4. Konferans Sonuç Bildirgesi

Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği 4. Konferans belgeleri

Yoldaşlar, dostlar!..

TİKB 4. Konferansı tamamlandı. Konferans sürecimiz malesef bir bölünme ile sonuçlandı. Bu süreç ideolojik, siyasal, örgütsel sorunlarımızın uzun yıllara yayılarak tartışıldığı, kendi içinde öğütücü, çözücü bir karakterde yaşandı. Sonlanmasına ramak kala ise hizip yapılanması içerisinde oldukları yazılı kanıtlarıyla da açığa çıkartılan liberal sağ tasfiyeci bir grup saflarımızdan resmen koptu!

Hizip yapılanması içerisinde olan bu liberal sağ tasfiyeci grup üyelerinin tamamı örgütümüzün en üst yönetici organlarında yer almış bir bileşimden oluşmaktaydı. Bu açıdan da hizipçi pratikleri merkezi bir karakter taşıması itibari ile tarihte eşine az rastlanır bir örnektir!

Konferansımızın tartışma sürecinde kendi görüş ve düşüncelerinin delege çoğunluğu tarafından benimsenmeyeceğine kanaat getiren liberal sağ tasfiyeci hizbin bu faaliyetinin yeni olmayıp daha öncelere dayandığı da yine bu süreçte delege çoğunluğunun aldığı soruşturma kararının neticesinde açığa çıkmıştır. Aslında onlar her türlü kirli yöntemi, ayak oyunlarını, dedikoduyu, kulisçiliği kullanarak kendilerine siyaseten karşıt olanları tasfiye etmek isterken, kendilerini tasfiye eden bir sürecin mimarı oldular!

Baştan beri sağlıksız bir bölünmeye meydan vermeme sorumluluğuyla hareket eden konferans delegelerinin ezici çoğunluğu, konferans sürecinin sağlıklı bir zemine oturabilmesi için hizip kurma suçunu işleyen bu yozlaşmış bürokratlara özeleştiri verme çağrısında bulundu. Bu çağrı üç kez yinelenmesine rağmen her defasında kendilerini meşrulaştırma çabasına girerek, saldırgan bir tutum takındılar. Onlar, parti anlayışı konusunda temsil ettikleri bürokratik-elitist anlayışın karakterine de uygun olarak kendilerine yapılan tüm ısrarlı çağrıları reddettiler. Destekçileriyle birlikte toplam sayılarının iki katını oluşturan delege çoğunluğunu “çürümüş çoğunluk”, “imza kalabalığı” vb. sıfatlarla değersizleştirmeye yeltendiler. Ardından daha da pervasızlaşarak ulaşabildikleri bütün alanları ve ilişkileri dolaşarak hukuken henüz tamamlanmamış sürece dair tahrifat ve demagojilere dayalı bir örgütlenme faaliyetine giriştiler. Yalan, yanlış aktarımlara rağmen istedikleri sonucu elde edemediklerini gördükleri bir aşamada konferans sürecimizi baltalamaya kalkıştı; yayınladıkları deklarasyonda “yaptıkları veya yapacakları toplantı” ibaresini kullanarak resmen ihbarcılığa soyundu.

Militan bir proletarya sosyalizmi çizgisinde Leninist bir öncü siyasal faaliyete yıllardır yan çizen bu sağcı aydın oportünizminin temsilcileri, kendilerinin iki katı delege çoğunluğu tarafından mahkum edildikleri andan itibaren TİKB adına ve onun değerlerini kullanarak konuşma haklarını kaybetmişlerdir. Zaten konferans sürecinde de “Bugüne kadar ne yapmışsak bundan sonra tam tersini yapmalıyız” sloganını bayraklaştıran, geçmişin bütünüyle inkarına dayalı postmodern bir kopuş anlayışının temsilcisi olan bu nihilist aydın oportünizmi bu yönüyle de TİKB adına konuşma hakkına sahip değildir.

Yoldaşlar, dostlar!..

Tasfiyeci hizbin uzun yıllar kendi liberal sağ tasfiyeci görüş ve düşüncelerini tüm örgüt saflarına yayma girişimleri, örgütümüzü tüm mekanizmalarıyla birlikte felce uğratmış, işlemez hale getirmiştir. Liberal sağ tasfiyeci hizbin bir bütün olarak örgütümüze verdiği zararlar tarif edilemez boyutlardadır. Bugün örgüt olarak her anlamda yaşadığımız daralma, dağılma hali ise bunun açık bir göstergesi niteliğindedir. Fakat TİKB olarak geldiğimiz bu nokta, liberal tasfiyeci hizbin büyük paylarının olmasına rağmen tek başına onların varlığı ile açıklanamaz nitelikte yapısal temellere sahiptir. Gelinen noktada yaşadıklarımızın tarihsel nedenlerini, kendimizle ilgili boyutlarını tam bir açıklık, samimiyet ve cesaretle ortaya koymayı sınıfımıza, devrimimize karşı bir sorumluluk olarak görüyoruz! Bundan sonraki yürüyüşümüzün sağlam temellere oturabilmesinin de bu açıklığa, sadece açıklığa değil tüm tarihimizden süzülüp gelen derslerle dinamik bir ilişki kurmamıza bağlı olduğunu biliyoruz.

Şunu belirtelim ki bizim sorunumuz yaşanan büyük olumsuzluklara dair günah keçisi aramak ya da süreçlerin tüm vebalini hiziplere yıkarak temize çıkma çabası olamaz. Kuşkusuz burada hırsız da suçludur. Ama yaşadıklarımızın yanıtlarını en başta ve en fazla kendimizde aramamız gerektiğinin farkındayız. En üst önderlik kurumundan yönetici organlara, önderlik tarzımızdan kadro yapımıza, devrimciliği algılayışımızdan örgüt kavrayışımıza, çalışma tarzımızdan ölçü, anlayış ve alışkanlıklarımıza, sınıfa ve kitlelere yaklaşımımızdan süreçlerle ilişki kuruşumuza kadar her yönde; diğer yandan, ulaşmak istediğimiz yarınların ışığında sadece yakın geçmişle de sınırlı kalmayarak bütün bir dünümüzle ve tarihimizle cesurca ve kapsamlı bir yüzleşme içine girmeli, kendimizle kıran kırana bir savaşa tutuşmalıyız! Bu açıdan da sadece son yıllarda yaşadıklarımızdan dolayı değil kuruluşunun üzerinden çeyrek asırdan fazla bir süre geçmiş bir örgüt olduğumuz halde hala aşamadığımız, yaramadığımız, bir türlü ötesine geçemediğimiz nokta nedeniyle de bunu yapmak zorunda olduğumuzun bilinci ile davranacağız!

Bugün içinde bulunduğumuz bu tabloyu yaratan yapısal ve tarihsel nedenler sorusunun yanıtını büyük bir içtenlikle, ondan da önce komünistlere özgü bir cesaret ve dürüstlükle nesnel ve doğru bir biçimde vermek zorunluluğuyla karşı karşıyayız. Bundan kaçmayacağız. Bu soruya verilen yanıt, sadece geçmişten bugüne kadarki gelişme seyrimizin açıklanması, yani sadece düne dönük, dünle sınırlı bir değerlendirme anlamına gelmekle kalmaz. Bundan sonra nasıl bir yürüyüş içinde olunacağını göstereceği için geleceğe de ışık tutar.

Zor bir süreçten geçmekteyiz. TİKB’yi TİKB yapan değerlerimiz başta şehit yoldaşlarımız olmak üzere tüm örgüt güçlerimizin sergilediği muazzam fedakarlıklar, bedeller ve çabalar sonucu kan ve can pahasına yaratılmıştır. Bugün örgütümüzü yeniden inşa süreci içerisindeyiz. İhtilalci komünist değer ve birikimlerimizi ileri taşıyarak, kendimizi her alanda ve her yönüyle yenileyerek geleceğe yürüyeceğiz. Bu açıdan harcayacağımız çabanın, emeğin, fedakarlığın ve ödenmesi gereken bedellerin dünkünden kat be kat fazla olduğunun da bilincindeyiz ve bu bilinçle hareket edeceğiz!

Tüm örgüt güçlerimiz ve TİKB’ye emeği geçen tüm dostlarımız, yaşadığımız tüm yıpranmalara ve dağılmalara rağmen TİKB görevinin başındadır. Bundan hiçbir dostumuzun şüphesi olmasın.

KONFERANS SÜRECİNİ NASIL YAŞADIK?

