabildiğince kolektivize etme yöneliminde ısrar zorunluluğu, hem kendi tarihsel gelişme pratiğimiz de dahil 20. yüzyıl pratiklerinden çıkarılması gereken dersler boyutuyla hem de sınıfsal nitelikteki her türlü eşitsizlik ve dengesizliği ortadan kaldırma tarihsel amacımız boyutuyla çift taraflı bir tarihsellik taşır.

Tarihi doğru okumalıyız

Sosyalizmden geriye dönüş pratikleri başta olmak üzere 20. yüzyılda önceleri büyük tarihsel başarılara imza attıkları halde daha sonraları gerileme ve çöküşten kurtulamayan bütün komünist partilerin bu gelişim seyrinde ortak olan bir özellik bu konuda uyarıcı olmalıdır: Partinin sınıfla ve emekçi kitlelerle olan ilişkilerinde olduğu gibi bizzat kendi içinde de ‘öncü-kitle’ ilişkisinde bir kopuşun ve giderek büyüyen bir uçurumun yaşanması, bu partileri ve onlarla birlikte yaratılmış muazzam değerleri yıkıma ve hiçleşmeye sürükleyen belirleyici öznel etken olmuştur.

Bu çarpılmayı doğuran nedenler ve sürecin gelişim seyri partiden partiye farklılıklar gösterse bile öz aynı kalmıştır: Önce taban örgütleri ve kadrolar, hayati konularda bile politikaların oluşturulması ve karar süreçlerinden gitgide daha fazla uzak kalıyor ve kopuyorlar, bu çoğu zaman daha önceleri defalarca sınanmış karar organları ve önderliklerin birikim ve tecrübelerine duyulan güvenden kaynaklanan gönüllü bir vazgeçme ve kayıtsızlık biçiminde baş gösteriyor, süreç ilerledikçe bu bir ‘alışkanlık’ ve ‘olağan durum’ halini alıp kurumsallaşıyor, bu ‘alışkanlık’ bu temeldeki uygulamalar yerleştikçe önceleri düşünme tembelliği biçiminde kendini gösteren teori ve siyasetin karmaşık sorunlarına uzak durma eğilimi zamanla parti politikaları ve kararlarına karşı da bir yabancılaşmayı, onların özünü kavramaya çalışmaktan çok mekanik uygulayıcılarına dönüşmeyi beraberinde getiriyor… Ve nihayet tarihsel koşullar ve dengeler değişip parti alışılagelenlerden çok farklı durumlar ve tehlikelerle yüz yüze kaldığında, yılların komünistleri dahi kendilerinden beklenen öncü rolün zerresini oynayamıyorlar.

Özellikle SBKP ve AEP deneyimleri, bu açıdan ibret alınacak özel örnekler olarak daima akılda bulundurulmalıdır. Bunlar içinde AEP örneğinin daha özel bir yönü vardır: Ötekilerden farklı olarak o, SBKP ve diğerlerindeki revizyonist yozlaşma ve geriye dönüş süreçleri konusunda “parti görüşü” olarak çok daha ileri ve yetkin çözümlemelere sahip olduğu halde ondaki yozlaşma ve ASHC’de sosyalizmin tasfiyesi süreci, ötekilerden de berbat bir edilgenlik ve teslimiyet temelinde gerçekleşmiştir. Bırakalım sınıfı ve halkı, parti içinde dahi kayda değer bir direniş gösterilmemiştir.

AEP örneğinin bir kez daha gösterdiği gibi, parti, dıştan bakıldığında bağlayıcı parti çizgisi ve görüş olarak ne kadar ileri çözemlemelere ve gelişkin politikalara sahip olursa olsun, eğer bu çizgi ve politikalar parti içinde dahi kadroların ‘önüne konmuş’ kararlar ve sonuçlar olmaktan çıkarılamıyorsa, bunların hayat ve tarih karşısında fazla işe yaramayan dayanıksız ölü metinler olmaktan kurtulabilmeleri de mümkün olamıyor!

Örgüt olarak bizim tarihsel gelişme seyrimiz, özellikle de 3. Konferans sürecinin hemen ardından gelen bir evrede yaşadıklarımız, bu konuda öyle çok fazla uzağa gitmeye de gerek bırakmıyor.

Stratejik bir bilinçle hareket etme zorunluluğu

Örgüt içi işleyişte kadroları süreçlere katan kolektif bir gelişim ve öncüleşme anlayışının esas alınıp bunun gerçek ve sürekli kılınması, sadece ‘dilemek’ ve ‘istemek’le sağlanamayacağı gibi, ‘bazı’ yöntem ve mekanizmaların ‘bazen’ işletilmesi gibi sınırlı ve istikrarsız adımlarla da sağlanamaz.

Bu konuda çıkışını sadece yaşanmış olumsuz tarihsel pratiklerin derslerinden değil, sınıfsal karaktere sahip her türlü eşitsizlik ve dengesizliği ortadan kaldırmayı hedefleyen komünizmin tarihsel amaçlarından alan ilkesel bir yaklaşım ve stratejik bir bilinçle hareket edilmelidir. Aksi taktirde, arzulanan sonuçlara “ha” deyince ulaşılamayacak olan bu sürecin doğasından kaynaklanan iniş çıkışlara, kimi yönlerde eski alışkanlıklarımızı artık eskisi gibi sürdüremeyeceğimiz sınırlandırıcı kimi gereklerine, bu arada ortaya çıkabilecek kimi olumsuz sendromlara göğüs gererek örgüt içi yaşam ve işleyişi eskisinden daha farklı, katılım ve inisiyatife daha fazla imkan tanıyan daha gelişkin bir demokrasi ve kolektivizm çizgisine yükseltebilmemiz mümkün olamaz.

Öte yandan, arzulanan kolektivizmi hayata geçirebilmek için yerine getirilmesi gereken koşullar konusunda da bütünlüklü bir yaklaşım ve uygulama şarttır. Çünkü burada örgütsel güvenliğin gerektirdiği gizlilik veya dönemsel koşulların elverişsizliği gibi bizi birçok yönden sınırlayacak etkenlerin varlığı dışında asıl kapitalist sistemin yarattığı eğitsel-kültürel eşitsizlikler gibi devasa engellerle boğuşmak zorunluluğu vardır.

Uğradığımız güç kayıplarının dışında kadrosal beslenme kaynaklarımızdaki daralma nedeniyle de kadrosal yapımızdaki nitelik zayıflaması bu handikapları daha da büyüten bir etken durumundadır. Dolayısıyla parçayla sınırlı bazı adımlar atmakla bu sorunu çözemeyeceğimiz hepimizin kafasında çok açık olmalıdır. Hem içerik hem de yöntem zenginliği bakımından bu konuda çok komplike bir strateji sahibi olmakla kalmayıp onu sürekli yenileyip yetkinleştirmeyi ihmal etmeyen dinamik bir perspektifle hareket etmek zorundayız.

Sorunu daha çok belirli biçim ve yöntemlerin varlığı yokluğu sorununa indirgeyen ya da bazı mekanizmaları işletmenin yeterli olacağı yanılsamasına kendisini kaptıran hatalı yaklaşımlardan aynı ölçüde uzak durulmalıdır. Gelişkin biçimlerin özün gelişimi açısından da taşıdığı önemi unutmamak ve ihmal etmemek kaydıyla asıl dikkatimizi, öz olarak kolektivizmi her alanda esas alıp onu en gelişkin haliyle nasıl uygulayabileceğimiz üzerine yoğunlaştırmalıyız.

‘Bilginin demokratikleştirilmesi’ ile ‘örgüt güçlerinin çok yönlü eğitimi ve niteliklendirilmesi’ sorunu bu noktada, biçim ve yöntem sorunlarına göre daha özel bir konuma ve belirleyici bir öneme sahiptir; bunlar bir yerde, gelişkin bir demokrasi ve kolektivizmin kurulup işletilebilmesinin zorunlu ön koşullarını oluştururlar.

Bilgiyi demokratikleştirmeliyiz

Bilgi, öncü parti içinde de bir ‘güç’ ve ‘iktidar’ aracıdır. Eğitim yoluyla edinilen bilimsel bilgi ile ML teori ve siyasetlere hakimiyet anlamındaki bilgi birikimi örgüt güçleri üzerinde de manevi bir otorite ve saygının kaynağı iken örgütü ilgilendiren süreç ve gelişmelerin bilgisine sahip olma derecesi daha çok örgütsel bir otoriteye kaynaklık eder.

Bunların her ikisi ama özellikle de ikincisi konusundaki eşitsizlik, örgüt yaşamında demokrasi ve kolektif katılımı da sınırlandıran etkenlerin bir bakıma başında gelir.

Bilginin daha fazlasına, hatta tekeline sahip olan konum ve kademelerde bulunmak, bu konum ve kademelerde yer alan kadrolara diğerleri karşısında nesnel bir üstünlük ve avantaj kazandırır. Bu avantajın hangi yönlerde nasıl kullanıldığı, hatta ne kadar farkında olunduğu, örgütün ve bireyin devrimci gelişimi açısından ne kadar değerlendirilebildiği ya da nasıl bir sorumsuzlukla tüketildiği ayrı bir konudur.

Ancak zaten bizim elimizde olmayan nedenlerden kaynaklı olarak komünist öncünün içinde de varlığını sürdüren yönetme-yönetilme (dolayısıyla yönetenler-yönetilenler) ilişkisinin iyice derinleşip kalıcılaşmasını istemiyorsak (ki bu kendimizin inkarı olur), her iki yöndeki eşitsizliği de hiç olmazsa olabildiğince minimize etmenin bütün araç ve yöntemlerini uygulamada ısrarlı ve cesur davranmak zorundayız.

Bu ısrarın gösterilmesi bizim özgülümüzde daha özel bir öneme sahiptir. Çünkü hem önderlik tarzı olarak örgüt içi demokratik mekanizmaların işletilmesi ve kadroların süreçlere katılımını sağlama konularında belirgin bir zaafiyetimiz vardır hem de özellikle zorlandıkları veya zorlanacaklarını düşündükleri konularda çözümleri “yukardan beklemeye” alışmış olan kadrolarımızda, bazı sorumlulukları bu yolla kendilerine “dışsallaştırma” eğilimi oldukça yaygın ve etkindir.

ML teoriye hakimiyet de içinde olmak üzere bilimsel bilgi birikimi alanındaki eşitsizliklerin giderilmesi hızlı bir biçimde çözülemeyeceği gibi tek başına örgütün çabası ve alacağı önlemlerle çözülebilecek bir sorun da değildir. Bu konudaki gerilik ve yetersizliklerin aşılabilmesi, öncelikle ve asıl olarak bireysel düzlemde yoğun bir emek ve çaba harcamayı gerektiren bir süreç işidir ve genel olarak örgüt güçlerinin bu yönde gelişimini kolaylaştırıp hızlandırabilmek için elbette örgütün de yerine getirmesi gereken yükümlülükler vardır.

Fakat ikinci türden bilgi, yani örgütün faaliyetlerini ve gelişimini doğrudan ilgilendiren konular, gelişme ve süreçlerin bilgisinin kadrolara sunulması tümüyle örgütün elindedir ve örgüt içi demokrasi, katılım ve kolektivizmi geliştirebilmek için öncelikle onun bu temel şartı yerine getirilmelidir.

Örgütün içinde bulunduğu durum, karşı karşıya bulunulan sorunlar ve görevler, imkan ve tehlikeler konusunda sürekli ve sistematik bir biçimde bilgi sahibi kılmadığınız kadrolardan ve örgüt güçlerinden, “izleyiciler” ve “uygulayıcılar” olmaktan çıkarak süreçleri yöneten bir önderleşme düzeyine sıçramalarını, bütün yetenek, potansiyel ve imkanlarını örgütün ihtiyaçları ve gelişmesi doğrultusunda harekete geçirmelerini bekleyemezsiniz. Siz bekleseniz bile bu gerçekleşmez. Çünkü ne durumda olunduğunun ve nelerle karşı karşıya bulunulduğunun bilgisine dahi sahip olmayan güçlerin, ne yapmak gerektiği ve bu çerçevede kendilerinin de neler yapabileceği konusunda açık bir fikir sahibi olup bu temelde bir pratik tutum ve inisiyatif ortaya koymaları da beklenemez.

Ve böylesi bir durumda sizin “örgüt içi demokrasi ve kolektivizm”, “katılım ve inisiyatifin geliştirilmesi”, “örgütü sahiplenme ve çözümlerin bir parçası olma”, vb. vb. üzerine yazıp söyleyeceğiniz her şey havada veya kağıt üzerinde kalmaktan kurtulamaz!

Öte yandan bu bilgilendirme, ancak ciddi sorunlar ortaya çıktığı zaman ya da belli vesilelerle yapılan bir sistemsizlik taşımamalıdır. Bilginin paylaşımının gerek kadroların eğitimi ve gelişimi gerekse örgüt içi demokrasi, inisiyatif ve kolektivizmin geliştirilebilmesi açısından taşıdığı önem göz önünde tutularak bu öncelikle ilkesel bir yaklaşım olarak benimsenmeli, düzenli ve sistematik hale getirilmeli, tüzüksel kurallar ve organ işlerliği temelinde süreklilik kazandırılan olağan biçimler ve uygulamalar dışında yeni biçim ve yöntemler bulunup devreye sokulmalıdır.

Bu yaklaşımdan hareketle, ‘bilginin paylaşımı-bilginin demokratikleştirilmesi’ yönünde yeni yöntem ve araçlar olarak:

I- Kapsamı ve sınırları örgütün güvenliğini riske atmayacak şekilde çizilmek ve kendi içinde ayrıca kademelendirmek kaydıyla MK, her 6 ayda bir, “örgütün genel durumu, karşı karşıya bulunulan sorunlar ve görevler, faaliyetlerin yönü ve hedeflenenler, ihtiyaçlar ve beklentiler, vb. vb.” konularında kadroları ve örgüt güçlerini bilgilendirecek “Genel Bilgi Notu” yayınlamalıdır,

II- Örgütün yönünü ve gelişim seyrini belirleyecek nitelikte temel politikalar ve stratejik kararların alınması süreçlerinde MK -güvenliğin gerekleri ve durumun aciliyetinin elverdiği ölçüde- temel organlar ve kadroların görüş ve eğilimlerini de almaya özen göstermeli, teknolojinin sunduğu olanakların kullanımı dışında bu tür kesitlerde bazen danışma ve beyin fırtınaları yapma amaçlı İMT türü toplantılar düzenlemelidir,

III- Genel teorik inşa konularında, özellikle de önümüzdeki dönemin stratejik görevlerinden birini oluşturan yeni bir programın inşası sürecinde hem örgütün kolektif aklını, yetenek ve birikimlerini harekete geçirip değerlendirebilmek için hem de kadroların ve örgüt güçlerinin ortaya çıkacak teorik-programatik konuların içeriği konusunda önceden bilgi sahibi olup onları olgunlaştırma süreçlerinden itibaren izleyerek derinlemesine özümsemelerine zemin hazırlamak amacıyla “Tartışma Defteri” işlevini görecek bir ‘internet dergisi’ veya farklı bir yöntem devreye sokulmalıdır.

Örgüt içinde ‘bilginin paylaşımı’nı belli yönlerde sınırlandıracak tek etken, örgütsel güvenliğin gerektirdiği gizlilik olmalıdır. Ancak, hiçbir samimi devrimci militanın karşı çıkamayacağı bu tamamen meşru ve zorunlu sınırlamanın sınırları da doğru yerden çekilmelidir. Örgütsel faaliyetin, ilişkilerin, kadroların ve özellikle açık alandaki kurumların güvenliğini riske sokmama kaygısı sadece haldeki durumla sınırlı olarak değil, gelecekte doğurabileceği olası sonuçlar da dikkate alınarak gözetilmelidir.

Ama tam da bu ‘risklerin de hesaba katılması’ zorunluluğu bu kez paranoid bir gizlilik ve güvenlik saplantısına dönüşmemeli, devletin zaten bildiği ya da kolayca ulaşabileceği bilgilerin bile kadrolardan ve örgüt kamuoyundan saklanması biçiminde bir saçmalık halini almamalıdır.

Burada kullanılacak ölçünün özü esasında yalındır: Örgütün ve örgütsel faaliyetlerin sürekliliğini sağlayabilmenin temel şartlarının başında gelen gizlilik, bütünüyle burjuvaziye, onun devletine ve diğer sınıf düşmanlarımıza karşı almamız gereken bir önlemdir. Bunun dışında, temel kadroların dahi örgütün durumundan ve gelişmelerden bilgi sahibi olmadığı bir perde halini almamalı, örgütün kendi içinde kendine karşı da bir kapalılığa dönüşmemelidir.

Örgüt güçlerinin çokyönlü eğitimi ve niteliklendirilmesi yaşamsaldır

TİKB olarak kuruluşumuzdan itibaren militan komünist devrimciliğin temel değerlerini içselleştirmiş nitelikli kadrolara sahip olma yönüyle küçümsenmeyecek bir birikim yarattık. Hatta bu yönüyle, dışımızdaki birçok çevre tarafından ‘seçkinci’ bir örgüt olarak algılandığımız biliniyor.

Son yıllarda uğradığımız bütün kayıplara ve verdiğimiz firelere rağmen bu karakteristik özelliğimizi koruyor olmamız bugün de en güçlü dayanaklarımızdan ve güç kaynaklarımızdan birini oluşturuyor. Ancak bu gerçek başımızı döndürmemeli, hem örgüt olarak hem de tek tek kadrolar olarak taşıdığımız –hatta son yıllarda bazı yönlerde derinleşip artan- zaaf ve zayıflıkları gözden kaçırmaya neden olmamalıdır.

Kadrosal planda bugün yaşadığımız en büyük sorun, sayısal azlıktan da önce, artık dönemin ihtiyaçlarına yanıt vermeyen zayıflıklarımızı aşma yönünde sergilenen çaba yetersizliğidir. Bu noktada daha etkin ve daha bütünlüklü biçim ve yöntemlerin devreye sokulup işletilmesinde ısrar yönüyle merkezi ve alansal önderliklerin zayıflığı kadar, başta deneyimli ve yönetici konumlardaki temel kadrolar olmak üzere örgüt güçlerinin bireysel gelişim yönünde harcadıkları çabanın yetersizliği de gelişmeyi engelleyici bir rol oynamaktadır.

Dolayısıyla, sorunun çözümü için, zaten birbirlerinden ayrı düşünülemeyecek olan her iki yönde de daha güçlü bir iradi çaba ve yaratıcılık ortaya konulmak zorundadır.

Sosyalizm idealine ve örgüte güçlü bir bağlılığın yanı sıra, militan bir devrimciliğin temel değerlerine sahip olmayı sürdüren temel kadrolarımızın birçoğu bugün şöyle bir çelişki içindeler: Bir taraftan sahip oldukları niteliklerin ve bugüne kadar edindikleri birikimlerin bugünün ihtiyaçlarına yanıt vermekte artık yetersiz kaldığını bizzat kendi pratik faaliyetleri sırasında görüyor, yaşıyor, derinlemesine duyumsuyorlar; fakat öbür yandan kendilerini geliştirme ve yetkinleştirme yönünde eskisinden daha güçlü bir iradi çabaya yönelmek yerine sahip oldukları niteliklere yaslanmayı sürdürüyorlar. Bu noktada, devrimciliğin doğasına da aykırı korkunç bir tutuculuk kendini gösteriyor.

Bu durum, örgütsel gelişmeyi ve etkinliği yavaşlatıp sınırlandırıcı bir rol oynamakla kalmıyor, bu yoldaşların kendilerini de yıpratıcı bir ruhsal gerilime sürüklüyor. Daha fazlasına ihtiyaç duydukları iç dinamiklerini kemiriyor, özgüvenlerini zayıflatıyor, bir ‘çözüm gücü’ olmaktan gitgide uzaklaştırarak başlı başına bir ‘sorun’ haline gelmelerine neden oluyor.

Bu gerilimin ortaya çıkardığı bir diğer sonuç ise, başta bu deneyimli yoldaşlar olmak üzere onların şahsında mevcut örgüt güçlerinin birikim ve kapasitelerinden tam olarak yararlanamayışımızdır. Zaten bugün çözmemiz gereken en büyük sorunlardan birini de bu ‘kullanılmayan kapasiteler’ oluşturuyor. Örgütün politik etkinlik düzeyinin yükseltilebilmesi kadar ‘büyümesi’, cılızlığını aşabilmesi için öncelikle ve mutlaka örgütlememiz gereken ‘yeni’ güçlerin başında, bu ‘kullanılmayan kapasiteler’ geliyor.

Kadroların eğitilmesi” dendiği zaman, bunu sadece teorik-siyasal eğitimle sınırlı gören anlayış bizim saflarımızda da egemendir. Bunun da çeşitli tipte yayınların çıkarılması, iç yazılar, parti okulları, eğitim amaçlı kadro toplantıları ve seminerler gibi kafalarda yine ‘kalıplaşmış’ belli biçimleri vardır. Bunlar varsa “eğitim vardır”, yoksa zayıf ya da hiç yoktur.

Kabaca tasvir etmeye çalıştığımız bu tablodan da görülebileceği üzere, kendini eğitme ve geliştirme konusunda yoldaşlarımızda ciddi bir bireysel çaba ve yönelim eksikliği vardır. Marksist teorinin ve örgüt politikalarının daha derinlemesine kavranması doğrultusunda dahi kendilerini okumaya, araştırmaya, bilgi birikimlerini zenginleştirmeye ‘zorlayan’ bir dış etken ve mekanizmalar devrede olmadığı taktirde ‘eğitim’ konusu rahatlıkla ihmal edilmekte, hatta bütünüyle boşlanmaktadır. Komünist bir örgüt ve onun kadroları açısından bu asla hoşgörülemeyecek ve kabul edilemez bir tutumdur.

Örgütün etkinliğini ve gelişimini de sınırlayıp yavaşlatan bu hastalığın üzerine giderken, artık sadece “teorinin önemi” veya “dar pratikçiliğin zarar ve tehlikeleri” vb. üzerine ‘anlayış düzeyinde’ yürütülen bir savaşla yetinemeyiz. İşin bu cephesi de kuşkusuz önemli ve gereklidir. Bireysel ve örgütsel gelişmeyi sınırlandırıcı her konuda olduğu gibi, teorik-siyasal yön başta olmak üzere kendini her yönden geliştirme yükümlülüğünü önemsemeyen ‘sınırlı devrimcilik’ ve ‘dar pratikçilik’in üzerine anlayış düzeyinde de her zamankinden daha ciddi ve süreklilik kazanmış bir biçimde gitmek zorundayız.

Fakat salt bununla yetinmemeli; örgüt güçlerimizin kendilerini eğitme ve geliştirme konusundaki bireysel yönelim ve çaba zayıflığının boyutlarını da dikkate alarak onları bu konuda zorlayacak, bunu artık bir ihtiyaç ve alışkanlık haline getirmelerine zemin hazırlayacak yöntem ve mekanizmaların işletilmesinde daha ısrarlı bir tutum sergilemeliyiz. 3. Konferans sonrası süreçte bu konuda da ciddi bir zayıflık sergilediğimizi, boşluklar yarattığımız, kendimizi daha çok belli yayınların ve yazıların çıkarılması ile sınırladığımızı görmeliyiz.

Fakat ‘eğitim’ konusunda üzerine gitmemiz gereken asıl can alıcı nokta, sorunun öneminin görülemeyişi kadar kapsam ve içeriğinin algılanışındaki darlık olmalıdır. Kadroların eğitimini, onların ML teoriyi, örgüt çizgisini ve politikalarını kavrayış düzeylerini yükseltmeye indirgeyen, sorunu bu anlamda dar bir “siyasal eğitim” ile sınırlı gören bir anlayıştan kendimizi kurtarmalıyız. Böylesi bir algılama ve anlayış, kadroların gelişimini daha baştan sınırlandıran bir tek yanlılık yaratmakla kalmamakta; bizzat teorik-siyasal gelişimin zeminini ve itici güçlerini de baştan daraltmaktadır.

Komünist örgüt, kuşkusuz her şeyden önce ‘siyasal bir yapı ve organizma’dır. Dolayısıyla, onun dünya görüşünün temelini oluşturan teorinin ve sınıflar arasındaki mücadeleye bu doğrultuda müdahalesinin temelini oluşturan politika ve taktiklerinin kavranış düzeyinin yükselmesinin kadroların eğitiminde birinci dereceden öncelik ve önem taşıması doğaldır. Fakat teorik-siyasal yönden gelişme ve eğitimi, ‘sosyal bir varlık’ olarak kadroların ve örgüt güçlerinin diğer insani ihtiyaçlarından, sosyal ve kültürel yönlerde de gelişiminden, dar bir siyasallığın dışındaki alanlarda da bilgi ve becerilerini artırma çabalarından kopartırsanız, elde edeceğiniz sonuç, bugün acısını fazlasıyla çektiğimiz sınırlılık ve darlıklardan fazlası olamaz.

Sorunu daha baştan daraltıcı böyle bir tek yanlılıkla hareket ettiğiniz sürece, yaşamın ve mücadelenin gerekleri ve gelişiminin ortaya çıkardığı yeni ihtiyaçlar karşısında yetersizliği gün geçtikçe kendini daha fazla gösteren bu sınırlılığın giderek kendi içinde yeni kırılmalara uğraması da kaçınılmazdır.

Hele ortada bir de çok yönlü ve bütünsel bir gelişme zorunluluğunu dayatan ‘dış’ etken ve dinamiklerde -daha doğrusu, bunların bilincinde- bir zayıflama varsa, teorik-siyasal yönden gelişme arzusu ve iradesi de zayıflar, hatta körelir. Böylesi bir daralma ortamında teorik ve siyasal düzlemde ne kadar isabetli ve uzak görüşlü, ne kadar eğitici ve ufuk açıcı çözümlemeler ve politikalar ortaya koyarsanız koyun, bunların bırakın uygulanmasını bir önceki dergi pratiğinde de yaşadığımız gibi ‘okunması’ dahi başlı başına bir ‘sorun’ haline gelir; ‘sıkıcı bir külfet’ olarak görünmeye başlar. Bu çemberi kırmak zorundayız!

Bu konuda atmamız gereken ilk adım, ‘kadroların eğitimi’ konusunu, eskisinden daha geniş ve bütünlüklü bir kapsam ve içerikte ele alma zorunluluğunu bilince çıkarmaktır. Daha dolaysız ve açık bir ifadeyle, artık “vasıfsızlığa” prim vermemeli, ne kadar militan devrimci bir karakter taşırsa taşısın sınırlı bazı niteliklere sahip olmayı yeterli gören anlayış ve kültürden kesin bir kopma sağlamalıyız. “21. yüzyıl devrimciliği”nin de “21. yüzyıla sosyalizmi yazma” iddiasının da temel gereği ve önkoşulu artık budur.

Kadroların gelişiminde son tahlilde belirleyici olan etken, onların bu doğrultuda bir çaba ve yönelim içinde olup olmamalarıdır. Sahip olduklarını yeterli gören, bu anlamda kendisiyle oportünist bir iç barışıklık içinde olan, iç dinamikleri zayıflamış unsurları ‘dıştan’ ne kadar zorlayıcı olursanız olun ilerletebilmek imkansıza yakın ölçüde zordur. Zorlamayla en fazla göreli ve geçici bazı ‘ilerlemeler’ sağlayabilirsiniz. Ancak bu gerçek, örgütün bu konuda yapabileceği bir şeyin olmadığı anlamına gelmez. Tersine, bu konuda da örgüte düşen sorumluluklar büyüktür.