Komünist ve devrimci hareketlerin dünyanın büyük bölümünde olduğu gibi Türkiye ve Kürdistan coğrafyasında da ideolojik-siyasal güç ve etki bakımından zaten dibe vurduğu bir tarihsel kesitte, proleter devrimin ve sosyalizmin tarihsel çıkarlarını samimi olarak her şeyin üzerinde tutan bir sorumluluk anlayışı, mevcut sınırlı güç ve birikimleri de parçalayıp zayıflatıcı tutum ve yaklaşımlardan olabildiğince kaçınmayı gerektiriyor. Devrime ve sosyalizme samimiyetle bağlılık, komünistlerin mücadele ve faaliyetlerinin zaten her zaman asli hedefi olması gereken tekelci burjuvaziye ve kapitalizme karşı savaşımı merkeze koymayı günümüzde çok daha hayati bir zorunluluk olarak emrediyor. İşçi sınıfı ve bütün emek güçleri, devrimci öncülerinden bugün her şeyden önce bu konuda tutarlı yaklaşımlar bekliyor. Bu temelde söz ile eylem arasında devrimci bir birlik, pratikte güven veren ilkeli ve akılcı tutum ve politikalar izlendiğini görmek istiyorlar.

TİKB adına ortaya çıkan bu tablonun, bu gerçekler ve tarihsel sorumlulukla çeliştiği açıktır. Sınıfımıza ve örgütümüze umut bağlayan gelmiş geçmiş tüm güçlerimize izahı kolay ve mümkün olmayan böyle bir parçalanmadan kaçınmak için gereken sorumluluğu kendi payımıza bugüne kadar fazlasıyla gösterdik. Öyle ki 2003 başından beri gündemde olan Konferansı yıllardır geciktirip çürüten keyfi tutum ve dayatmaları dahi sırf bu yüzden sineye çektik. Buna rağmen bu sorumsuz sonucun onunü alamadık.

Konferansın genel çerçevesi ve gündemi, o kesitteki örgütsel gerçekliğimize onların daha hakim oldukları düşüncesinden hareketle, 1998‘den beri dışarda olan MK üyesi ile MÖK‘ün önerileri esas alınarak belirlendi. Zaten her şey ortadaydı. Örgüt derin bir tasfiyecilik batağına sürüklenmişti. Yeraltı namına bir şey kalmamıştı. Açık alanda da korkunç bir dağınıklık, daha da önemlisi korkunç bir yorgunluk, bezginlik ve umutsuzluk hüküm sürüyordu. Ortada ne merkezi bir önderlik ne de merkezi örgütlü bir yapı vardı. TDH‘nin genelinde olduğu gibi bizde de temel kadrolar dahil tüm örgüt güçleri 19 Aralık saldırısı karşısında sergilenen pejmurdeliğin şokunu yaşıyorlardı. Kimsenin örgüte, önderliğe ve geleceğe güveni kalmamıştı. Kendilerine danışılan kadroların önerileri de dikkate alınarak örgütsel sorunlar etrafında örülmüş, yaşadıklarımızı tarihsel-yapısal kökleriyle birlikte ele alıp irdelemeyi esas alan bir Konferans çerçevesi belirlendi. İlk etapta örgütteki dağınıklık ve erimenin onunün alınması, merkezi önderlik ve otorite bunalımına son verilmesi hedeflendi.

O koşullarda, o sınırlar içinde yapılacak bir Konferans’ın yeterince tam ve doyurucu olmayacağı açıktı. Onun için, yıllardır boş verilen program sorununu örgüt güçlerinin kolektif katılımı temelinde çözmek üzere bir, en geç bir buçuk yıl sonra kongre niteliğinde yeni bir konferans hedefi daha o günden konuldu. Şimdi yapılacak Konferans bu anlamda bir “ara halka” olarak görülmeliydi. “Kurucu kongre” özelliğini kazanması hedeflenecek bir-birbuçuk yıl sonraki konferansa kadar, bir yandan ‘‘Üç yayın, üç kurultay” şeklinde sloganlaştırılan örgütün yeniden örgütlenmesi adımları atılacaktı, öte yandan bununla birleşik olarak program sorunlarının kolektif katılım temelinde çözümüne ilerlenecekti.

Ortaklaşa belirlenen çerçeve doğrultusunda yol çizilmiş, ilk örgütsel rapor taslağının hazırlanması da dahil temel bazı adımlar 2003 yılı bitmeden atılmıştı. Fakat teoriyi pratikten kaçışın bahanesi haline getiren sağcı aydın entelektüalizminin temsilcileri tarafından Konferans süreci o günden sonra da çeşitli bahaneler ve ayak oyunlarına başvurularak yıllarca sündürülüp çürütüldü.

Geçen bu yıllar zarfında Konferans’la birlikte örgüt de çürüdü. 2004 1 Mayısı ile birlikte sınıf çalışması alanında başlayıp ardından gençlik içindeki toparlanma ile devam eden öncü adım ve açılımların “Üç yayın, üç kurultay” stratejik yönelimiyle bütünsellik kazandırılıp bir üst düzleme sıçratılmasıyla çıkmaya başladığımız tasfiyecilik batağına geri dönüldü. Tasfiyecilik boyutlanıp kalıcılaştı.

Bu süreçte sadece proletaryaya komünist öncülük iddiası ve misyonuna değil tarihimize ve temel değerlerimize de yabancılaştık. “Devrimci bir örgüt” olmanın asgari gereklerini bile yerine getirmekten uzaklaştık. “TİKB’nin varlığını sürdürüp sürdürmediği” kendi güçlerimiz tarafından dahi tartışılıp sorgulanır hale geldi. Çünkü politik bir güç olmaktan çıkmış, şekilsizleşmiş, çevreselleşmiş, legalleşmiş, büzüşüp içimize kapanmıştık.

Sağcı aydın koalisyonunun bütün savsaklamalarına, süreci yayma ve engelleme çabalarına karşın 2005 yılı başında sonuca çok yaklaşmıştık. Tam bu aşamada, “Konferansa tarihi bir anlam ve içerik kazandırma” iddiasıyla her şeyin sil baştan yapılmasına neden olan entelektüalist bir dayatma ile karşılaştık. Geçmişte 3. Konferans‘ın zamanında yapılmasını da aynı gerekçe ile geciktirip engelleyen sağcı teorisizm merakı, yaşananlardan hiç ders almamış ve hiç değişmemiş olarak bir kez daha karşımıza çıktı. Üstelik örgüt bu kez çok daha derin ve boyutlu bir kriz içindeydi. Gölgesinden bile korkar hale gelmiş bir sağcılık tarafından sürüklendiği tasfiyecilik batağından çıkmaya çalışıyordu. Çok kan kaybedilmiş, çok mevzi yitirilmişti. Ağır bir kimlik ve otorite bunalımı söz konusuydu.

Öte yanda, burjuvazinin 12 Eylül faşizminin zoru eşliğinde hayata geçirdiği neoliberal yeniden yapılanma saldırısı karşısında uğradığı ağır yenilginin ardından sınıfın ve sınıf hareketinin yeniden şekillendiği tarihsel bir evrenin sorumlulukları bir an önce yerine getirilmeyi bekliyordu. Sosyalist hareketle sınıf hareketinin bir kez daha ayrı ayrı mecralardan akmasına meydan vermeme tarihsel sorumluluğuyla karşı karşıyaydık. Burjuvazi tarafından çok yönlü olarak kuşatılıp denetim altına alınan işçi sınıfı ve sınıf hareketi, reformizm ve oportünizmin de ötesinde tarikatların ve şoven milliyetçi çetelerin ellerine daha fazla bırakılamazdı. Onun militan bir proletarya sosyalizminin bilinci ve değerleri ile ilişkilenip bu temellerde şekillendirilebilmesi için, her şeyden önce siyasal ve toplumsal süreçlere seyirci kalmaktan çıkılmalıydı. Hangi gerekçe ile olursa olsun bu kayıtsızlığın devam etmesi, kavga kaçaklığının da ötesinde politik-tarihsel bir cinayetti. Militan bir proletarya sosyalizmi çizgisinde süreklilik kazanmış çok yönlü ve inatçı bir politik faaliyete yönelinmesi şarttı ve bu açıdan da zaman tasfiyeci korkaklık tarafından zaten sorumsuzca tüketilmiş, birçok fırsat kaçırılmıştı.

Teoriyi sadece pratikten değil örgütün ve sınıf hareketinin gerçekliği ve ihtiyaçlarından da kopartarak her şey haline getiren sağcı entelektüalizm merakı için bunların hiçbir önemi yoktu. Ona göre, emperyalist kapitalizmin 1980 sonrası neoliberal yeniden yapılanma sürecinde geçirdiği değişimlerin kapsamlı bir çözümlemesi yapılmadan yürütülecek her türlü siyasal faaliyet, pratiğe her müdahale çabası, “parçayla sınırlı, sonuçsuz kalmaya mahkum nafile çabalar olmaktan kurtulamazdı”. Bu yöndeki uyarı ve çabalar, onun literatüründe “dar siyasal devrimcilik”ti. Her konuda, “önce çözümleyelim, pratiğe sonra yöneliriz” şeklinde sağcı ve kendiliğindenci bir teori merakı örgütü teslim aldı. Tarihimizde Koordinasyonculuk olarak bilinen mücadele kaçkını aydın oportünizmi, aynı gerekçenin arkasına saklanıp aynı temel sloganı bayraklaştırarak 27 yıl sonra bir kez daha karşımıza çıkmıştı.