Bu sorumlulukların en başında, örgüt güçlerinin kendilerini geliştirme ve nitelikçe zenginleşme yönünde güçlü bir istek ve arzu duymalarını sağlayacak bir ‘psikolojik iklim yaratmak’ gelir. Çünkü ‘sınırlı’ olan sadece kendini belli bir darlığa mahkum etmekle kalmaz, örgüt içinde etkinliği ölçüsünde ‘farklı’ olanın gelişimini de engelleyici bir rol oynar; kendi geriliğini ve alışılageleni ölçü olarak kullanan bu yaklaşım, ‘kural dışı’, ‘lüks’, hatta ‘sapma belirtisi’ olarak gördüğü yeni arayış ve yönelimleri baştan açıkça önleyici olamadığı durumlarda dahi ruhsal ve kültürel olarak geriye çekici bir basınç odağı oluşturur.

Merkezi önderlik başta olmak üzere örgütsel iradenin başta gelen sorumluluğu, hangi biçimler altında kendini gösterirse göstersin, bu tür geriye çekici tutum, yaklaşım ve anlayışların etkili olmasına meydan vermemek, bu konuda geriliğe prim vermeyen net ve kararlı bir irade ortaya koymaktır.

Bunun bir ayağını ömrünü doldurmuş anlayış, alışkanlık ve ölçülere karşı sürekli ve sistematik bir ideolojik mücadele oluştururken, bu mücadelenin zaten zorunlu ve tamamlayıcı diğer ayağını, ilgi alanlarını genişletmeye, kendilerini sosyal ve kültürel yönlerden de geliştirmeye, değişik konularda bilgi ve becerilerini artırmaya yönelen yoldaşları sonuna kadar desteklemek ve teşvik etmek, onları bu yönde cesaretlendirmek, hatta örgütün olanakları ölçüsünde onlara bu konularda imkan sunmak oluşturur.

Vasıfsızlığa karşı savaşım”ın bir diğer ayağı, örgütsel faaliyetin her alanında, yapılan her işte, sonuçlar kadar o sonuçların elde ediliş biçimine ve niteliğe de önem veren bir anlayışın hakim kılınmasıdır. Eğer bizler kendimizi ‘kapitalist düzene alternatif bir toplumsal düzen idealininin temsilcisi’ komünistler olarak görüyor ve bu iddianın sahibi olarak ortaya çıkıyorsak, o zaman yaptığımız her işte de bu iddianın hakkını veren bir niteliksel düzey ortaya koymak zorundayız. Sosyalizm ilkellik ve sıradanlık değildir. İşçiler ve emekçiler başta olmak üzere, dışımızdaki güçler ve insanlar bu gerçeğin somut ifadesini biz komünistlerin kişiliklerinde, faaliyetlerimizin içeriği ve kapsamında, ortaya koyduğumuz ürünlerin kalitesinde de görmelidirler.

Bu nedenle her konuda ‘sıradan’ ve ‘kalıplaşmış olan’ın üzerine çıkan bir profesyonellik düzeyini yakalamak zorundayız. Fakat gelişkin bir profesyonel düzey, ancak buna uygun beceri ve niteliklere sahip kadrolarla mümkün olabilir. Vasıfsızlık ve sıradanlığa karşı savaşımı zorunlu ve önemli kılan etkenlerden biri de zaten budur.

Örgüt saflarında genel bir moral bozukluğu ve atalete de neden olan bu soruna çözüm ararken, her şeyden önce meseleyi ‘kişiselleştiren’ yaklaşımlardan uzak durmak gerekir. Sorun sadece tek tek bireylerin sonuç olarak kendi özelliklerinden, bireysel yetmezlik ve sınırlarının darlığından, iç dinamiklerindeki zayıflama ve tükenmeden kaynaklanan bir sorun değildir.

Kuşkusuz bireysel özelliklerin, kendini geliştirme ve komünist mükemmelleşme yönünde irade ve çaba eksikliğinin, hatta böyle bir ihtiyacın dahi duyulmayışının sonuç üzerinde hiçbir etkisinin olmadığı ileri sürülemez. Tersine, bireysel bazda son tahlilde belirleyici olan etken, kişinin, komünist bir devrimci olarak kalma ve kendini yenileyip geliştirme yönünde koşulların da üzerine çıkan bir irade ve çabanın sahibi olup olmamasıdır. Bu noktada, ne kadar haklı ve geçerli öğeler taşırsa taşısın, durgunluğunu ve yan duruş eğilimlerini kendi dışındaki etkenlere bağlamaya kalkışan ‘mazeret ve kaçış teorileri’ haklı görülemez.

Fakat öte yandan, kadroların gelişiminde bir durgunluk hatta tıkanmadan ‘genelleşmiş bir sorun’ olarak söz ediyorsak, o zaman burada kişilerden de bağımsız bir şekilde ele alınıp irdelenmesi gereken ciddi bir ‘sistem sorunu’ var demektir.

Hem örgüt olarak hem de onu oluşturan tek tek kadrolar olarak gelişmemizi sınırlandırıp yavaşlatan etkenlerin başında, artık dönemin ihtiyaçlarına yanıt vermeyen anlayış ve alışkanlıklarımız geliyor. İçeriği ve yönü ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte dünyada ve Türkiye’de üretimin örgütlenmesinden burjuvazinin egemenlik yöntemlerine, sınıfların iç dokusu ve davranış biçimlerinden toplumun alışkanlık ve değer yargılarına kadar hemen her şeyin değişime uğradığı bir tarihsel kesitte, bizler hala örgütlenmeden çalışma tarzına, ‘devrimci siyaset’ anlayışından kullandığımız ölçülere kadar hemen her konuda alışılagelen belirli bazı biçim ve kalıpların tutsağı durumundayız.

Bunlar kendi başlarına ele alındıkları zaman, belki devrimci biçim ve ölçüler. Geçmişte, farklı koşullarda olumlu ve geliştirici sonuçlar da vermiş olabilirler. Fakat bugünün değişen koşullarında, artık salt onlarla ve onlara dayanarak aynı sonuçları alabilme imkanı kalmamıştır. Bu noktada, onları da bütünüyle inkar biçiminde değil fakat ‘süreklilik içinde kopuş’ sağlayacak tarzda radikal bir sıçrama yapmamız şarttır.

Aksi takdirde, hayatın gerisinde -giderek dışında- kalmaktan kendimizi kurtaramayacağımız gibi, özden kopuk olarak biçime saplanıp kalmış ‘mekanik bir devrimcilik’ anlayışının durgunluğundan da kendimizi kurtarmamız mümkün olamaz. Bu konuda “yenilenme” kavramının dönekler ve liberalleşen tasfiyeci oportünizm tarafından fazlasıyla kirletilmiş olmasının baskısıyla kendimizi değişime kapatmamalı, değişmekten korkmamalıyız.

Bu konuda da ‘stratejik bir bilinçle’ hareket etmek zorundayız. Yeni bilgi ve becerilerle donanarak kendimizi yenilemek, bu arada eski alışkanlıklarımızın geriye çekici basıncının üzerine çıkabilmek, hemen veya kısa sürede sonuç alabileceğimiz kolay bir iş değildir. Bu, her şeyden önce güçlü bir irade, sabır ve yoğun bir emek ister. Bu arada kimi şeyleri belli bir süre için ihmal etmemiz gerekebilir; hele eski anlayış ve alışkanlıklarımıza göre kimi konuları fazla ihmal edip geriye gittiğimizi düşündürtecek gelişmelerle de karşılaşabiliriz.

Stratejik bir bilinçle’ hareket etme zorunluluğu işte bu noktada karşımıza çıkar. Neyi neden yaptığımızı ve onun süreç içinde bize kazandıracaklarını kafamızda canlandıramadığımız sürece, bu paniğe kapılmaktan kendimizi koruyamayız. Bu da pratikte yalpalamaları, alışkanlıkların gücüne teslim olarak yüzgeri etmeyi kaçınılmaz olarak beraberinde getirir. Rotası belli olmayan bir gemi, akıntıları göre sürüklenmekten kurtulamayacağı gibi, ‘uygun rüzgarı’ da asla bulamaz! Bu hem örgüt hem de bireyler için geçerlidir ve esasında her ikisinin gelişimi arasında da bu yönüyle bir iç bağlantı vardır.

‘İşlevsellik’ ölçütünü esas almalıyız

Örgüt içi demokrasi ve kolektivizmin geliştirilmesi yönelimini kağıt üzerinde kalan dilek ve temenniler olmaktan kurtarabilmenin yolu nasıl kadroların çok yönlü gelişiminden geçiyorsa, kadroların gelişimi ve değerlendirilmesi de dahil örgütsel faaliyetin her alanında bundan böyle ‘niteliğin’ esas alınması bazı ölçülerin, anlayış ve alışkanlıkların değişimini de zorunlu kılar.

“Daha çok antifaşist direnişçilikle sınırlı belirli biçimlerin içine sıkışmış bir devrimciliğin” aşılabilmesi için olduğu kadar “bazı temel devrimci niteliklere ve tecrübeye” sahip olmayı yeterli gören bir devrimcilik tarzı ve anlayışının aşılabilmesi açısından da biz öncelikle düne değil geleceğe odaklanan, yapılanları değil yapılması gerekenleri esas alan, hizmeti değil işlevi öne çıkaran bir ölçü anlayışını örgüt içinde hakim kılmalıyız.

Başta örgütün kendisi olmak üzere bütün kurum ve yapılanmalar, yeraltı örgütlenmesi ve gizlilik başta olmak üzere en hayati gereklilikler, MK başta olmak üzere bütün organlar, en saygıdeğer hizmetlerin sahibi yoldaşlar başta olmak üzere bütün kadrolar… kısacası her şey ve herkes, bundan böyle ‘geleceği ve olması gerekeni esas alan bir işlevsellik ölçütü’ ışığında ele alınıp değerlendirilmelidir! Örgütü ve kadroları “21. yüzyıl devrimciliği” düzlemine sıçratabilmek için bu ‘ölçü devrimi’ şarttır!

Bizde MK başta olmak üzere en üst yönetici organların, eski kadrolar başta olmak üzere değişik konularda görece gelişkin bir birikim ve deneyim sahibi kadroların, belirli özel işlevleri yerine getirmesi amacıyla kurulmuş organ veya kurumların, değişik tipteki yayın organları başta olmak üzere belirli araç ve yöntemlerin misyonlarını yerine getirmekten uzaklaşmakla kalmayıp gelişme dinamiklerinin zayıfladığı hatta köreldiği hallerde bile konumlarını ve varlıklarını sürdürmeye devam edebilmelerinin belki de en başta gelen nedeni, kendilerini zorlayan bir dinamiğin olmayışı ve alışkanlıkların tutsağı olmanın dışında kullanılan ölçülerin yanlışlığıdır.

Kendisinden beklenenleri yerine getiremeyen kurum, organ ve kadrolar konusunda bile biz öncelikle ve esas olarak “çabuk pes etmemeyi”, “nasıl anlaşılır veya ne derler” kaygısını, “geçmişe ilişkin saygı ve vefa duygularını”, vb. vb. öne çıkarır ve esas alırız. Ama kurum, organ veya birey olarak kendisinden beklenenleri ne denli ve ne kadar bütünsel olarak yerine getirdiğini yani “işlevsellik” ölçütünü fazla önemsemez, hatta dikkate bile almayız.

“Araçların amaçlaştırılması” başta olmak üzere son tahlilde tutuculuk göstergesi olan ya da gerçekten tutuculaşmaktan kaynaklanan hata ve sapmalarımızın belirleyici nedenlerinden biri de zaten budur. Elbetteki biz, tek amacı kar ve verimlilik olan kapitalist bir işletme değiliz! Ama öbür yandan kendisinden beklenen fonksiyonları yerine getirememekle kalmayıp değişme ve gelişme dinamikleri de kalmamış -en azından pörsümüş- bir KİT de değiliz ve olmamalıyız!

Çıkış noktasını ve içeriğini 21. yüzyıl devrimciliğinin “olması gereken” nitelik ve ölçülerinin oluşturduğu bir ‘işlev’ anlayışı ve ‘işlevsellik ölçütü’, bundan sonra bütün faaliyetlerin, kurumların, organların veya bireysel performansların değerlendirilmesi sırasında merkezi bir konum ve öncelik taşımalıdır!

Bu örgütte “dokunulmaz” veya “vazgeçilemez” olan hiçbir kurum, organ; birey veya araç yoktur ve olmamalıdır! Kendisinden beklenen işlevleri yerine getiremeyen her şey ve herkes, “tabii senatörlük” gibi bir dokunulmazlığa sahip değildir ve olmamalıdır!

Bütün geriye dönüş süreçlerinde, önceleri korkunç bir devrimci idealizmin ve dönüşümün temsilcisi ve sahibi olan bütün komünist partilerin daha sonraki tutuculaşma ve yozlaşma süreçlerinden çıkarılması gereken temel derslerden biri de budur: Komünizm tarihsel hedefine ulaşma merkezli bir devrimcilikte ısrar ve bunu baz alan bir gelişmede süreklilik yerine haldeki duruma, göreli başarılara ve geçmiş hizmetlere dayalı olarak gelişme dinamikleri pörsümüş bir “devrimcilik” tarzı ve anlayışı, örgüt düzeyinde de bireyler düzeyinde de tükenmeye ve kaybolmaya mahkumdur!

Yeni bir yeraltı yapılanması yaratmak zorundayız

“Örgütün örgütlenmesi” kapsamında hızla atmamız gereken vazgeçilmez adımlardan biri de, yeraltı yapılanmamızı yeni bir yaklaşım temelinde yeniden örgütlemek oluşturmalıdır.

Komünist bir sosyal devrim örgütü olarak bu bizim için, sistem karşıtı devrimci militan karakterimizi koruma ve sürdürme konusundaki ısrar ve iddiamızın temel gerek ve göstergelerinden biridir. Bu aynı zamanda, örgütü fiilen tasfiye eden tasfiyeciliğin tasfiyesi doğrultusunda da atılması zorunlu adımlardan biridir. Çünkü tasfiyecilik, örgütün kendisi başta olmak üzere birçok temel değer ve mekanizmanın yanı sıra devrimcilikte ısrarın göstergesi ve devrimci faaliyetin sürekliliğini sağlamanın zorunlu şartı durumunda olan yeraltı yapılanmamızı da bütünüyle tasfiye etmiştir.

Geride bıraktığımız dönemde bizim yeraltı yapılanmamız sadece fiziki bir tükeniş ve tasfiyeye uğramakla kalmamış, daha vahimi yeraltı düşüncesi, yönelimi ve ruhu zayıflayıp neredeyse kalmamıştır.

Tasfiyeciliğin bu derinliğe ulaşmasının ya da bu derinlikte bir tasfiyeciliğin bir değil birden fazla nedeni vardır. Örgütün örgüt olmaktan çıkışı ve buna bağlı olarak devrimci bir gelecek perspektifi ve güveninin kalmayışı bu nedenlerin başında gelir.

Asıl olarak bu gelecek perspektifi ve güven kaybı temelinde devletin devrimci örgütlere karşı etkinliğinin artışından TDH olarak kendi ellerimizle büyüttüğümüz “F tipi korkusu”na, tasfiyeciliğin bir nedeni ve tezahürü olarak devrimci idealizmin yerini düzeniçi tercihler ve konumlanışın alışından yeraltının asli işlevini oynayamaz hale gelişinden itibaren örgütsel ilişkilerin ve faaliyetin bütünüyle açık alana dayalı ilişkiler üzerinden kurulup yürütülüşüne kadar daha bir dizi etken legalizmi ve legalist bir ruh halini besleyip büyüten etkenler olmuştur.

Ancak bireysel düzlemde olduğu gibi örgüt olarak da devrimci militan karakterimizi koruyup sürdürmekte kararlı ve ısrarlı olacaksak, bizim bu ruh halini ve onun yarattığı alışkanlıkları bir an önce ortadan kaldırmamız şarttır.

Yalnız bu noktada, ne kadar samimi bir yeraltı savunucusu ve partizanı olursak olalım, soruna artık eski anlayış, tarz ve biçimler içinde yaklaşamayız. Çünkü bizzat bizim kendi pratiğimizin de gösterdiği gibi eski tarz bir yeraltı anlayışı ve yapılanmasının, kendisinden beklenen devrimci misyonu yerine getirmek şurada dursun kendisini bile yaşatamaz bir duruma düşmesi kaçınılmazdır.

İşlevsel bir devrimci yeraltı örgütlenmesi, her şeyden önce kendisine hareket özgürlüğü kazandıracak bir lojistik derinlik ve destek ağına sahip olmak zorundadır. Bu ise her şeyden önce toplumun değişik kesimleri içinde, değişik beceri ve ilişkilere, değişik imkan ve yeteneklere sahip bir ilişkiler ağına sahip olmayı gerektirir. Bu lojistik destek ağı enine ve derinlemesine ne kadar gelişkin ise, yeraltı yapılanmasının hareket kabiliyeti ve etkinliği de o denli kolay ve işlevsel olmakla kalmaz devletin yeraltına ulaşabilmesi ve onu darbeleyebilme olanaklarını da o denli daraltır. Bu anlamda, etkin ve işlevsel bir yeraltı yapılanmasının yaratılabilmesi, örgütün sınıf ve kitleler içindeki etkinlik derecesi ve bağlarının geliştirilip güçlendirilmesiyle doğru orantılıdır.

Sınıf ve kitleler içerisinde geniş bir destek ağına ve lojistik derinlik imkanlarına sahip olmayan bir yeraltı yapılanmasının, özellikle de devletin örgüte yöneldiği durum ve koşullarda faaliyetlerinde sürekliliği sağlayabilmesi şurada dursun kendisini koruyup “kaç-göç” pratiği haline dönüşmekten kurtulabilmesi dahi imkansıza yakın ölçüde zordur. Bu anlamda, örgütün sınıfla ve emekçi kitlelerle bağlarını geliştirip güçlendirme, bunun için ise örgütün politik etkinliğini ve çekim gücünü yükseltme yöneliminden kopuk bir yeraltı inşası, onun dayanıklı ve işlevsel kılınması imkansızdır.

Günümüzde etkin ve işlevsel bir yeraltı yapılanması, teknolojideki gelişmelerin yarattığı tehlikeler kadar teknolojinin sunduğu imkanların da farkında olan ve onu kullanabilen bir nitelik ve gelişkinliğe sahip olmak zorundadır. Başka bir anlatımla günümüzde yeraltı, teknolojiye hakim ve teknolojiyi etkin bir tarzda kullanabilen anlamında ‘teknolojik bir yeraltı’ olmak zorundadır. Aksi taktirde, gereksiz yere korkunç bir hantallık ve hammaliyeden kurtulamamakla kalmaz devletin kendisini istediği zaman kolaylıkla işlevsiz hale getirip kolaylıkla darbelemesine açık bir halde olmaktan da kurtulamaz!

Bugün “teknolojik bir devlet” haline gelmiş olan devlete, istediği zaman kolaylıkla sonuca gitme imkanını veren ilkellik ve amatörlükte bir yeraltı yapılanmasını sürdürmekte ısrar ve bunun ötesine geçemeyen bir “yeraltı anlayışı”, aslında devrimci bir yeraltı düşüncesine ve onun tekrar hakim kılınmasına karşı yapılabilecek en büyük kötülük ve en sinsi tasfiyecilik biçimidir. Ömrünü doldurmuş bu ilkel ve biçimci anlayışla sürdürülmeye çalışılan “yeraltı” pratikleri, peşpeşe kolaylıkla darbe yemekten kurtulamadığı için zaten yaygın ve etkin olan “yeraltı korkusu” ve devrimci bir yeraltı düşüncesine uzaklığı da büyütüp derinleştiren sonuçlar doğurmaktan kurtulamamıştır.

Son olarak, günümüz koşullarında etkin ve işlevsel bir yeraltı yapılanması, eskiden olduğu gibi daha çok “aranır” duruma düşen kadrolara dayalı ve “bir lokma bir hırka” felsefesini çağrıştırır şekilde “bir sahte kimlik, bir de başını sokacak ev” esası üzerine de kurulamaz. Eskiden mümkün ve işlevli olabilen bu yaklaşım ve bu tarz, bugün sistemi tehdit eden yakın ve güçlü bir devrimci tehlikenin olmayışının kazandırdığı rahatlık ve hareket serbestisi dışında teknolojinin sunduğu olanakları oldukça etkin bir şekilde kullanır hale gelen devletin sağladığı “alan hakimiyeti” karşısında etkisiz ve dayanıksız olmaktan kurtulamaz.

Aldatıcı bir biçim ve yanılsama olmak istemeyen bir devrimci yeraltı düşüncesi “işlevsellik” ölçütünü esas almak zorundadır ve bugünün somut koşullarında işlevsel olmak isteyen devrimci bir yeraltı düşüncesi ve yapılanması, “Yedi Kurşunun Öldüremediği Dev” misali, en ortada ve göze görünür olduğu durumlarda dahi kendisinden beklenen en gizli işlevleri yerine getirebilecek bir konumlanış ve hareket serbestliği zemininde yükselmek zorundadır. Bu anlamda bundan sonraki bir yeraltı yapılanması, sorunu bazı biçim ve araçların varlığı ya da yokluğuna indirgeyen biçimci-mekanik bir yaklaşımdan da önce yerine getirilen işlev ve işlevsellik anlayışı üzerine inşa edilmek zorundadır.

Böyle işlevli ve dayanıklı bir yeraltı yapılanmasının inşası, sistematik bir kitle çalışması, sınıf ve kitleler nezdinde etkin bir politik güç ve devrimci bir çekim merkezi haline gelme yöneliminden kopuk olarak düşünülemeyeceği gibi, tasfiyeci dönemin ve tasfiyeci eğilimlerin azmasına paralel olarak büyüyüp derinleşen legalist eğilim ve alışkanlıklara karşı bugünden sistematik ve ısrarlı bir savaşımın yürütülmesinden de kopuk olarak düşünülemez.

Yasalcı konformizm eğilimlerindeki artış ve etkinlik de dikkate alınarak, devrimci bir yeraltı düşüncesi ve ruhunun yeniden etkin kılınabilmesi amacıyla;

I- Yasalcı eğilim ve alışkanlıklara karşı örgüt içinde sistematik bir ideolojik savaşım başlatılmalı ve bu temelde bir eğitim faaliyeti örgütlenmelidir;

II- Temel örgütsel kurum ve organlar arasındaki ilişkiler bundan böyle kesinlikle gizlilik esası temelinde kurulup yürütülmelidir; ilişki ve randevu sistemleri dışında cep telefonları ve e-mail trafiği başta olmak üzere denetlenme olasılığı ve imkanları hemen hemen mutlak olan araçların kullanımına sınırlayıcı kesin kurallar getirilmelidir,

III- Örgüt güçlerinin yasadışı temelde mücadele bilincini, alışkanlık ve deneyimlerini geliştirip güçlendirme amacıyla yasadışı araç, sembol ve biçimlerin kullanımına -zaman zaman biçimsel bir görüntü yaratacak olsa dahi- özel bir önem verilmelidir,

IV- İçerik itibariyle de yasal olarak yapılabilenden hiçbir farkı olmayan bir zevahiri kurtarma aracı olarak değil -ki bu devrimci bir yeraltı düşüncesini ayağa düşürüp komediye çevirmekten başka bir anlama gelmez- aslolarak örgütsel faaliyetin yeraltından özgürce yönlendirilmesi ve örgüt güçlerinin de bu temelde eğitilmesinin aracı olarak yasadışı bir MYO artık daha fazla savsaklanıp gecikmeksizin yayınlanmaya başlanmalıdır.

(NOT: Bundan sonra -en geç bir haftaya kadar- gelecek olan bölümlerde:

II) Örgütün politik maddi bir güç düzlemine yükseltilmesi kapsamında;

a-) Kitle çalışması esastır -yeni alanlara ve kitlelere açılmak,

b-) İşçi sınıfı içinde çalışma varlık yokluk sorunudur,

c-) Kadro kaynağı olarak gençlik çalışması -hedef ve yönelimler,

d-) Yurtdışı çalışması -yeni içerik ve yönelimler,

e-) Dışımızdaki birikimin ve nitelikli güçleri örgütlenmesi

III) Program inşası

a-) Neden sosyalist devrim?

b-) Yeni bir sosyalizm projesi oluşturma temelinde geriye dönüş süreçlerinin incelenmesi

c-) TDH’nin tarihsel gelişimi içerisinde X olarak kendi tarihsel gelişimimiz ve bunun yazılı ve görsel biçimlerde belgesel hale getirilmesi

IV) Pratikte somut başarı ihtiyacı

  1. Olağanüstü bir durum ve gelişme olmadığı taktirde en geç önümüzdeki iki yıl içinde program inşasını ve asgari düzeyde politik maddi bir güç haline gelmeyi başararak partinin “Kuruluş Kongresi”ni toplama hedefini önümüze koyan bir Final bölümü olacak.
  1. ÖRGÜTÜN POLITIK-MADDI BIR GÜÇ DÜZLEMINE YÜKSELTILMESI

Yeni Alanlara ve Kitlelere Açılmak Zorundayız

Önümüzdeki dönemde bütün dikkat ve enerjimizi yoğunlaştırmamız gereken ‘stratejik görevler’ in kilit halkasını ‘yeni alanlara ve kitlelere açılmak’, onun içinde de “işçi sınıfına yönelim” oluşturmak zorundadır. Partileşme sürecimizin hızlanması başta olmak üzere, bugün yaşadığımız bütün sorun ve tıkanmaların çözümü buradan geçmektedir.

Bu önemi negatif bir söylemle ifade edecek olursak, bu konuda yol alamadığımız sürece ne “küçük ve dar bir örgütolmanın çemberini kırabiliriz, ne hedeflediğimiz nitelik ve nicelikte bir kadrosal gelişme sağlayabiliriz, ne lojistik imkanlarımızı genişletebilir, ne yeraltı örgütlenmemizi güçlendirebilir, ne de örgütün geleceğini ve faaliyetlerimizin sürekliliğini sağlam güvencelere kavuşturabiliriz. Konu bu kadar hayati ve bu kadar belirleyici bir öneme sahiptir. Ancak bu konuda saflarımızda hala korkunç bir darlık ve tutuculuk hüküm sürmektedir.

Yığınla insan var fakat biz çok azız; bu çelişkili formül, Partinin örgütsel ihtiyaçları ile mevcut örgütsel hayatı arasındaki çelişkiyi çok kapsamlı bir şekilde belirtmektedir. Bugün bu çelişki her zamankinden çok göze çarpmaktadır…(abç) Lenin’in bundan 100 yıl önce, kitlelerden kopma ve devrimin gerisinde kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalan RSDİP’in durumuna ilişkin olarak dile getirdiği bu tespit, sanki bizim (aslında TDH’nin genelinin) bugünkü durumumuzu tanımlamak için yapılmış gibidir.