Bu sağcı yönelim, 3. Konferans tarafından seçilmiş MK içinde tek kişi ile sınırlı kaldığı halde, örgütün yönetimini fiilen elinde bulunduran yönetici organ (MÖK) içinde tam da meşrebine uygun destekçiler bulabildiği için, sonuna gelinmiş olan Konferans sürecini 5 yıl daha uzatıp çürütmeyi başarabildi.

Örgüte merkezi önderlik sorumluluklarının hakkını seçildiği günden itibaren zaten tam olarak veremeyen MK’nın çoğunluğu oluşturan üyeleri de, Konferans’ın zamanında yapılıp tamamlanmasını bir kez daha engelleyen bu tüzük suçuna fiilen ortak oldular. Gerçek nedenleri ve içeriği o koşullarda doğru anlaşılmayacak erken bir bölünmeye meydan vermemek kaygısıyla da olsa o sağcı ve keyfi dayatmaya boyun eğildi. Baştan beri örgüt güçlerinin olabildiğince geniş katılımına dayalı kolektivize edilmiş bir konferans sürecinden yana olunduğu halde, sürecin yıllarca delegelere dahi kapalı tutulmasına yine bu kaygı nedeniyle seyirci kalınıp bu konuda da seçkinci aydın oportünizmine suç ortağı olundu. Konferans sürecinin, emperyalist kapitalist sistemdeki neoliberal “büyük dönüşümün çözümlenmesi” ile “orgütsel rapor” olarak adlandırılan iki yazının yazılması sürecine indirgenerek yozlaştırılmasına yönelik eleştirilerin mantıki sonuçlara götürülmesinde titrek davranıldı. Örgüte ve tarihe karşı önderlik sorumluluklarının hakkı bu yönüyle de tam olarak verilemedi.

Fakat bu hassasiyet yanlış anlaşıldı. Zaten çok kan kaybetmiş ve siyaseten bitkisel hayata sürüklenmiş olan örgütü büsbütün dağılıp yok olmaya kadar götürecek sorumsuz tutum ve yaklaşımlardan kaçınmaya çalışılması, zayıflığa ve özgüven eksikliğine yoruldu. Örgütün militan bir proleter sosyalist çizgi temelinde bir an önce ayağa kalkıp aktif siyasal bir özne haline gelmesi diye bir derdi zaten kalmamış olan sağcı aydın oportünizmi, örgütü sahiplenme konusunda ezici bir çoğunluğu oluşturan bizlerin hataları ve bıraktiği boşluklardan da yararlanarak Konferans’la ve örgütle bugüne kadar sorumsuzca oynayabildi.

Çürümüş aydın oportünizmi, bu süreçte burjuva politika tarzına özgü düşkün yöntemlere başvurmaktan çekinmedi. Onun gerçek sınıfsal karakteri ve niyetleri, tenezzül ettiği yöntemlerden de görülebilir. Onun sözde ideolojik mücadele yöntemleri arasında yalan da vardı, iftira da vardı, kulisçilik ve dedikodu da vardı. Öyle ki, örgütün önünde yürümesi gereken en kritik anlarda ve konularda ortalıkta dahi görünmeyen, korkaklığı ve sinikliğiyle ünlü çürümüş bir tasfiyecinin, ayrılığın başını çeken mücadele yorgunu elebaşının nam ve hesabına, MK’nın kimi üyelerinin tasfiyesi doğrultusunda 2002 yılından başlayarak örgüt içinde kamuoyu oluşturma yönelimine girdiği son süreçte bir delegenin ifşaatıyla açığa çıktı. 3. Konferans tarafından seçilmiş olan MK’nın kararları yıllarca sabote edilip uygulanması engellendi. Örgütle MK arasındaki ilişkiler yıllardır bilinçli olarak kopartıldı, örgüt MK’ne, MK çoğunluğunun görüş ve eğilimleri örgüt güçlerine tanınmaz hale getirilerek taşındı. Dağıtımına yıllar öncesinden başlanmış olması gereken Konferans belgeleri delegelerden saklandı. Fikirlerden çok kişiler ve kişilikler tartışma konusu ve hedef haline getirildi. Kendilerine karşıt görüşleri tanınmaz hale getirmek için her türlü çarpıtma ve demagojiye, düpedüz yalan ve iftiralara başvuruldu. Sağcı kavga kaçaklığı ve tasfiyecilik sürecindeki sorumlulukların üzerinin örtülmesi temelinde ilkesiz pazarlıklara dayalı koalisyonlar oluşturuldu, suç ortaklıklarına dayalı kirli ittifaklar kuruldu. Çoğunluğunu işçi yoldaşlarla sınıf alanından sorumlu kadroların oluşturduğu 8 delegeden yükselen haklı ve devrimci bir öfke istismar edilerek meşru MK’ya karşı düpedüz darbe yapıldı.

Örgüt tarihinde bir ilki gerçekleştirerek merkezi organların sorumsuz bürokratik tutumlarına karşı devrimci bir taban inisiyatifinin örneğini sergileyen bu yoldaşların isyanını, sinsi hesaplarla başlangıçta yüzsüzce sahiplenir görünen seçkinci aydın oportünizmi, ideolojik-siyasi bakımdan peşlerine takamayacaklarını gördükleri andan itibaren bu delegelere karşı da savaş açtı. Bu kez onların devrimci kimlik ve kişiliklerini hedef alan iğrenç bir yıpratma kampanyası yürütülmeye başlandı.

Tüm bunların arkasında örgütlü bir hizip faaliyetinin olduğu sonunda yazılı kanıtlarıyla da açığa çıktı. “Eksen sahibi oldukları” iddiasıyla her fırsatta böbürlenip “görüşlerinin gücüne güvendikleri” çığırtkanlığını yapan bu arkadaşların, Konferans iradesini istedikleri yönde şekillendirebilmek için aralarında gizli ilişkiler kurdukları, ayrı bir hiyerarşiye ve işleyişe sahip özel bir örgütlenmeye gittikleri, işbölümü temelinde görev paylaşımı yaptıkları, Konferans’ın dürüst ve sağlıklı bir biçimde yürütülmesi için seçilmiş OKHK(Olağanüstü Konferans Hazırlık Komitesi) içindeki uzantıları vasıtasıyla süreci nasıl yönetmeye çalıştıkları ele geçen bir belgede bütün çıplaklığıyla görülüyordu. Hemen her delegenin yıllardır farkında olduğu hizipçi faaliyet bu kez belgesiyle suçüstü yakalanmıştı. Üstelik Konferans süreci ve delegelere dair ayrıntılı bilgilerin yer aldığı çok sayıda dosyayı içeren bu flashdisk polisin her an ulaşabileceği bir evde ele geçmişti.

Fakat onlar büyük bir pişkinlikle bu yaptıklarının da üzerini kapatmaya yeltendiler. Darbe planları ya da kamuoyunu manipüle etme hazırlıkları belgeleriyle açığa çıkan Genelkurmay’ın tutumuna benzer bir arsızlıkla, işin özünü oluşturan hizipçi ilişkilerinin hesabını dürüstçe vermeye yönelmek yerine, tartışmayı ve dikkatleri suç üstü belgelerinin ele geçirilme yöntemi üzerine kaydırmayı denediler. Kaldı ki ortada ne bir “hırsızlık” ne de “polisiye yöntemler” vardı. Bu bağlamda da, konferans sürecinin bütün belgeleri ile birlikte bu kesitin belgelerini de yakında yayınladığımız zaman işin gerçeği herkes tarafından görülecektir.

Hizipçi faaliyetleri belgeleriyle açığa çıkan sağcı aydın oportünizmi, parti anlayışı konusundaki seçkinci bürokratik karakterini, yıllardır sergilediği pratiğe ek olarak hizip tartışmaları sırasında teorik yönden de bir kez daha kustu. Suçüstü yakalanmanın şaşkınlığı ile ilk refleks olarak koro halinde, “kendilerinin yenilikçi görüşlerin sahibi olduklarını, dolayısıyla bu temelde her türlü ilişkiyi kurmalarının doğal ve meşru olduğunu” teorize etmeye kalkıştılar. Görüşlerimizi çarpıtarak bizleri Maocu “kanatlı parti anlayışının savunucuları” olarak göstermeye çalışanlar, kendileri söz konusu olunca birden “hizip kurma özgürlüğünün” savunucusu kesildiler. Hizip kurmaya bile haklarının olduğu yönündeki seçkinci bürokratik pervasızlıkları tutmayınca, bu kez, “görüşlerimiz bu yolla bastırılmak isteniyor” çığırtkanlığına sığındılar. Konferans buna da pabuç bırakmadı.