Yıllardan beri gözümüzün önünde uluslararası krizle bütünleşmiş ve her geçen gün biraz daha derinleşen bir sistem ve rejim krizi yaşanıyor. Kriz sadece kronikleşmiş özelliği ile değil toplumsal yaşamın istisnasız her alanını kapsayan genel özelliği ile de yığınların yaşamında sürekli yeni sarsıntılar yaratıyor, ‘eskisi gibi yaşamanın olanaksızlığını’ onlara bizzat hayat gösteriyor. Bunun doğurduğu yoğun bir tepki ve hoşnutsuzluk birikimi var. Bu birikim eyleme dönüşmekte bir tutukluk gösteriyor belki ama -“öncülükmisyonunun kendisini konuşturması gereken nokta da burasıdır zaten- yüzünüzü nereye çevirseniz bu tepki ve bu temelde yükselen bir arayışla karşılaşıyorsunuz. “Sistem karşıtlığının temelleri genişlemiş durumda. Sosyal ve siyasal yaşamın tutuculuğu ile tanınan “taşra” yörelerinde dahi işçi ve emekçi memur eylemleri ile, 1 Mayıs kutlamalarıyla karşılaşabiliyorsunuz. Krizin son yıllarda daha dolaysız biçimlerde vurduğu orta sınıflar dahi tepkili ve huzursuz. Bu tepki esasında o kadar ‘derinlerde’ de değil. Bazen özelleştirme karşıtı bir direniş, bazen yerel bir çevre sorununda hassasiyet, bazen bir ‘platform’, ‘oluşum’, ‘koordinasyon’ vb. adı altında karşımıza çıkıyor, bazen kalıcı bir örgütlenme girişimi hatta bölgesel eylem inisiyatifi biçimine bürünebiliyor, vb vb.

Kısacası her yerde biraz çaba, ısrarlı bir girişkenlik, ama her şeyden önce ne yapacağını bilen güven verici bir tutumla toparlanıp seferber edilmeye açık yığınla insan var. Her yerde kendilerine biraz özgüven ve enerji kazandırıldığı taktirde silkinmeye hazır yığınla insan var. Bizi, ideallerimizi, politikalarımızı, çabalarımızı görüp yakından tanıdıkça destek ve yardımcı olmaktan geri kalmayacak yığınla insan var. Fakat biz hala bunlardan çok uzak ve kopuğuz! Çoğu görüş alanımıza dahi girmiyor! Varlığını bir biçimde hissettiklerimize de aşırı bir ihtiyat ve akıl almaz bir sekterlikle yaklaşıyoruz. Alıştığımız kalıp ve çizgilerin dışında şekillenen her şey gözümüze “lekeli, “liberal, “gevşek, “iş çıkmaz, vb. vb. olarak görünüyor. Bu konudaki tutuculuğumuzu, inisiyatif ve enerji eksikliğimizi gerekçelendirmek için arkasına sığındığımız bir diğer bahane, “zaman, olanak veya sayısal güç yetersizliğioluyor.

Ama aslında bunların hepsi birer bahane. Kitlelerden ve kitle hareketinden bu denli uzak ve kopuk oluşumuzun tek nedeni kafaca darlığımızdır. Örgüt yazınımızda daha önce de vurgulandığı gibi; …kafa sayısından da önce kafaca darız. Yığınla potansiyel güç, yığınla potansiyel alan açılımı gözümüzün içine baka baka yaratıcı planlama ve yüklenme beklerken, çoğu aktivistin hangi kısır meselerle uğraşıp vaktini öldürdüğüyle darız. Asıl azlık, alanlar içinden kitleleri toparlama ve ilerletme iradesinin azlığıdır. Kitle dinamiklerine içinden nüfuz edecek etkin ve derin ilişki ağları örme becerisinin azlığıdır, kitlelerle kalıcı bağlantı halkaları yaratma azlığıdır. Bu doğrultuda plan-proje üretimi, inisiyatif ve girişkenlik azlığıdır…. bu çelişkinin üstünü örterek (daha doğrusu bunu gerekçelendirmek için) iş yapacak adam yokluğundan yakınan, kendini ve sınıfını bilmezliğini (aynı zamanda dönemin sunduğu fırsat ve olanakları bilmezliğini) itiraf etmiş olur.

İşin kötüsü bu darlık, en başta ve herkesten daha fazla eski kadrolarımızda kendisini gösteriyor. Birikimleri ve deneyimleri nedeniyle doğal olarak yönetici kademelerde yer alan bu yoldaşlarımızdaki statükoculuk ve bundan beslenen konformizm, kelimenin tam anlamıyla ürkütücü boyutlarda. Kendilerini ve örgütü geliştirme konusunda örgüt içinde de ‘öncü’ bir rol oynamaları gerekirken, ileriye doğru bir adım atabilmek için maalesef önce onlardaki bu tutuculuk ve konformizmle, onların eski anlayış ve alışkanlıklarda ısrar eğilimleriyle savaşmak gerekiyor.

Bu yoldaşların her şeyden önce, günün gerçekleri ve ihtiyaçlarıyla uyuşmayan, geçmişte belki olumlu sonuçlar vermiş ama yetersizliği bugün artık açıkça görülen ölçü darlıklarını, özden çok biçime takılıp kalan biçimciliklerini, eski birikim ve deneyimlerine yaslanarak yönetme anlayışlarını bir an önce terketmeleri şart! Aksi taktirde örgütün ve tarihsel sürecin bugün kendilerinden beklediği gelişkin bir politik önderlik becerisi sergilemeleri mümkün değil. Bütün devrimci niyet ve adanmışlıklarına rağmen örgütün ve örgütsel faaliyetlerin önünü açan değil, nesnel olarak gelişimi yavaşlatıp tıkayan bir rol oynamaktan kurtulmaları mümkün değil.

Bütün dengelerin sarsıldığı, hiçbir şeyin artık ‘eskisi gibi’ olamadığı kriz dönemleri, bir yönüyle yıkım, çözülme, bulanıklık ve bunalım yaratırken, diğer bir yönüyle ise sıçramalı bir gelişme ve gelişme ve yükseliş dinamiklerini bağrında taşıyan ‘tarihsel fırsat’ dönemleridir. Yaşanılan sorun ve sıkışmaların nedeni olarak “dönem etkeninin arkasına sığınanlar, sadece birinci yönü görürlerken ikinci yönü gözden kaçırmakta, daha doğrusu kendi kendilerini körleştirmektedirler. Bu nedenle onlar bugün attığımız ya da atmadığımız her adımın, değerlendirdiğimiz ya da kaçırdığımız her fırsatın, yaptıklarımız ya da yapamadıklarımızın sadece günümüz açısından değil geleceğin şekillenmesi açısından da taşıdığı tarihsel önemin hala farkında değillerdir.

Her türlü burjuva sendikacılık anlayışının ve bu temellerde şekillenen sendikal hareketin dibe vurduğu bir dönem, sınıf hareketini bugün için durgunluğa ve yılgınlığa sürükleyen bütün olumsuz sonuçlarının yanında proletaryanın devrimci sınıf sendikacılığı anlayışı temelinde yeni bir devrimci sendikal hareketin örgütlenebilmesi için bir fırsat dönemidir.

Sosyal demokrasinin, küçük burjuva liberal sosyalizm anlayışlarının ve halkçılığın bütün türlerinin siyasal etki ve itibarının dibe vurduğu bir dönem, tutarlı ve bütünlüklü bir sosyalizm projesi ortaya koyan militan komünist bir alternatifin arayış halindeki toplumsal muhalefet dinamiklerinin gözünde güç ve prestij kazanabilmesi için tarihsel bir fırsat dönemidir.

Bu yüzden, bugün ne kadar “küçükve “mütevazıgörünürse görünsün stratejik bir bilinçle, küçük burjuva devrimciliğine özgü bir tutumla ‘hemen sonuç’ bekleme sabırsızlığına düşmeden ileriye doğru atacağımız her adım, her yeni devrimci açılım, yaratacağımız yöntem ve araç zenginliği, geliştireceğimiz yeni örgütlülük biçimleri… bu konularda göstereceğimiz devrimci yaratıcılık, sabır ve irade ölçüsünde eninde sonunda ürünlerini verecek ve geleceğimizi belirleyecektir. Daha önce sorduğumuz “devrimci bir sosyal muhalefet örgütü olarak mı kalacağız yoksa devrimi mi örgütleyeceğiz?sorusunun yanıtı, bugün bu konuda sergileyeceğimiz tutuma bağlıdır.

Bu noktada tüm dikkat ve enerjimizi, bütün faaliyetlerimizi yoğunlaştırmak zorunda olduğumuz halka “kitle çalışmasıdır. Bugünkü sıkıntılarımızı, darlıklarımızı, tarihsel amaç ve iddialarımızla bağdaşmayan sınırlılıklarımızı aşabilmek için bize taze güçler lazım! Bünyemizdeki her türlü tutuculuğun ve durgunluğun altedilebilmesi için bir doku yenilenmesi şart! Aksi taktirde, bu korkunç darlık içinde boğulup gideceğiz.

Bundan ötürü hem örgütsel gelişimin hem de tek tek kadroların gelişimi ve performanslarının değerlendirilmesi sırasında artık en başa ‘kitleler içinde çalışma ve etkinlik’ ölçütünü yazmalıyız. “Kitle çalışmasıkonusunda da artık eski darlıkları aşmak zorundayız. Dağınık durumdaki 3-5 tekil ilişkiyi kovalayıp durmak, 3’ü 5, 5’i 10… yapmak, yani hala 1’lerle, 10’larla, 100’lerle saymaya ve düşünmeye devam etmek, öte yandan ilişki kurduğumuz herkesten hemen “örgüt adamıolmalarını beklemek gibi sınırlıklara artık tahammül edemeyiz!

Onun için kitle çalışmasıdediğimiz zaman, bütün örgüt güçlerimiz aşağıdaki temel esasları kendilerine rehber almalıdırlar:

1) Bilinçli dostlarımızın, bilinçsiz yardımcılarımızın, alan aktivistlerimizin sayısını en az 100 kat artıracak en geniş ilişkiler ağının süratle yaratılması.

2) Halen mevcut veya kuracağımız her ilişki ile tek tek uğraşma darlığının kırılması. Örgütü çevreleyen örgütler ağı kapsamında her ilişkiyi, çevresinde daha geniş bir ilişkiler ağını yaratıp yönlendirecek şekilde eğitmek.

3) İçlerinden öne çıkan, ‘öncüleşme’ potansiyeli taşıyanları doğal ilgi ve faaliyet ortamlarından koparmamak. Tersine, onları ilgi alanlarının ihtiyaçlarından hareketle eğitip yönlendirerek alan içi kadrolar haline getirmek.

4) Daha geniş çevrelerin arayış, beklenti, ihtiyaç, ilgi, katılım ve katkılarını, onların da paylaşabilecekleri somut hedefler ve projeler temelinde toparlayıp organize etmek. Bu temelde olabildiğince çok alan, grup, çevre inisiyatifi yaratmak; dışımızda gelişen bu tür çevre ve oluşumların hiçbirine kayıtsız kalmamak.

5) İlişki kurduğumuz herkesten ve her çevreden, örgütün çizgi ve politikalarını, disiplinini ve iradesini hemen kabullenmelerini beklemek şeklinde bir sekterliğe düşmeden, onlarla ortaklaştığımız konularda ortaya koyacağımız görüş ve önerilerin yetkinliği, konulara hakimiyet, pratikte göstereceğimiz tutarlılık, birlikte faaliyet sırasında harcadığımız çaba ve emeklerin yoğunluğu yanında kişiliğimiz ve yaşantımızdaki tutarlılığımız ölçüsünde saygı ve güvenlerini kazanarak onların gözünde her şeyden önce manevi-siyasi bir otorite konumuna yükselmek.

6)Eğiticilerin eğitilmesikapsamında, kendimizi teorik-siyasal yönlerde olduğu kadar entelektüel-kültürel yönlerde de sürekli geliştirerek pratik koşuşturmaca içinde boğulan dar pratikçiliğin üzerine çıkmak; toplumun değişik kesimlerinden, değişik özellik ve birikimlere sahip her çevre ve bireyle kolay ilişki kurabilmekle kalmayıp onları belirli yönlerde harekete geçirebilen gelişkin bir siyasal önderlik düzeyini yakalamak.

İşçi sınıfı başta olmak üzere toplumun her kesiminin, bütün muhalefet dinamikleri ve potansiyellerinin içine dalmalıyız! Bu konuda tutuculuktan kaynaklanan her türlü korku ve ataleti, kuşku ve ihtiyatı bir kenara atmalıyız!

Bu konuda duyacağımız tek korku, ‘kitleleri örgütlemek’ adına ‘kitleleşmek’ olmalıdır. Onlarla buluşmaya, onları etkilemeye, aydınlatmaya, harekete geçirip ilerletmeye çalışırken, çoğu kez farkına bile varmadan kuyrukçu bir oportünizme sürüklenme tehlikesine karşı kuşkusuz uyanık olmalıyız. “Kitlelerle buluşmak”, “geniş düşünmek”, “büyük güçlerle büyük politika yapmak”, vb. gerekçesi ve görünümü altında her kılığa girebilip girdiği her kabın şeklini alabilen bir belkemiksizlikle belli bir güç toplayabilseniz bile orada ‘kimin kimi örgütlediği’ tartışmalıdır; böyle bir oportünizmle onları devrimci bir konuma çekmek anlamında siz kitleleri örgütlemiş olmazsınız; sıradan bilincin beklentilerine, daha çok da kaygı ve korkularına kendinizi uyarlama şeklinde bir teslimiyet sonucu o ilişkide kitle bilinci sizi kendisine benzetip örgütlemiş olur.

Fakat bu konudaki devrimci duyarlılığın, bu kez de tersinden bir tasfiyeciliğe dönüşmesine, içe kapalı cemaatçiliğin, kitlelere açılma konusundaki geleneksel korku ve tutuklukların, isteksizlik ve beceriksizliklerin kılıfı ve dayanağı haline gelmesine de asla izin vermemeliyiz.