Konferans iradesini istedikleri yönde şekillendirebilmek için özel olarak örgütlenmiş organize bir hizipçi faaliyete kalkışılmış olması, Leninist parti anlayışı açısından olduğu kadar Tüzüğümüze göre de karşılığı örgütten atılmak olan ağır bir suçtu. Buna rağmen kimse onların yıllardır süregelen tasfiyeci tutum ve pratiklerinin hesabını vermenin yanında Konferansı son 5 yıldır ona tabi hale getirdikleri halde yazmaktan ısrarla kaçtıkları Bernsteincıbüyük dönüşüm” çözümlemeleri ile ideolojik hesaplaşmadan kaçmalarına meydan vermek yanlısı değildi. Bu yüzden delege çoğunluğu onlardan sadece, hizipçi ilişkilerinin bütün boyutlarıyla görülebilmesi için ele geçen flashdiskteki açılamayan diğer dosyaların şifrelerini Konferans iradesi önünde açıklamalarını istedi. Destekçileriyle birlikte kendilerinin iki katı sayıdaki delegenin ısrarlı çağrılarına karşın buna yanaşmadılar. Bunun yerine, o güne kadar tartışma konusu dahi yapmadıkları -zaten büyük ölçüde de onların önerileri temelinde şekillenmiş- delege bileşiminin iradesini değersizleştirmeye yönelik klasik iftira yöntemlerine sarıldılar. O ezici çoğunluğu, “çürümüş çoğunluk”, “imza kalabalığı”, “geleceği olmayan aritmetik topluluk” gibi hakaretlerle yaftalamaya soyundular. 6 ay önce “demokrasi kahramanları”, “tabanın sesi”, “sınıfın temsilcisi” vb. olarak yere göğe sığdıramadıkları işçi yoldaşlar bile bu siyasal karakter yoksunluğunun hedefi olmaktan kurtulamadı.

 

HİZİPÇİ AYDIN KOALİSYONU YENİLGİYE UĞRAMIŞ BİR AZINLIKTIR

4. Konferansımızın ortaklaşa belirlenmiş toplam 32 delegesi vardı. Bu bileşimin, örgütü ve değişik faaliyet alanlarını temsil kabiliyeti ile meşruiyeti, ezici bir çoğunlukla hizipçi aydın oportünizmine tavır alana kadar tartışma konusu dahi yapılmadı.

Bu 32 delegeden biri, kendisine verilen tüm belge ve bilgileri, bazılarının örgütle örgütlü bir ilişkisi dahi kalmamış çevre ilişkilerine taşıdığının açığa çıkması üzerine kendi kararıyla aylar önce delegelikten çekildi. Ciddi bir devrimci örgüt anlayışı ve işleyişi açısından tereddütsüz çok ağır bir suç olarak görülüp anında mahkum edilmesi gereken bu laçka tutum dahi, oy hesapları nedeniyle hizipçi oportünistler tarafından önce delegelerden saklanmaya, daha sonraları ise meşrulaştırılıp geri aldırılmaya çalışıldı.

2 delege, Konferansın yürütülüş biçimini ve karşılaştıkları kimi tutumları protesto amacıyla yazılı görüş ve tutum belirtmekten süreç boyunca ısrarla uzak durdular.

Geriye kalan 29 delegeden 18’i, yazılı kanıtlarıyla belgelenen hizipçiliği Konferans önünde hesap vermeye çağırdılar.

Bir delege, MK üyesi kimi kadroların tasfiye edilmesini hedefleyen hizipçi bir faaliyetin varlığını 2002 yılından bu yana bildiğini açıklamakla birlikte tümüyle farklı bir ara çözüm önerisi ortaya attı.

Hizipçi ilişkileri belgeleriyle açığa çıkan 5 delege dışında sadece 5 delege daha bu ilişkileri “meşru ve normal” gördüklerini açıkladılar. (Bunlardan biri, daha sonra net bir nihai tutum ve görüş belirtmekten kaçındı.)

Sonuç olarak 18’e 9 gibi açık ara bir delege iradesiyle Konferans kararı haline gelmiş olan “hizipçi faaliyetlerin açıklanması ve hesabının verilmesi” konusunda bu arkadaşlara iki kez çağrı yapılıp süre verildi.

Fakat onlar, baştan beri bütün tutum ve yaklaşımlarına yön veren küçük burjuva seçkinci örgüt anlayışlarından vazgeçmediler. Kendilerini mahkum eden ezici delege iradesini, bu kez, “çürümüş delegasyon”, “imza kalabalığı”, “mücadelenin dışına düşmüş, bugünden kopmuş, geleceği olmayan aritmetik” gibi sıfatlarla niteleyip tanımama yolunu seçtiler.“Görüşlerimiz bastırılıyor”, “bizler eksen sahibiyiz”, “yeniyi biz temsil ediyoruz” türünden içi boş böbürlenmeler eşliğinde bildiklerini okuyacaklarını deklare ettiler. Arkasından fiilen ayrı bir bayrak açıp aylardan beri kapı kapı bütün örgüt güçlerimizi ve çevre ilişkilerini dolaşmaya başladılar.

Hizipçiliğe başvuracak kadar kendini kaybetmiş sağcı aydın oportünizmi ile aramızdaki ideolojik-siyasi görüş ayrılıkları zaten büyük ve derindi. Buna bir de devrimci temellerde örgütlü bir beraberliğin asgari kurallarının dahi böyle fütursuzca çiğnenmesi eklenince, bölünmeyi hiç istemediğimiz halde onlarla aynı örgüt çatısı altında birlikteliğimizi sürdürebilmenin olanağı bizler açısından da kalmadı.

 

TEMELDEKİ ETKEN

TİKB olarak yaşadığımız bu süreç, sadece bize özgü bir kriz değildir. Dünyada ve Türkiye’de, 1980‘lerin ortalarından itibaren değişik tür ve biçimlerde tasfiyecilik üreten daha genel bir dinamiğin bizim özgülümüzde ortaya çıkardığı bir sonuçtur bu.

Bunun temelinde, burjuvazinin neoliberal yeniden yapılanma atağıyla pekiştirmeyi başardığı sınıfsal hegemonyasını, işçi sınıfı ve emek hareketi cephesinden güçlü bir biçimde hala sarsamamış olmanın yarattığı bezginlik ve karamsarlık yatmaktadır. Süreç uzadıkça, bu bezginlik ve karamsarlık umutsuzluk ve yılgınlığa dönüşmekte, “yeni” ve “yenilenme” adına neoliberal ideolojinin etki alanına girilmekte, geçmişin devrimci değer ve geleneklerinden nihilist bir kopuşu savunup yerine tarihte ipliği defalarca pazara çıkmış en pespaye oportünist tez ve teorilerin ipine sarılan tasfiyeci tutum ve yönelimler üremektedir

Simgesel ifadelerini Dev-Yol‘un ÖDP‘lileşmesi ile TDKP‘nin EMEP‘leşmesinin oluşturduğu birinci büyük tasfiyecilik dalgası, 12 Eylül faşizmi karşısında uğranılan ağır ve utanç verici yenilgi ile revizyonist sistemin rezilce çöküşünün yarattığı şaşkınlık ve hayal kırıklıkları zemininde yükseldi. Onu doğuran tarihsel koşulların da etkisiyle o dalga, tasfiyeci döneklik ve inkarda sınır tanımayan bir pervasızlık biçiminde yaşandı.

1990‘ların ortalarında boy atan ikinci büyük dalga ise, cepheden açık ve pervasız bir inkarcılık yerine daha sinsi bir “ara duruş” biçiminde seyretti. Ona yön veren temel dürtü, açık umutsuzluk ve yılgınlıktan ziyade, o konjonktürde öne çıkan toplumsal muhalefet dinamiklerinin hepsine mavi boncuk dağıtarak “güç olmayı” amaçlayan belkemiksiz bir kitleselleşme hedefiydi. Kitleselleşme adına kitleleşmeyi beraberinde getiren bu yönelim, zaten öncesinde de zayıf ve yetersiz olan militan devrimci özelliklerin, ML ve proletarya sosyalizminin etkilerinin “yüksek politika” adına sulandırılarak buharlaştırılması şeklinde bir tasfiye çizgisi izledi. MLKP‘nin evrimi, bu dalganın tipik örneğidir.

2000‘lerin başlarından itibaren yükselişe geçen üçüncü dalga ise, önceki her iki büyük tasfiyecilik dalgasının kimi karakteristik özellikleri yanında pratikte de birbirine zıt sonuçlar doğurabilen özgün çizgiler taşıyor. Bir taraftan son krize gelene kadar adeta mutlak bir hegemonya kurmuş olan neoliberal ideolojinin tarihsel bir derinlik ve sağlamlıktan yoksun bilinçler üzerindeki çözücü etkileri halen sürüyor; fakat 1980 ve 1990‘lı yıllardan farklı olarak diğer taraftan, sınıfı ve emekçi yığınları örgütlemenin nesnel koşullarında göreli ancak gözle görülür ölçüde de bariz değişmeler yaşanıyor. Bunlardan birincisi, tıpkı birinci ve ikinci büyük tasfiyecilik dalgaları sırasında olduğu gibi günümüzde de “yeni” ve “yenilenme” adına gitgide daha da pespayeleşen bir oportünizm ve inkarcılık üretirken; ikinci dinamiğin etkisinin daha baskın çıktığı durumlarda, “Toplumsal Hareket Devrimciliği” örneğinde olduğu gibi militanlık, ML’den etkilenme ve işçi sınıfına yönelim bakımlarından 1970‘lerin küçük burjuva halkçılığının da gerisine düşen bir halkçılık güç kazanabiliyor.

Ancak temeldeki gerilim, yani devrimci subjektif etkendeki korkunç zayıflık ve yetersizlikler ortadan kalkmış değil. Komünist ve militan devrimci hareketler, etkili ve anlamlı bir güç olmaktan hala çok uzaklar. Bu ise artık kronikleşmiş bir umutsuzluk kaynağı durumunda. Bu umutsuzluk yeni krizleri, yeni tasfiyeci arayış ve savruluşları da beraberinde getiriyor.

Öyle ki, 1989 sonrasının birinci, 1990 ortalarının ikinci tasfiyecilik dalgaları sırasında da çözümü tam da bugün bizim içimizde ortaya çıkan nihilist küçük burjuva aydın oportünizminin savunduğu türden bir “kopuş” ve “yenilenme” anlayışında gören tasfiyeciler dahi bugün yeni krizler ve kırılmalar yaşıyorlar. Neoliberal ideolojinin yörüngesel çekim alanına girerek “değişme” adına onlar da çözümü, geçmişlerinde devrimci olan ne varsa onlarla birlikte ML’i ve militan bir sosyalizm idealini de bordadan aşağı atmakta görmüşlerdi. Fakat inkarcılıkta sınır tanımamaları, iddia ettikleri “çözümü” getirmedi, devrimci hareketin tıkanıklık ve krizine çare olamadı. Çünkü onlar (da) yanlışı yanlış yerlerde aradılar. Bu yüzden bugün her biri farklı biçimlerde yeni krizler ve açmazlar içindeler. Bazıları birbirlerine de düşmüş olarak taşlayacak yeni şeytanlar arıyor, yarın onlardan da bıkacakları yeni teorik fantezilerin peşinde koşuyorlar.

Birinci ve ikinci tasfiyecilik dalgasının namlı tasfiyecilerinin serencamı ve bugünkü halleri, onları önlerine katıp götüren o ilk iki büyük dalga sırasında da TİKB’nin şimdi ölü bir köpek muamelesi yaptıkları militan ML ideolojisi, devrimci tarihi ve gelenekleri temeli üzerinde yükselen net ve kararlı duruşu sayesinde kayıp gitmelerinin önü alınan içimizdeki küçük burjuva abbas yolcuların ve yorgun devrimciliğin bugünkü frenleri patlamış “kopuş” ve “yenilenme” yönelimlerini bekleyen akıbetin habercisidir.

 

YENİ BERNSTEİNCILIK

Yollarımızın ayrıldığı sağcı aydın oportünizminin temsilcileriyle ideolojik-siyasi ayrılıklarımız tek bir konu ile sınırlı değildir.

Dünyada ve Türkiye’de 1980 sonrası yaşanan değişimlerin yorumlanışından Türkiye’nin rejim tipindeki farklılaşmaya, işçi sınıfının yapısındaki değişimlerden çıkarılan sonuçlardan sosyalist devrim anlayışına, geçmişimizin değerlendirilmesinden parti anlayışına kadar bir dizi stratejik konuda aramızda çoktan çizgi farklılığına dönüşmüş kapsamlı, büyük ve derin görüş ayrılıkları vardır

Yeni görüşler” adı altında bu arkadaşlar, emperyalist neoliberal yeniden yapılanma sürecini dünyada da Türkiye’de de asıl olarak sermayeye güç ve avantaj kazandıran yönlerinden okuyan NEOBERNSTEİNCI bir temel yaklaşıma sahiplerdir.

Bu oportünizm daha işin başında, “devrimci hareket kapitalizmde bugüne kadar hep krizleri ve kriz öğelerini gördü, halbuki asıl olan üretici güçlerdeki gelişmedir” şeklinde bir önkabulle yola koyuldu. Onun Bernsteincı karakterini, bu stratejik önkabulden daha açık ve dolaysız ne anlatabilir? Kapitalizmi sadece üretici güçleri geliştirme yönünden ele alıyor fakat bunun bile üretici güçlerin çok daha büyük bir kısmının yıkımı pahasına gerçekleştiği gerçeğinin üzerinden atlayan bir tekyanlılıkla hareket ediyordu. Bu tekyanlılık, sistemin yapısal hastalık ve açmazlarına, çelişkilerindeki keskinleşmeye, kriz gerçeğine ve kriz olasılıklarına hemen hiç değinmiyordu. Sadece neoliberalizm sayesinde sermaye birikim süreçlerindeki tıkanmanın (krizin) ötelenişini ve bunun burjuvaziye kazandırdığı avantajları görüyor, fakat sistemin doğası gereği yeni ve daha da ağırlaşmış krizlere yuvarlanmaktan kurtulamayacağı gerçeğini belirsiz bir geleceğe erteleyerek gözlerden gizliyordu.

Çürümüş ve asalak bir sistem olarak kapitalizmin içine girmekten kurtulamadığı yapısal krizlerinden birine burjuvazi cephesinden “çözüm” arayışları sırasında şekillenen bir strateji olarak neoliberal yeniden yapılanma süreci, bu yeni Bernsteincılığa göre, “kapitalist sistemin içsel yapısı içerisinde üretim alanından başlayıp genişleyen SANAYİ DEVRİMİNDEN SONRA EN BÜYÜK DÖNÜŞÜM”dü. Bu sayede “SİSTEM KISA HATTA ORTA VADEYİ BULACAK BİR İSTİKRAR” sürecine girmişti. Sınıf mücadelesinin ölçüleriyle bu, daha en az 25-30 yıl sürecek bir istikrar öngörüsü demekti.

Yeni Bernsteincılar, Gorbaçovcuların bayraklaştırdıkları “bilimsel-teknolojik devrim” teorisine kapılanmışlardır. Emperyalizmin karakterinin değiştiği, onun yeni ve farklı bir aşamasına girdiğimiz temel iddiası başta olmak üzere o iflas etmiş revizyonizme yol gösteren bu yeni ihanet çağı teorisinin neredeyse bütün belli başlı tez ve iddialarını, bazen aynen, çoğu kez kavramlarla oynanmış olarak onların “Büyük Dönüşüm çözümlemelerinde” görmek mümkündür.Bilimsel-teknolojik devrim” yerine “devrimsel düzeyde bir teknolojik değişim” şeklinde laf cambazlıkları bu gerçekliğin üzerini örtmek içindir.

Burjuvazinin neoliberal yeniden yapılanma atağıyla komünist ve devrimci hareketler, işçi sınıfı ve emekçi yığınlar karşısında sağladığı başarıları, üstünlük ve avantajları tek yönlü okumakla kalmayıp tarihsel bir perspektif bakımından bunların geçici karakterini unutacak kadar kendini kaybeden Bernsteinci bu “büyük dönüşüm” okumasına bakılırsa, kapitalizm tarihsel olarak bile ömrünü hala doldurmamış bir sistemdir: “SİSTEMİN TARİHSEL SINIRLARINA DOĞRU HIZLA YAKLAŞILMAKTADIR”.

Basit bir dil sürçmesi olarak görülemeyecek olan sırf bu cümle bile, emperyalizmi, sistemdeki çürüme ve asalaklığın zirveye çıktığı kapitalizmin en son ve nihai aşaması olarak niteleyen Leninist emperyalizm tahlilinin ve ondan çıkan tüm devrimci sonuçların kökten reddi anlamına gelir. Bu aynı zamanda proleter devrimin ve sosyalizmin güncelliğinin reddedilmesidir. Nitekim onlar bunu açıkça da savundular.