Sınıf içindeki çalışma da dahil değişik toplumsal kesimler içinde kitle çalışması yürütürken zaman zaman bazı hatalar yapabiliriz, kimi yönlerde çubuğu biraz fazla bükebiliriz. Bu arada anlayış ve kültür olarak bize ‘yabancı’ her güçle ilişkiye girmenin doğası gereği onların ruh hali, korku ve kaygıları bizim o alandaki güçlerimize de şu veya bu ölçüde bulaşabilir. “Kitleleri ürkütmemek” ya da “alanın özgünlüklerini dikkate almak” gibi gerekçeler altında özellikle alan aktivisti güçlerimiz içinde “dar kısımcı” veya “kuyrukçu-ekonomist” eğilimler kendisini gösterebilir, vb vb.

Fakat bunların hiçbirinden korkmamalıyız! Çünkü her şeyden önce bizim sağlam ve bütünlüklü bir dünya görüşümüz var, kökleşmiş bir çizgimiz, yerleşmiş değer ve geleneklerimiz, net bir devrimci karakter ve derinlik taşıyan dönemsel politika ve taktiklerimiz ve nihayet oturmuş bir örgütsel yapımız var. Çoğu kez deneyimsizlikten kaynaklanan kayma ve hataları bunların sayesinde iş işten fazla geçmeden düzeltebiliriz. Fakat bugünkü darlıklarımızın, içe kapalılığın, kitlelerden kopukluğun üstesinden bir an önce gelemezsek, bunun yarattığı öldürücü sonuçları aynı kolaylıkta gideremeyiz!

İşçi sınıfı içinde çalışma yaşamsaldır

Örgütün politik-maddi bir güç düzlemine yükseltilebilmesi için kitleler içinde çalışma nasıl belirleyici bir konum ve öneme sahipse, kitleler içinde çalışmanın genel bir halkçılık içinde erimeye dönüşmemesi açısından sınıf eksenine oturtulması da aynı yaşamsal öneme sahiptir.

Proletarya öncülüğünde bir devrimi ve sosyalizmi hedefleyen komünist bir sosyal devrim örgütü için işçi sınıfı içinde çalışma, onunla yaygın ve kalıcı bağlar kurarak sınıf ve sınıfın hareketi üzerinde etkin olma çabası ve yönelimi, başka herhangi bir alandaki herhangi bir faaliyetten farklı olarak partinin karakterini koruyabilmesi açısından tayin edici önemdedir. Öncü parti proletaryaya ideolojik-siyasi bağımsızlığını ve devrimci kimliğini kazandırır; proletarya ise partiye devrime gerçekten öncülük edebilecek politik bir güç ve öncü kimliğini kazandırır. Bunlar arasında bir kopukluk ya da yetersizlik varsa, orada her iki tarafın da çektiği acılar dışında ne proletarya henüz “kendisi için sınıf” olabilmiş demektir ne de kendisine “proletaryanın devrimci öncüsü” payesini yakıştıran örgüt -başka yönlerde ne kadar gelişmiş olursa olsun- henüz bu konumun sahibi demektir; dolayısıyla orada devrim henüz uzaktadır. İşçi sınıfı içinde çalışma, bundan ötürü, her dönemde her zaman için parti çalışmasının temeli ve omurgası olmak zorundadır.

Bu temel ölçütün ve yanı sıra örgüt olarak 26 yıllık bir geçmişin ışığında baktığımız zaman işçi sınıfı ile olan ilişkilerimizin bugünkü düzeyi tek kelimeyle utanç vericidir! Tasfiyeciliğin tasfiyesi doğrultusunda bu alanda da son 1 yıldır yeniden atılmaya başlayan ve ilk filizlerini henüz yeni yeni vermeye başlayan adımların görmezlikten gelinmemesi kaydıyla halimiz göz önüne getirilecek olursa, durum tam bir skandaldır! 26 yıllık bir örgüt olarak bugün bizim saflarımızda ince bir tabaka halinde bile olsa işçi kökenli kadrolar yoktur! Sadece bazı bölgeler, bazı sektörler veya bazı fabrikalarla da sınırlı olsa en azından kökleşmiş ve az çok yaygın bir örgütlenme ve ilişkiler ağına sahip olmak şurada dursun, bugün bizim sınıf içinde tek bir örgüt hücremiz, fabrika veya işyeri komitemiz yoktur! Konfederasyonlar ve genel merkezler düzeyinden vazgeçtik şubeler hatta işyeri temsilciliği düzeyinde bile elimizde anlamlı tek bir sendikal mevzi yoktur! Sınıfın hareketi üzerinde etkili olabildiğimiz herhangi bir sektör, sanayi bölgesi, işçi havzası, büyük fabrika veya sanayi sitesinden vazgeçtik örgütün siyasal ya da sendikal taktik politikaları doğrultusunda harekete geçirebileceğimiz KOBİ boyutlarında bir işletme dahi yoktur! Öncesi de bir yana 26 yıllık bir geçmişe sahip komünist bir örgüt olarak bugüne dek saflarımızdan en azından sendikal konularda yetişmiş tek bir uzman dahi çıkmamıştır!

Bunlar “küçük ve önemsiz” sonuçlar olarak görülemeyeceği gibi dönemsel koşulların elverişsizlikleri başta olmak üzere kendi dışımızdaki etkenlere bağlanarak da açıklanamazlar. Bu yönlü her yaklaşım ve bu yöndeki her çaba, sadece teorinin kötüye kullanımı olmakla kalmaz, bizi bu duruma sürükleyen etkenlerin başında gelen ideolojik kırılmayı meşrulaştırıcı ve derinleştirici bir rol oynar.

Bizim bugün sadece sınıfla olan bağlarımız zayıf değildir. Bundan daha vahimi ve daha utandırıcı olanı, sınıf yönelimindeki zayıflamadır! Örgüt ve onun kadroları olarak attığımız her adımda, yaptığımız her işte öncelikle sınıfı ve sınıf hareketini etkilemeyi merkeze alan bir yaklaşımın neredeyse esamisinin bile kalmamış olmasıdır! Sınıf içinde çalışmanın -kuruluş ve öncesi yıllarda olduğu gibi- örgüt saflarında tutkulu bir istek ve onur konusu olmaktan çıkarak, pratikte fiilen sadece gazetenin ve bazı birimlerin işi gibi görülmeye başlanmış olmasıdır. Bu ruhun ve yönelimin zayıflamasına paralel olarak -daha doğrusu ikisi birbirini doğurup besleyecek şekilde- örgüt içinde egemen değer yargıları, ölçü ve alışkanlıklarımız içinde proleter devrimci sosyalist değerler ve ölçülerin yerini genel bir “devrimcilik” etiketi altında daha çok “semt devrimciliğine” özgü yarı emekçi-yarı lümpen ölçü ve değer yargılarının almış olmasıdır. Sınıftan bu denli uzaklaşma, kendisini ‘proletaryanın temsilcisi’, ‘sınıf bilinçli öncüsü’ vb. olarak niteleyen komünist bir örgütün artık ‘kendisi’ olmaktan çıkmaya başladığını gösterir.

Ortaya çıkan bu kaymayı, Gazi Direnişi sonrası kabaran antifaşist semt devrimciliği dalgasının bizi de yutmasına bağlayan ve sonucu salt bununla açıklayan yaklaşımlar bizim saflarımızda da yaygındır. Bu bir yönüyle elbette doğru bir belirlemedir. ’95-96 sonrası semtlerde yükselen ve içerdiği antifaşist potansiyeller nedeniyle kesinlikle kayıtsız kalınamayacak olan, fakat öte yandan hareketin başını çeken dinamikleriyle (işçi ve kadın) olduğu kadar talep ve yönelimleriyle de belirgin bir biçimde ’emekçi’ bir karakter taşıyan 1960’larla kısmen 1970’lerin semtlerinden farklı olarak henüz tam emekçileşmemiş, daha çok sınıf atlama özlemi içindeki yarı lümpen özellikler taşıyan “semt gençliği”ne dayalı olarak yükselen bu dalga sonuçta gerçekten bizi de peşinden sürüklemiştir. İşçi sınıfı başta olmak üzere diğer emekçi sınıf ve tabakalardan hemen hemen hiç beslenemez hale gelen diğer radikal yapılar gibi bizim de başlıca kadro kaynağımızı bu “semt devrimciliği” oluşturmaya başlamış ve bu durum örgütün sosyal dokusunda bir bozulma yaratmakla kalmamış asıl olarak değer yargıları ve ölçüler alanında kendini gösteren ideolojik bir deformasyona kaynaklık etmiştir.

Yalnız bu noktada şunu hemen belirtelim; “işçi sınıfı devrimciliği” adına bu dinamiğe kayıtsız kalmamız, kendimizi ondan uzak tutarak “saflığımızı” koruyabilmemiz mümkün değildi ve bu ayrıca doğru da olmazdı. O durumda da, gözünün önünde kabaran üstelik antifaşist bir toplumsal dinamiğe dahi kayıtsız kalıp bunu savunabilen bir devrimcilik anlayışının ne denli devrimci ve militan olduğu ile ne denli öncü bir karaktere sahip olduğu tartışmalı hale gelirdi. Dolayısıyla yanlışı burada aramak yanlış olur.

Fakat bu dinamiğin içerdiği tehlikeler konusunda gereken ideo-kültürel ve ideo-örgütsel önlemleri yeterince etkin bir tarzda alamadığımız da ortadadır. Bu zaafımız bu dinamiğin kendisinden de kalıcı bir tarzda yararlanamamamız sonucunu getirmiştir. O zaman, içerdiği doğru yönler kadar açıklama kolaylığı da sağladığı için aklımıza ilk gelen neden, demek ki tek neden değildir. Dolayısıyla bu konuda bütün sorumluluğu ’95 ve sonrasının sırtına yıkmakla yetinemeyiz. Daha geriye gitme ve daha derinlere doğru inme ihtiyacı vardır.

Sınıf devrimciliği ruhunun ve sınıf yöneliminin örgütün ideolojik kimliğini gölgeleyecek boyutlarda zayıflamasının bir değil birden çok nedeni vardır ve bu nedenler içinde yer alan ’95 sonrası kabaran “semt devrimciliği” dalgasının anaforuna kapılmak bir yönüyle de bir ‘sonuç’ özelliğine sahiptir. Örneğin eğer biz, 1989’dan 1995’e kadar geçen dönem zarfında sınıf içinde az çok anlamlı bir güç biriktirebilmiş, en azından oturmuş bir ilişkiler ağı yaratabilmiş olsaydık, bu dalga bizi bu kadar kolay içine çekip bu kadar kolay kendine benzetemezdi! Burada sınıf içinde çalışma pratiğimizin daha öncesi itibariyle de zayıflığı ve yetersizliği gerçeği çıkar karşımıza ve bizim ’95 sonrası savrulup gitmemizi en azından kolaylaştıran etkenlerden biridir.

Bu noktada, devrimci hareketin ‘kitle(sel)leştiği’ ve buna paralel olarak ‘halk(çı)laştığı’ 12 Eylül öncesi yıllarda sınıf içinde az çok anlamlı bir güce sahip olan DY, Kurtuluş, TDKP gibi yapıların, daha sonraki bütün popülist kaymalarına rağmen dokularındaki işçici çizgi ve özellikleri bütünüyle ve kolay kolay kaybetmemeleri gerçeği üzerine biraz durup düşünmeliyiz. Dayandığınız sosyal temel ve beslendiğiniz güç kaynakları -önceden başlamakla birlikte özellikle ’95 sonrasında olduğu gibi- tek yanlılaşmamış durumdaysa, özellikle de sınıfla az çok anlamlı ilişkilere sahipseniz, sınıftan beslenmeniz iyi kötü sürüyorsa, bu damar, sınıfa ait çizgi ve özelliklerin içinizde yaşamaya devam etmesini de kolaylaştıran bir işlev görür.

Eğer böyle bir barajdan da mahrumsanız, o zaman bütün iş ideolojik netlik ve sağlamlığınıza kalmış demektir; ancak bütün belirleyici önemine rağmen bu netliğin kendisi tek başına hiçbir zaman kendiliğinden dönüştürücü bir rol oynamaz, bu anlamda yeterli bir sigorta oluşturmaz. Hele bir de bizim pratiğimizde (de) olduğu gibi bu netliğin kendisini de zayıflatıp bulanıklaştıracak etkenlerin basıncında bir artış varsa, örneğin saflarınıza sınıfa çok yabancı yeni güçler akıyorsa ve siz proleter sınıf devrimciliği ruhunu, bilincini ve kimliğini onlara kazandırmakta örgüt olarak bariz bir yetersizlik sergiliyorsanız o zaman tek başına çizginizin netliği sizi kimlik erozyonundan koruyamaz.

İşte bu noktada da, semt devrimciliği dalgasının bizi de yutuşunun son tahlilde belirleyici nedeni çıkar karşımıza: Örgütün rotasını sınıf devrimciliği çizgisinde tutmak noktasında sergilenen önderlik zaafiyeti!

Bizim örgüt olarak sınıftan olduğu kadar devrimci sınıf yöneliminden de bu denli uzaklaşmamızın belirleyici nedeni, örgütü bu rotada tutma ve yönlendirme konusunda sergilenen önderlik zaafiyetidir. Sadece MK ile sınırlı olarak düşünülmemesi gereken, hatta ondan da önce ve ondan daha fazla alanlarlardan sorumlu yönetici organ ve kadrolarda örgütsel faaliyetin ve örgüt güçlerinin sınıfa yönlendirilmesi konusunda ısrar ve duyarlılık zayıflaması olarak kendisini gösteren bu önderlik zaafiyeti, MK düzeyinde kendisini asıl olarak örgüte bu konuda gereken taktik önderliğin yapılmayışı şeklinde göstermiştir.