Günümüz koşullarında proleter devrim ve sosyalizmin ‘yakın, somut ve güncel’ bir imkan olarak kavranıp buna uygun hareket edilmesi, lafa geldiği zaman herkesten çok daha keskin sosyalist devrimci pozlarına bürünen bu sağcı aydın oportünizmine göre yanlıştır. Onlara göre bu tür belirlemeler, “objektif koşulları doğru değerlendiremediği gibi subjektif faaliyetin döğru noktalara yoğunlaşarak yürütülmesini engelleyen” indirgemeci, kestirmeci, dar siyasal belirlemelerdir. Burada kastedilen “doğru noktalar”, yıllara yayılmış, keyfe keder “teorik araştırma, inceleme, çözümleme faaliyeti”dir.

İşin ilginci, bundan 5 yıl önce Konferans sürecinin silbaştan yapılarak ona tabi hale getirildiği ve o yapılmadığı sürece diğer her şeyin boş, anlamsız ve nafile çabalar olmaktan kurtulamayacağı iddia edilen o “Büyük Dönüşüm çözümlemesi” de yapılmadı. Hizipçi aydın koalisyonunun “fikir babası”, defalarca tarih verdiği halde, “eksen” olarak tanımladıkları bu konudaki görüşlerini son haliyle yazılı olarak ortaya koymaktan kaçtı. Çünkü hem o sözde yeni açılımların ruhuna işlemiş Bernsteincılığı o haliyle örgüte yutturamayacaklarını anlamıştı hem de o kapitalizm güzellemesi, kafasındaki ilk taslağı kaleme aldığı dönemden farklı olarak bizzat hayat tarafından ıskartaya çıkartılmıştı. 5 yıl önce ‘aşkın bir emperyalizm çözümlemesi’ demagojileri altında pazarlanmaya çalışılan bu teorinin, kısa hatta orta vadede bile sarsılmayacak bir stabilizasyona ve istikrara kavuştuğunu iddia ettiği neoliberal kapitalizm, o zamanlar belirsiz bir geleceğin sorunu olarak adı dil ucuyla anılan yeni bir kriz çukuruna daha yuvarlanmıştı. Neoliberal ideolojinin bilinçleri teslim alan hegemonyası altında şekillenen çözümlemeleri bu değişen koşullarda gündemleştirmek bu kez anında sırıtırdı.

Sonuç olarak, teorik fantezi meraklısı sağcı aydın oportünizminin “yeni görüşler” etiketi altında örgüte yutturmaya kalkıştığı “büyük dönüşüm” çözümlemesi, Bernstein’ın 130 yıl öncesine ait oportünist görüşlerinin kaba bir versiyonudur. Emperyalist kapitalizmin 1980 sonrası neoliberal yeniden yapılanma sürecinde hayatın her alanında kaydettiği ilerlemelerin yarattığı şaşkınlığın, bilinç karmaşasının, burjuvazinin bu süreçte ele geçirdiğı üstünlük ve avantajların altında ezilmenin, sınıfsal dengelerde proletarya ve komünistlerin aleyhindeki değişmelerin yarattığı panik ve ezikliğin dile gelişidir.

Bu temel çözümlemeden hareketle çıkarılan bütün stratejik sonuçlar da, savunulan o sağcı liberal öze dayalı, onunla uyum halindedir.

 

HER BİRİ BİRBİRİNDEN OPORTÜNİST TÜREV SONUÇLAR

Örneğin bu arkadaşlar, emperyalistler arasındaki ilişkilerde çelişkileri ve bunları doğuran yapısal etkenleri değil, birlik yönlerini esas alan “ultra emperyalist” bir yaklaşımın savunucusudurlar. Onlara göre, emperyalistler arasındaki ilişkilerde “karşılıklı bağımlılık” günümüzde daha baskın ve tayin edici bir hal almıştır. Ayrıca eşit olmayan gelişme yasası temelinde dengelerin değiştiğini, ABD‘nin özellikle de teknolojik ve askeri yönlerden ezici üstünlüğü hala devam etmekle birlikte 1990’lardaki rakipsiz ve mutlak hegemon konumunu artık yitirme sürecine girdiğini, bu arada dünya ekonomisinin ağırlık merkezinin giderek Asya-Pasifik hattına doğru kaydığını, bunun emperyalist güçler arasındaki ilişkilerde de yeni paylaşım talepleri temelinde ilerde yeni sürtüşmeler doğurabileceğini söylemek onlara göre “Avrasyacılık’tır”.

Bu örgüt proletaryayı, onun sosyalizmin inşasında ve devrimimizdeki öncü rolünü sanki yeni keşfediyormuş gibi yeni Bernsteincılık kendisini bu konularda ‘biricikleştirme’ çabası içindedir. Bu bir yönüyle tarihimizden habersiz bir cehaleti ele verir, her şeyi kendisiyle başlatıp açıklamaya meraklı bir nihilizmi yansıtır. Fakat bu keskin proletaryacılık, somuta gelindiğinde karşımıza ya pespaye bir kuyrukçuluk ya aristokratik bir işçi siyaseti savunuculuğu ya da II. Enternasyonal türü bir sendikalizm olarak çıkar.

Bir taraftan en gelişmiş kapitalist ülkelerde dahi rastlanmayacak saflıkta sadece proleterlerle burjuvalardan oluşan kurgusal toplum tasvirleri çizer, diğer yandan proletaryanın has kesimlerini dahi “kent yoksulları” torbasına doldurarak bu kez sınıfın bazı bölüklerini “sınıfın müttefiki” olarak tanımlayan ucube tezler üretir. Sonra kalkar başkalarını “proletaryadan uzaklıkla”, “ezilencilikle”, “halkçılıkla”, “muğlak bir toplumculukla” damgalamaya kalkışır.

Proletaryanın hala geçerli temel mücadele biçimlerinin başlarında gelen grev ve direnişler, yeni Bernsteincı bu revizyonizmin “yeni” görüşlerine göre “etkisini ve önemini yitirmiştir”, “devredışı kalmıştır”, “proletarya grev silahından yoksun hale gelmiştir”. Bu onun sınıf içindeki çalışmada (da) militan eylem ve pratik yönelimlerin yanına dahi yaklaşmayan genel sağcılığı ile uyumludur.

Onun için proletarya, kapitalizmin neoliberal yeniden yapılanma sürecinde konumlarını yitirerek proletaryanın saflarına katılan eskinin beyaz yakalıları ile birlikte vasıflı emek türleridir. Gözü her konuda öncelikli olarak bunların üzerindedir. Grev ve direnişlerin tekrar etkili hale getirilebilmesinden krize karşı mücadelenin örgütlenmesine kadar sınıf içindeki çalışmada bütün strateji ve taktiklerini bu kesimlerin kazanılması üzerine inşa eder. Sınıfın birer parçası haline gelmiş olmakla birlikte özellikleri ve alışkanlıkları itibarıyla aristokratik eğilim ve özelliklere de sahip olan bu kesimlerin önemini tek yanlı olarak her fırsatta vurgularken; öbür yandan işsiz işçiler, enformel sektörlerde çalışan işçiler, evde çalışan kadınlar, emekçi memurlar, inşaat ve temizlik işçileri gibi sınıfın hem sayıca hem de militanlığa açıklık bakımından en önemli bölüklerini ‘kent yoksulları’ genel kategorisi içinde eritmeye kalkışır. Hareket noktasını, “proletaryanın neoliberal yeniden yapılanma sürecinde uğradığı güç ve konum kayıplarını telafi edecek yeni toplumsal dinamikler arayışının” oluşturduğu Toplumsal Hareket Devrimciliği ile arasındaki sınırlar bu noktada silinir. Özümsenmiş tutarlı bir proletarya devrimciliğinin asla düşmeyeceği bu vahim ideolojik hatasını dürüstçe kabullenip düzeltmeye de yanaşmaz. Bunun yerine, onu bu konuda eleştiren işçi yoldaşları küçümsemeye, “ezilenciler” olarak yaftalamaya kalkışır.

İşçi sınıfı içinde aristokratizm, her zaman bayağı bir sendikalizm ve reformizm üretmiştir. Bu yasa bizim özgülümüzde de değişmedi. Lafta keskin proletaryacı yeni Bernsteincılığa göre, “komünist partinin işçi sınıfı içindeki çalışmasının esasını mevcut sendikaların ele geçirilmesi, duruma göre yenilerinin kurulması oluşturur”. Bu denli saf ve katıksız bir sendikalizm, II. Enternasyonal oportünizmi tarafından bile bu açıklıkta ve kabalıkta savunulmamıştır.

Kapitalizmin ’80 sonrasında Türkiye’de de yaptığı sıçrama, bu arkadaşların aklını başından aldı. Onun bu bariz fakat göreli atağını, Türkiye kapitalizminin yapısal-tarihsel özellik ve zayıflıklarından, emperyalist-kapitalist sistem bütünlüğünden, o bütünlük içindeki hiyerarşik ilişkiler zincirinden, buna bağlı ekonomik strateji ve bölgesel politika değişikliklerinden soyutlayarak, işbirlikçi karakteri ve konumu temelde değişmemiş olan Türk tekelci burjuvazisinin ve kapitalizminin, “sermayenin bölge çapındaki çıkarlarını gerektiğinde ordusunun süngü gücüyle de gerçekleştirip koruyabilecek bir güce ulaştığını” iddia edebilecek kadar ileri gittiler. ML’e sadakat, proletarya ve devrime karşı sorumluluk diye bir derdi olmayan fantezi meraklısı kimi aydınlar tarafından 1980’lerin sonunda üretilen “alt emperyalizm/bölgesel emperyalizm” teorileri böylelikle yıllar sonra bizim içimizde hortlatıldı.

Kapitalizmin gelişme düzeyi ve sermayenin kazandığı üstünlüklere dair bu abartı, hayattan kopuk küçük burjuva aydınların abartıya ve fanteziye olan merakı sınırları içinde kalsaydı fazla sorun olmazdı. Fakat bu merak, politika ve taktiklere yön veren stratejik ön kabuller düzlemine taşınmaya kalkışıldı.

Örneğin, kapitalizmin en gelişkin olduğu ülkelerde dahi rastlanmadık saflıkta sırf proletarya ile burjuvaziden ibaret toplum tahlilleri yapılmaya başlandı. Öyle ki, feodal ilişkilerin hala ağır bastığı geri tarım toplumları olmaktan henüz kurtulamamış Orta Asya Cumhuriyetleri bile, “toplumun proleterleştiği, proletaryanın toplumsallaştığı” genel kalıbı içerisine sıkıştırılıp değerlendirilir oldu.

Irak ve Afganistan‘daki işgal karşıtı direnişleri ve yaşanan somut süreçleri tahlil ederken “işçi sınıfı dinamiğini ve sosyalizme yönelme zorunluluğunu yeterince anmadığımız” gerekçesiyle bizler, “eski MDD‘ci yaklaşım ve alışkanlıklarından hala kurtulamamış orta sınıf devrimcileri” vb. olarak damgalandık.

Kapitalizmin gelişme düzeyinin tek yanlı olarak abartılması yanında toplumdaki meta ilişkileri alanının genişlemesi olgusu, diyalektikten kopuk yüzeysel bir materyalizm algısıyla da birleşince kaba bir ekonomik determinizmi beraberinde getirdi. Egemenlik sorunu başta olmak üzere bütün toplumsal ve siyasal süreçler, “materyalist yaklaşım” görünümü ve iddiası altında salt kapitalist mülkiyet ilişkileri alanındaki konumlar ve ekonomik süreçlerle açıklanır oldu. Öyle ki, devletin, siyasal baskı ve zorun, sınıf mücadelesinin, proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıfsal dengelerin, politikanın, ideolojinin neredeyse adını dahi anmayan yapısalcı “egemenlik teorileri” üretilmeye başlandı. Fakat bu kaba determinizm, en vahim, en oportünist yansımasını rejim değişikliği konusunda gösterdi.

 

REJİM TİPİ KONUSUNDAKİ FARKLILIKLARIMIZ

Yeni Bernsteincılık, Türkiye’deki rejimin geçirdiği değişiklikler konusunda “İkinci Cumhuriyetçilik” ile aynı temel tezi savunmaktadır: “Faşizmin çözüldüğü, yerini burjuva liberal demokrasinin aldığı” iddiasındadır. Bu onun ML’den ve Leninist emperyalizm çözümlemesinden nasıl koptuğunun ve neoliberalizmin çekim alanına ne denli girdiğinin tartışmasız en açık ve çarpıcı göstergesidir.

Ona göre bu değişimi “sermayenin ihtiyaçlarındaki değişme” sağlamıştır. Bu her şeyden önce burjuvaziye hem de emperyalizm çağında nesnel olarak “ilerici” bir rol biçmek, “demokrat” payesi vermek anlamına gelir. Burjuvazinin sınıf diktatörlüğünün iki temel biçiminden biri olan liberal demokrasinin başına çeşitli sıfatlar eklemek, gelebilecek eleştirilere göre birinden birini kullanmak amacıyla bu konuda tam 6 çeşit tanım üretmek ya da liberal demokrasinin de kan dökmekten çekinmeyen zorba bir rejim türü olduğuna dair basit gerçekleri büyük teorik keşif edasıyla tekrarlamak bu “İkinci Cumhuriyetçi” savruluşun üzerini örtmeye yetmez.

Ayrıca geçildiği iddia edilen bu demokrasi, toplumsal ve siyasal yaşamın hangi alanında hangi değişiklikleri beraberinde getirmiştir? Faşist 12 Eylül Anayasası yürürlüktedir. Ona uygun dizayn edilen devlet yapılanması bellibaşlı bütün kurumlarıyla ayaktadır. Neoliberal yeniden yapılanmanın doğasına uygun olarak “bağımsız üst kurullar” adı altında bunlara emperyalist tekellere ve tekelci burjuvaziye dolaysızca bağımlı ve kararları tartışılmaz yeni kurumlar eklenmiştir. 12 Eylül faşizmi tarafından çıkarılan Sendikalar Yasası, Grev ve Lokavt Yasası, Siyasi Partiler Yasası, Seçim Yasası, Basın Yasası, ceza yasaları, toplantı ve gösteri yasaları, cezaevleri rejimi ve infaz yasaları başta olmak üzere siyasi ve toplumsal hayatı düzenleyen bellibaşlı bütün temel yasalar ve uygulamalar, hafifleyip demokratikleşmek şurada dursun birçok yönden ağırlaştırılıp katılaştırılmışlardır. Burjuva liberal demokrasi ile faşizm arasındaki farklılıkların bir anlamda en başında gelen güçler ayrılığının genişleyip kurumsallaşması yerine, gücün gitgide daha fazla merkezileşmesi yonunde bir genel trend yaşanmaktadır. Teknolojinin sunduğu olanaklar sayesinde bütün toplum korkunç bir denetim ve gözetim altında tutulmaktadır. Daha sayılabilecek benzer bir dizi olgusal gerçek ortadayken, geçildiği iddia edilen bu demokrasi nerededir, hangi alanda, nasıl tezahür etmektedir? Ve bu “demokrasiyi” kimler getirmiştir? Bu noktada dünkü Özal, bugünkü AKP yalakası liberallerle fark nerededir?..

Türkiye’de faşizmin çözülüp liberal demokrasiye geçildiği” iddiası, aynı zamanda üstü örtük bir AB şakşakçılığı anlamına gelir. Kaşarlanmış “İkinci Cumhuriyetçiler” bunu zaten açıkça ifade ederler. “İç dinamiklerin yetersizliğini, bu dış dinamiğin kapattığını” ileri sürerler. Zaten Türkiye kapitalizminin ihracat, ithalat, ortak yatırım, teknolojik bağımlılık, borç ve kredi ilişkilerinde AB’ye olan bağımlılığı gözonune getirilecek olursa, “faşizmi çözüp yerine liberal demokrasiyi getiren” temel dinamik olarak tanımlanan “sermayenin ihtiyaçlarındaki değişme” kapsamına hangi güç ve dinamiklerin girdiği gerçeği belirginlik kazanır. Marksist materyalizmle karıştırılan ama onunla ilgisi olmayan ekonomik determinizm, egemenlik teorileri konusunda olduğu gibi bu konuda da 1970‘lerin yapısalcı tez ve yaklaşımlarının kötü bir taklidi olarak karşımıza çıkmıştır.

Fakat bu liberal savruluşu temellendirmek amacıyla üretilen ideolojik gerekçeler içerisinde herhalde en “derini”, “burjuvazinin, emekçi halk hareketinin 12 Eylül öncesi kabarışından duyduğu korkuyu bir daha yaşamamak için faşizmi çözdüğü” iddiası olsa gerektir?!! Bu gerekçe, ciddi bir konuda ciddi bir fikir tartışması açısından aslında sözün bittiği noktadır!.. 1990’lardan sonra çözüldüğü iddia edilen faşizmi çözen etkenlerden biri olarak işçi sınıfı ve emekçi halk hareketinin 1980 öncesi kabarışından duyulan korku gerekçesi ileri sürülebiliyorsa, bu mantık karşısında yapılacak bir şey artık kalmamış demektir!..

Burjuva devletin yeniden yapılandırılması ve rejimdeki değişiklikler konusunda “İkinci Cumhuriyetçilik” ile aynı tezin savunucusu olarak karşımıza çıkan yeni Bernsteincılık, sorunu, “rejimde bir değişiklik var mı yok mu” şeklinde tamamen skolastik bir kalıba sıkıştırma çabasındadır. Aklı başında hiç kimse, ekonomiden siyasete, toplumsal yapıdan ideolojik-kültürel değerler sistemine kadar her şeyin değiştiği bir tarihsel kesitte Türkiye’de de rejim yapılanmasının hiçbir değişim geçirmeden kaskatı aynı kaldığı iddiasında değildir ve olamaz.

Kaldı ki bu örgüt, bu konuda 1999 yılında ortaya konulan kapsamlı bir çözümlemenin sahibidir. Burjuva devletin yeniden yapılandırılmasını ele alan bu çözümleme, hem 1980 sonrası yaşanan neoliberal dönüşümün geç de olsa yakalanması anlamında örgüt içinde öncü bir adım özelliğine sahiptir hem de ele aldığı konuya ilişkin çözümlemelerinin kapsamı ve hala süren geçerliliği açısından TDH genelinde konuya ilişkin öncü açılımlar kapsamındadır.

Dolayısıyla burada asıl can alıcı nokta, hangi etken ve dinamiklerin sonucu olarak hangi yönde nasıl bir değişimin yaşandığıdır. Özellikle de ML bir teori ve devrimci öncülük anlayışı açısından önemli olan budur. Çünkü izlenecek strateji ve taktiklere bu konuda çıkartılan sonuçlar yön verecektir. Onun için sorunun ele alınış tarzı ve yöntem tayin edici bir öneme sahiptir.

Yeni Bernsteincılık, kapitalizmin neoliberal yeniden yapılanma genel sürecini ele alışı sırasında izlediği yöntemi, onun temel bileşenlerinden biri olarak dünya çapında izlenen bir stratejinin Türkiye özgülündeki izdüşümünü çözümlemeye kalkıştığında da tekrarlıyor. Konuyu sadece sermaye odağından, üstelik korkunç bir tekyanlılık ve yüzeysellikle ele alıyor.

Türkiye’deki rejimin yapılanmasındaki değişimleri o, ekonomide olduğu gibi siyasette de gücün daha fazla merkezileşmesi ve yoğunlaşması genel eğiliminden, emperyalizm çağında finans kapitalin karakteristik özelliği haline gelen gericilik eğilimindeki yoğunlaşmadan, azami kar ihtiyacındaki büyümeye bağlı olarak azami egemenlik ihtiyacındaki büyümeden ve mali sermaye asalaklığının karakteristik eğilim ve özelliklerinden kopartarak ele alıyor. Ayrıca çağımızda demokrasiyi zorlayacak temel dinamikleri oluşturan işçi sınıfı ve emekçi halk hareketinde güçlü bir yükseliş ile devrimci demokratik bir ulusal hareketin bununla da belli ölçülerde buluşan bir zorlamasının yaşanmadığı koşullarda faşizmi “çözme” misyonunu tutup sermayeye (ve örtük olarak onun arkasındaki emperyalist burjuvaziye) verebiliyor.

Neoliberal yeniden yapılanma süreçlerinin sonunda burjuvazinin sınıf olarak egemenliğinin katmanlı yapısı daha da yetkinleşerek daha girift bir hal aldı. İşin çekirdeğinde bulunan siyasal egemenlik alanında ve onun temel aygıtını oluşturan burjuva devletin yeni yapılanmasında bu değişimin yönü, burjuva liberal demokrasinin klasik biçimleri, mekanizma ve kurallarını da kendisine artık bir ayak bağı olarak gören, faşizme özgü uygulama ve yönelimleri giderek genişleyen bir tarzda daha belirgin olarak içerir hale gelen daha baskıcı ve despotik bir rejim şekillenmesi yonundedir.

Burada özellikle iki etken belirleyici bir konuma sahiptirler: Bunlardan birincisi, genel olarak finans kapitalin ama onun içinde bile daha çok emperyalist para sermayenin ihtiyaçlarıdır. Bu etken, burjuvazinin sınıf egemenliğinin dünya çapındaki yeni yapılanmasının ‘yapısal’ belirleyenidir. Sürece yön veren diğer özel etken ise, burjuva devletlerin “güvenlik” kaygılarını paranoik bir korkuya dönüştüren 11 Eylül sendromudur. Günümüzde belirli aralıklarla tazelenip canlı tutulmaya devam edilen bu sendrom, geniş bir zaman dilimini kapsayan ‘konjonktürel’ bir belirleyen durumundadır.

Sermayenin asalaklık ve çürümesinin had safhaya vardığı kapitalizmin son aşaması olarak emperyalizm çağında, onun da kendi içinde mali sermaye asalaklığının zirve yaptığı bir evrede, kapitalizmin doğum ve yükseliş aşamasının siyasal egemenlik biçimi olan burjuva liberal demokrasinin hala mümkün ve geçerli olduğunu ya da olabileceğini düşünebilmek ya bu dünyada yaşamamakla ya da dünyayı kendine güldürecek orijinallikler peşinde koşmakla mümkündür. Burjuvazinin sınıf diktatörlüğünun bu biçiminin, kendi içinde geçirdiği tarihsel evrimin genel yonunü ve geldiği son noktayı görmek için, İngiltere ve ABD’de 11 Eylül sonrasında çıkarılan yasalar ve uygulamalar ile siyasal gücün neredeyse “kişiselleştiği” Fransa, Almanya ve İtalya gibi “liberal demokrasinin beşiği ve vitrini” ülkelerdeki iktidar yapılanması ve işleyişinin son yıllardaki farklılaşma seyrini şöyle bir göz onune getirmek bile yeterlidir. O “demokrasinin” günümüzde artık nelere açık ve hazır hale geldiğini, “gerekli gördüğünde” faşizmin karakteristiklerinden biri olarak şiddette sınır tanımayan terörcü yüzünü arkasında onbinlerce ölü ve milyonlarca göçmen, kendi halkını doldurduğu toplama kampları ve izolasyon uygulamaları bırakacak şekilde ne kadar rahat ve ne kadar geniş çapta kuşanabildiğini sergileyen örnekler olarak Pakistan ve Sri Lanka‘ya da bakılabilir.

Bu genel ve nesnel eğilimin belirleyici nedenini, emperyalizmin yapısında buluruz:

“..özellikle emperyalizm, banka sermayesi çağı, dev kapitalist tekeller çağı, tekelci kapitalizmin tekelci devlet kapitalizmine gelişimi çağı, ‘devlet mekanizması’nın olağanüstü bir güçlenişini, gerek monarşist gerekse de en özgür, cumhuriyetçi ülkelerde proletaryaya karşı baskı önlemlerinin artırılmasıyla bağlantı içinde onun bürokratik ve askeri aygıtının görülmedik bir büyümesini gösterir” (Lenin, Devlet ve Devrim, sf. 44)

Her ikisi de sonuçta burjuvazinin sınıf diktatörlüğünün farklı biçimleri olmakla birlikte faşizm ile burjuva demokrasisi arasındaki farkların küçük ve önemsiz olduğu iddia edilemez. Sınıf mücadelesinin sürdüğü koşullar açısından bunlar arasında büyük ve önemli farklılıklar vardır. Proletaryanın ve onun komünist öncüsünün izleyeceği strateji ve taktikler de, her iki rejim tipinde haliyle büyük farklılıklar içerir. Proletaryanın burjuvazinin sınıf olarak egemenliğine kökünden son vererek sınıfsız komünist topluma ulaşma ve onun ilk adımı olarak sosyalizmi kurma tarihsel amacı her ikisinde de değişmez. Gerçi halkçılığın tersyüz edilmiş hali şeklinde bir sosyalist devrim anlayışına sahip olan yeni Bernsteincılık, faşizme karşı mücadeleyi salt demokrasi için mücadele ile sınırlı gören bir yüzeyselliğe sahip olduğu için faşizm varsa sosyalizm için mücadeleyi olanaksız sayar. Fakat her halükarda, bir ülkede faşizmin mi yoksa liberal bir demokrasinin mi hüküm sürdüğüne bağlı olarak, proletarya ve komünist öncüsünün izleyeceği stratejik ve taktik politikalar arasında acil talepler, ittifaklar siyaseti, örgütlenme ve mücadelenin biçim ve yöntemleri konuları başta olmak üzere büyük farklılıklar vardır.

A’yi diyen B’yi de demek zorundadır!… Rejim tipi konusunda “ikinci Cumhuriyetçilik