Örgütün sınıf içinde çalışma pratiğinin ’95 öncesinde de iyi düşünülmüş, uzun vadeli stratejik bir plan dahilinde yürümekten çok gelişmelerin arkasından koşan bir ‘sürükleniş’ biçiminde şekillenip kalıcı sonuçlar üretmekten uzak kalışının altında da son tahlilde bu etken vardır; dönemsel etkenlerdeki iniş çıkışlara kendimizi bu kadar kolay kaptırıp hangi dinamik öne çıkıyorsa onun arkasından sürüklenişimizin altında da yine son tahlilde bu vardır. Ve bunun da altında, daha önce işaret ettiğimiz, devrimci iktidar bilincindeki zayıflık ile sosyalizm perspektifinin silikleşmesi yatar.

İG’nin çıkarılması kararı ile stratejik bir politika olarak ortaya konulan XKK politikasını hariç tutacak olursak bütün bir ’90’lı yıllar boyunca bizim sınıf içinde çalışma pratiğimiz özünde kendiliğindenci bir sürükleniş pratiği olmanın dışına pek fazla çıkamamıştır. Sınıfın hareketlendiği kesit veya eylemlerde biz de hareketlenmişizdir, hareket yavaşlayıp sönümlendikten bir süre sonra bizim çabalarımız da zayıflayıp tavsamıştır. “Konjonktür devrimciliği”ne özgü böyle bir pratiğin sürekli olabilmesi de kalıcı anlamlı sonuçlar elde edebilmesi de elbette mümkün değildir.

Bundan ötürü, sınıfın ve kitlelerin kendiliğinden hareketinden farklı olarak “bilinçli” bir nitelik taşıması gereken ‘öncü’nün pratiği söz konusu olduğu zaman, ‘gelişmemiş bir pratik’ esasında ‘geliştirilememiş bir pratik’ demektir. Üstelik bu yetersizlik sadece belirli bazı bölge ve alanlarla sınırlı lokal bir durum olmayıp bizim sınıf çalışmamız ve sınıfla olan ilişkilerimizde olduğu gibi örgütün genel performansında bir gerilik ve yetersizlik olarak kendisini gösteriyorsa o zaman sorun da sorumluluk da genel ve ortak demektir.

Bu nedenle sınıf içindeki çalışmalarımızda -veya başka herhangi bir konuda- pratiğin yetersizliğinden söz edilen her durumda konuyu hemen “pratikçilerin suçlanması” olarak algılayıp tartışmayı “kim daha fazla sorumlu” zeminine çekmek anlamsız bir alınganlık ve demagojiden başka anlama gelmez. Çünkü burada, MK’dan pratiğe en yakın konumda olan en uçtaki birim ve kadrolara kadar her kademenin konumuna ve yerine getirmesi gereken misyona bağlı olarak değişen bir sorumluluklar zinciri var demektir ve ortaya çıkan sonuç, bunların birbirinin üzerine binip birbirlerini ağırlaştırmalarından doğan bir sonuçtur.

Örgütün genel pratiğinin ‘yetersiz’ kaldığı bir konuda, sorumluluğu olduğu gibi nedenleri de tekleştiremezsiniz. ’90’lı yıllarda sınıf hareketinin kendisinde bile adeta süreklileşmiş bir durgunluk ve çözülme yaratan ‘nesnel’ nitelikteki nedenleri bir kenara bırakacak olsanız dahi, öznel nitelikte olanlar da esasında her zaman bir kombinasyon biçiminde karşınıza çıkar. Bu kombinasyonda şu veya bu yönün, şu veya bu nitelikte olanın ağırlığı ve rolünün dönem dönem farklılaşması, bazen birinin öne çıkması diğerlerinin olmadığı anlamına gelmez.

Bu anlamda, pratikte genel bir ‘yetersizlik’ varsa, burada elbette ‘pratikçilerinizin’ de yetersizliği var demektir ama ondan da önce muhtemelen en başta konuya ilişkin somut ve isabetli taktiksel politikalar konusunda bir yetersizlik var demektir. Bu tür politikalar iyi kötü ortaya konulmuş olsalar dahi, güçlerin bunlar temelinde eğitilip sonuç alıcı bir pratiğin sahibi kılınmaları konusunda ısrarlı bir yönlendirme ve denetim yetersizliği var demektir. Veya gerekli organların ve kurumların kurulmasında bir eksiklik, güçlerin mevzilendirilmesinde bir zayıflık ve yetersizlik var demektir. Kısacası pratiğin yetersiz olduğu yerde, en hafif haliyle bile yukardan aşağıya doğru inen bir taktik önderlik eksikliği ve yetersizliği var demektir.

İrdelemede bir adım daha atar ve bunun nedenleri üzerine eğilirseniz, bu taktik önderlik yetersizliğinin altında da mutlaka şu veya bu düzeyde teorik ve ideolojik bir zayıflık ve yetersizlik çıkar karşınıza. Bu en azından mevcut tarihsel koşulları, sınıfın ve sınıf hareketinin o kesitteki nesnelliklerini ve çevreleyen diğer dinamikleri isabetli ve bütünlüklü bir tarzda kavrayıp çözümlemede zayıflık anlamında (aslolarak bu sınırlar içinde kalan) bir yetersizlik olabilir. Örgütün sınıfa yönlendirilmesi konusunda ’90’lı yıllar zarfında MK düzeyindeki taktik önderlik zayıflığı bizde kendini bu biçimde göstermiştir.

MK olarak bu konuda süreçleri ve değişimi genellikle geç ve geriden izledik, gerçi sorunun teorik ve stratejik yönlerine ilişkin olarak küçümsenmemesi gereken çok önemli açılımlar ve stratejik yönelimler ortaya koyduk (kitle yayın organı olarak bir işçi gazetesinin çıkarılması kararı, XKK politikaları ve ’96 1 Mayıs döneminde gündemleştirdiğimiz GGGD taktiği bunların başlıcalarıdır) fakat biz asıl zayıflığı taktik ve örgütsel politikalar alanında sergiledik, XKK da dahil ortaya koyduğumuz stratejik politikaların arkasını yeni taktik politikalarla zenginleştirerek ısrarlı bir tarzda getiremedik, örgütsel planda da bu konuda gerekli kurumlaşmayı ve uzmanlaşmayı yaratamadık, zamanında ve isabetli görevlendirmeler yapmadık.

Pratiğin yetersizliğinde pratikçilerin de payının olmadığını kimse iddia edemez. Pratikçilerinizin çapı, bir noktadan sonra pratiğinizin de çapını belirler. Bizde de özellikle ’90’ların ilk yarısında sınıf içindeki çalışma pratiğimizin zayıf ve etkisiz kalışında bu etkenin rolü daha baskın ve belirleyici olmuştur. Pratiğe en yakın ve onu yönlendirmeden sorumlu yönetici organlar düzeyinde bile bu yetersizlik, en başta da ciddi boyutlarda bir ideolojik-siyasal yetersizlik olarak kendisini göstermiştir. Üretimin ve sınıfın yapısında meydana gelen değişimlerin farkında dahi olmayan, sınıf çalışmasının herhangi bir dalında uzmanlık birikimine sahip olmadığı gibi uzmanlaşma yönelimi içinde de olmayan, sahip olduğu genel devrimci birikim ve zaman tünelinde kalmış sınırlı deneyimleriyle “işi götürebileceğini” zanneden “alaylı” yaklaşımın kendisi dahi, sınıfı “aptal” yerine koymakla kalmayıp sınıf çalışmasını hafife alan ideolojik bir küçümseme ve boşvermişliğin ifadesidir.

Bu ilkellik, pratikte kalıcı sonuçlar üretemeyeceği gibi, süreçteki dalgalanmalara bağlı olarak oraya buraya savrulmaktan, bu arada “sınıfa gittiği” durumlarda bile ekonomizm ve sendikalizm zeminine düşmekten kendisini koruyamaz.

Pratiğin gelişmemişliği, uzmanlaşmanın olduğu gibi konuya ilişkin teorik-siyasal gelişmenin de önünü keser, bir noktadan sonra onun tıkanmasına da zemin hazırlar. Bizde yaşanan bir diğer yetersizlik bu noktadadır. Konunun kimi yönlerine ilişkin çok dikkate değer teorik ve siyasal çözümlemeler ortaya konulmuş olmakla birlikte, sınıf hareketi ve sınıf içindeki çalışmanın bütün yönleri göz önüne getirildiği taktirde bunların her şeyden önce anlamlı bir bütünlük oluşturmaktan uzak, dolayısıyla yetersiz kaldıkları görülür. Özellikle de sendikal faaliyet ve örgütlenme konuları başta olmak üzere kimi konularda bizim boşluktan da öte büyük kara deliklerimiz vardır…

Sonuç olarak bugün bizim işçi sınıfı ile ilişkilerimiz, bundan da vahimi saflarımızdaki sınıf yönelimi ve bilinci ‘proletaryanın temsilcisi ve öncüsü’ olduğunu iddia eden komünist bir örgüte yakışmayacak ölçüde zayıftır. ’89 sonrası süreçte bu konuda ‘ileriye’ değil maalesef ‘geriye’ giden bir gelişim grafiği çizdiğimiz görülmelidir. Özellikle ’95 sonrası itibariyle bu zayıflama tam bir ‘kırılma’ halini almıştır.

Bu vahim deformasyonun giderilmesi, önümüzdeki dönemde en büyük hassasiyeti göstermemiz gereken en öncelikli konu olmak zorundadır. Bu yönde atılmaya başlanmış adımların arkası, büyük bir ısrar ve iradeyle ve zenginleştirilerek getirilmelidir!

Yalnız bu konuda ‘olması gerekenle’ şu an bulunduğumuz nokta arasındaki açığın kapatılması öyle kısa sürede ve kolay olmayacaktır. Bu anlamda hiç kimse hızlı ve etkileyici sonuçlar elde etme hayaline kendisini kaptırmamalı; bundan da önce sorunu stratejik bir perspektifle ele alarak hedeflenen sonucun ve başarıların ancak uzun süreli, planlı, sistemli ve ısrarlı bir yönelimle gelebileceğini baştan bilerek hareket etmelidir.

a) İdeolojik çubuk bükme: Bu konuda atılması gereken ilk adım, saflarımızdaki yaygın bilincin dönüştürülmesi, işçi sınıfı devrimciliği ruhunun ve bilincinin yeniden egemen kılınmasıdır. Ideolojik açıdan “yeniden inşa” tanımını hakedecek şiddet ve kararlılıkta bir ‘çubuk bükme’ şarttır.

Bunu, tarihimizdeki “’75 ruhunun canlandırılması” olarak da tanımlayabiliriz. Başka bir ifadeyle, ‘herhangi bir devrimcilik’ anlayışından farklı olarak örgütümüzün, tarihsel hedef olarak sosyalizmi kurma ve sınıfsız topluma ulaşma idealini taşıyan proletaryanın sınıf bilinçli öncüsü ve temsilcileri olduğumuza dair kimlik ve misyon bilinci, en genç ve en yeni güçlerimizin dahi bilinçlerine tekrar kazınmalıdır.

Yine herhangi bir devrimcilikten farklı olarak, kolektivizm ve örgüt kavrayışı başta olmak üzere sınıf olarak proletaryaya özgü değerler sisteminin ve erdemlerin kazanılıp yetkinleştirilmesi süreçlerine özel bir önem verilmeli, sınıf yönelimi ve proleter yaşam tarzı geçmişte olduğu gibi örgüt saflarında bir ‘onur’ konusu haline getirilmelidir!

b) Stratejik planlama: Gelişmelerin peşinde sürüklenmekten kurtulamayan ve suyu avuçlamaktan öteye gidemeyen bir ‘oyalanma pratiği’ değil de gerçek ve kalıcı sonuçlar üretmeyi amaçlayan etkin bir sınıf çalışması yürütülmek isteniyorsa, bunun bir diğer temel şartı, her adımın belirli bir stratejik plan çerçevesinde atılmasıdır.

Ancak ‘planlı hareket’ zorunluluğu, mekanik bir yorumla bu kez de dogmatik bir tutuculuğa dönüşmemelidir. Çünkü sınıf hareketi, onun özellikle de sendikal hareketi çoğu kez ‘beklenmedik’ çıkış ve patlamalar biçiminde seyreder. Stratejik bir plan ve perspektiften yoksun bir çalışma nasıl bu kendiliğinden akış ve patlamaların kuyruğunda sürüklenmekten kurtulamazsa; ‘planlı hareket’ adına sergilenecek tutucu mekanik bir yaklaşım da bu kez hayatın ve hareketin dışında kalma/dışına düşme riskinden kendini kurtaramaz.

Sınıf çalışmasında bütün faaliyet ve adımlarımıza genel bir yön kazandıracak olan stratejik bir plan, işçi sınıfının öncülüğünde bir sosyal devrim hareketinin örgütlenip yükseltilmesi tarihsel amacı ile ülkenin sosyo-ekonomik yapısı, ağırlıklı sektörler, sınıfın yoğunlaşma noktaları, vb. faktörlerin birleşik değerlendirilmesi temeli üzerinde yükselmelidir. Bu değerlendirmeye bağlı olarak öncelik ve ağırlık verilecek sektörler, bölgeler, havzalar, alanlar belirlenmeli; bunlar da kendi içlerinde ayrıca kısa-orta ve uzun vadeli hedeflerin belirlendiği şekilde planlanmalıdır.

Tekstil-konfeksiyon başta olmak üzere diğerlerinin önemsenmemesi ya da ihmali anlamına gelmemesi kaydıyla, bizim sınıf çalışmamızda bundan böyle öncelik ve ağırlık vermemiz gereken sektörler: Enerji, iletişim-haberleşme, metal, madencilik, ulaşım ve bankacılık olmalıdır.

Bunlar, az çok etkili mevziler tutulabildiği taktirde burjuvaziye ağır ve sıkıştırıcı/sonuç alıcı darbeler indirmeye en elverişli sektörler oldukları için bizim görüş alanımızda daha özel bir yer taşımalıdırlar.

Aynı ölçüt, yani burjuvaziye sınıfın ve emekçilerin diğer bölükleri için de esin kaynağı olabilecek etkili vuruşlar yapabilme olanağını kazandırma ölçütü, sektörler dışında bölgeler, havzalar hatta fabrikalar ölçeğinde planlama ve tercihler yapılırken de öncelikle gözönünde bulundurulmalıdır.

      1. Süreklileşmiş bir ‘uzmanlık’ eğitimi: İşçi sınıfı içinde etkin bir çalışma, çok yönlü niteliklere sahip olmayı gerektirir. Her şeyden önce ideolojik sağlamlık ve gelişkin bir siyasal bilinç şarttır. Aksi taktirde, bu alandaki güçlerinizin ve onların şahsında faaliyetinizin ekonomizm, sendikalizm ve kuyrukçuluk başta olmak üzere alanın doğasından kaynaklanan anaforlara kapılarak yitip gitmesi tehlikesinden kendinizi koruyamazsınız.

Ancak tek başına ideolojik sağlamlık ve gelişkin bir siyasallık yetmez. Bunun yanında gelişkin bir genel kültüre, zengin bir yaşam tecrübesi ya da bilgisine, çağdaş yaşamın gerektirdiği bilgi ve becerilere de sahip olmak zorundasınızdır.

Bu iki temel ayak üzerinde -daha doğrusu bunları tamamlaması gereken üçüncü ayak olarak- sınıf içinde örgütlenme tekniklerinden yürürlükteki sendikal mevzuata, sınıfın mücadele tarihinden mevcut sendikaların yapısı ve işleyiş tarzına, sınıf içinde etkin olan belli başlı eğilimlerden sendikal harekette etkin isimlerin kişiliklerine varana kadar sınıf çalışmasının kendisine özgü yönleri konusunda da bilgiye dayalı tam bir hakimiyet sahibi olmak şarttır.

Kısacası sınıf içinde çalışma, öyle genel devrimci birikim ve sloganlarla yürütülemeyecek kadar ciddi bir iştir ve özel bir ‘uzmanlık/uzmanlaşma’ gerektirir. Dolayısıyla etkin ve kalıcı sonuçlar elde edebilmenin temel şartlarından biri de, bu alanda çalışmaya sevkedilen güçlerin planlı bir biçimde süreklileştirilmiş bir uzmanlık eğitimine tabi tutulmalarıdır.

Biz bugün sınıf içinde çalışma deneyimi gelişkin uzmanlaşmış güçlerden mahrumuz; bu alana yönlendireceğimiz yoldaşlarımızın ezici bir çoğunluğu bu konuda çok genç ve deneyimsiz, bundan ötürü “eğiticilerin eğitilmesi” kapsamında onların eğitilmesi ve değişik yönlerde uzmanlaşmaya yönlendirilmeleri, bizim özgülümüzdeki çok daha yaşamsal öneme sahiptir ve daha işin başında atmamız gereken zorunlu temel adımlardan biri de budur.

Akıllı ve planlı bir yaklaşımla bu konunun kendisini, yani deneyimsiz güçlerin eğitilmeleri konusunu da kendi içinde bir ‘örgütlenme’ adımı haline getirebiliriz. Sınıf çalışmasının özellikle de sendikal boyutuyla ilgili konularda, bırakalım ‘uzmanlığı’ doğru dürüst bilgi ve deneyim sahibi güçlerden bile yoksun olduğumuza göre, bu açığımızı ancak dışımızdaki birikimlerden ve uzmanlardan yararlanarak kapatabiliriz. İşte bu noktada, muhataplarımızı da ürkütmeyecek, tersine heyecanlandıracak bir yaklaşım ve somut projeler ortaya koymayı başarabilirsek, başlangıçta belki bir seminer, bir kurs, vb. sınırları içinde başlayan bir ‘eğitme’ ilişkisi, süreç içinde boyutlanarak onların bizimle daha gelişkin ilişkiler içine girdikleri bir ‘etkilenme-örgütlenme’ ilişkisine dönüşebilir.

  1. ‘Alttan’ ve ‘üstten’ yaygın bir ilişkiler ağının örülmesi: Devrimi kitlelerin eseri olarak gören komünist bir sosyal devrim örgütü, sınıfı örgütlemeye çalışırken de fabrika ve işyerleri temelinde ‘taban’dan örgütlenmeyi esas alır; buna öncelik ve ağırlık verir.

    Ancak bu doğru ve devrimci yaklaşım, yine mekanik bir yorumla tek yanlılaştırılarak ‘yukardan’ yani mevcut sendikal yapılar içinde değişik düzeylerde etkinlik sağlama, bize bu imkanı kazandıracak ilişkiler geliştirme çabası ve arayışlarından uzak durma şeklinde bir ihmal ve kayıtsızlığa yol açmamalıdır.

    Sınıf içinde çalışma stratejisini dürüst ve namuslu sendikacılar gibi bir kavramlaştırma eşliğinde sendikal bürokrasi içinde etkinlik sağlama esası üzerine kuran EMEP gibilerinin durumuna düşmekten özellikle sakınırken öte yandan bu imkanlara tümüyle sırtımızı dönmemeliyiz. Böylesi bir “sol sekter” yaklaşım, hareket kabiliyetimizi büyük ölçüde sınırlamakla kalmaz, özellikle de sınıf hareketinin bugünkü durumu ve düzeyinde görece geniş kesimler üzerinde etkinlik sağlama olanağından da kendimizi mahrum bırakma sonucunu doğurur.

Bugünkü mevcut sendikalar içinde özellikle şubeler düzeyinde sadece yönetici, işyeri temsilcisi vb. konumunda olan değil uzman, sekreter, sendika çalışanı, vb. konumunda bulunan ilerici-demokrat unsurlarla ne kadar geniş ve yaygın bir ilişkiler ağı kurabilirsek, bu ilişkiler bize sadece o sendika ve sektör bazında değil bulunulan havza ve bölge bazında, sadece başka sektörlerdeki işçilerle ve başka sendikalarla değil sınıfın etrafında mevzilendirilmesi gereken başka güçler ve kurumlarla da etkin ve işlevli ilişkiler kurabilme olanaklarını kazandırır.

Bundan ötürü işin bu cephesi -özellikle de sınıf hareketinin güncel durumu ve düzeyinin yanı sıra bizim sınıf içindeki etkisizliğimizin boyutları dikkate alınacak olursa- bugün özel bir önem ve ağırlık vererek yüklenmemiz gereken cepheyi oluşturur.

e) Çalışmanın iç örgütlenmesi: Bugüne kadarki pratiğimizin ortada olan sonuçları da dikkate alınacak olursa, “sınıf çalışmasına önem verme” adına bugün artık sadece ideolojik-siyasi vurguların dozunu artırma ile yetinemeyiz. “Örgütün örgütlenmesi” kapsamında bu konuda da mutlaka somut örgütsel önlemler almalı, yeni bir yaklaşım temelinde yeni iç örgütlülükler yaratmalıyız.

Yalnız bu noktada geçmişte de düştüğümüz bir hatadan sakınmalıyız. Eğer biz sınıf çalışması gibi stratejik bir çalışmayı bundan sonra da belli birey ve birimlerin sorumluluğuna bırakan bir yol izleyecek olursak, elde edeceğimiz sonuç daha önceki yıllarda elde ettiklerimizden daha farklı ve daha fazla olmayacaktır. Bu nedenle, bu konuda bugün örgüt çapında bir zihniyet devrimi yapmak istiyorsak, geçmişten farklı olarak bu işin, yani sınıf çalışmasına yüklenme sorumluluğunun sadece belli birim ve bireylerin işi olarak algılanmasının kendisini kökünden dinamitlemeliyiz!

Buna bağlı olarak MK başta olmak üzere bütün yönetici organlarda, faaliyetlerin örgütlenmesi ve yönlendirilmesi sırasında dikkat ve enerjinin öncelikle ve ağırlıklı olarak bu alanın sorunlarına verilmesi, bütünün önde gelen sorumluluğu olarak görülmeli ve buna uygun bir pratik sergilenmelidir.

Bu elbette gerek yönetici organlar içinde işbölümü sırasında gerekse kalıcı veya geçici nitelikte ayrı birimler kurma şeklinde özellikle çalışmanın inceliklerine ve ayrıntılarına daha derinlemesine nüfuz etme yönelimi ve sorumluluğu anlamında biz uzmanlaşma yönelimi ve bu temelde özel görevlendirmeler yapılması gereğini ortadan kaldırmaz. Ancak bu işbölümü ve uzmanlaşmanın kendisi dahi örgütün bütününde ve bütün organlarda kolektif sorumluluk felsefesi ve pratiği üzerinde yükselen bir işbölümü ve uzmanlaşma yönelimi olmalıdır.

Başka bir anlatımla, proletarya sosyalizmi ve devrimciliğini esas alan komünist bir sosyal devrim örgütü için işçi sınıfı içende çalışma, sadece bu alana ayrılmış güçler ve bu amaçla kurulmuş bazı özel birim ve organlar aracılığıya yürütülen bir faaliyet olmakla kalmayıp örgütün bütün güçlerinin faaliyetlerine yön veren merkezi bir yönelim ve omurga olmak zorundadır.

Ancak ‘herkesin görevi’ anlayışı, bu kez, alanın gerektirdiği devrimci profesyonellik ve uzmanlaşmayı engelleyen bir genelleme şeklinde anlaşılmamalı; öte yandan ‘herkesin görevi’ anlayışının, başka etken ve dinamiklerin de basıncıyla bir süre sonra yine ‘herhangi bir görev’ anlayışı şeklinde tavsayıp zayıflamasına meydan vermeyecek ideolojik ve siyasi önlemler kadar taktik ve örgütsel önlemlerin alınması da ihmal edilmemelidir.

Bundan dolayı, uzmanlığı ve uzmanlaşmayı gerektiren konularda belirli bir kesitte özel bir yoğunlaşmayı gerektiren konularda “sendikalar masası” gibi kalıcı ya da “kurultay komitesi”, “genel grev komitesi”, “1 Mayıs hazırlık komitesi”, vb. geçici birimler kurmayı dışlamamakla birlikte, daha doğrusu bundan farklı bir yaklaşımla örgütün sınıf içindeki çalışmalarından sorumlu olmak üzere özel bir “sınıf birimi” vb. kurmaya kalkmak yanlış olur. “Proletaryanın temsilcisi ve öncüsü” olduğunu iddia eden komünist bir sosyal devrim örgütünde “sınıf çalışması yürütmek ve yönetmekten sorumlu” merkezi özel bir organ kurmaya kalkmak, örgütün ayırdedici yönünü ve özelliğini oluşturması gereken kolektif bir sorumluluğun -tıpkı öncü savaş anlayışında olduğu gibi- belli bir birimin ve güçlerin işi gibi görülmesi sonucunu doğurmakla kalmaz; örgüt içi işleyişte ciddi bir karmaşa ve şekilsizlik yaratır.

Çalışmanın iç örgütlenmesi kapsamında atılması zorunlu belirleyici adımlardan biri de, nitelikli güçlerin bu alanda çalışmaya seferber edilmesidir. Geçmişte örneklerine sık rastladığımız gibi, başka alanlarda işlevli olamayan veya sorun yaratan güçlerin “bari gitsin bir fabrikada sınıf içinde çalışsın” kafasıyla sınıf çalışmasına yönlendirilmesi gibi çarpık anlayış ve uygulamalara bundan böyle asla izin ve prim verilmemelidir. Bu kafa ve yaklaşımın bizzat kendisi, sınıf çalışmasını önemsemeyen ‘ideolojik bir kayma’nın tezahürüdür.

Örgütsel faaliyetin ve örgüt güçlerinin yüzünü sınıfa döndürme amacıyla ‘çubuk bükme’ iradesi ve yöneliminin somut ifadelerinden biri olarak 4. Konferans sonrası süreçte örgütün asli güçleri içinden başlangıç adımı olarak her on ilişkiden altısı (yani yarıdan fazlası) doğrudan sınıf çalışmasına ve onu destekleyecek değişik alanlara yönlendirilmelidir. Bu konuda sadece genel bir ‘sınıfa yönlendirme’ ile de yetinilmemeli; sınıf çalışması için ayrılacak bu güçler “işçi yazını”, “işçi eğitimi”, “sendikal mevzuat”, vb. konularında özel uzmanlık alanlarına yönlendirilmelidir.

f) Yöntem ve araç zenginliği yaratmak: Önümüzdeki dönemde sınıf içindeki çalışmaya yüklenirken atmamız gereken zorunlu adımlardan biri de, belli kalıpların dışına çıkarak araç ve yöntem zenginliği yaratmak olmalıdır.

Bu anlamda, kitle propagandası ve ajitasyonunun bugüne dek kullanılagelen temel biçimlerini oluşturan gazete yayını, bildiri, afiş, pul, vb. biçimlerinin yanı sıra, teknolojinin sunduğu olanaklardan da yararlanarak özellikle görsel araç ve yöntemlerin kullanımına özel bir ağırlık vermeliyiz.

Bu kapsamda, sınıfın geniş kesimlerini ilgilendiren hemen her konuda bizim politika ve sloganlarımızın propagandasının ustaca yedirildiği video filmler, dia gösterileri, tiyatro, vb. sanatsal etkinlikler organize etme ve bunlara süreklileşmiş bir refleks özelliği kazandırma yönelimi içinde olmanın yanı sıra, sınıf bilincinin temel kavramlarının verilmesi de içinde olmak üzere değişik konularda resimli broşürler, çizgi roman serileri, vb. eğitim setleri hazırlama üzerine yoğunlaşmalıyız.

Bu konularda işbirliği yapılabilecek aydınlar, sanatçılar, çizerler, animasyon uzmanları, bilgisayar programcıları, vb. güçlerle ilişkiler geliştirmeyi sınıf çalışmasının ‘tamamlayıcı’ ayakları kapsamında önümüze özel bir hedef olarak koymalıyız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir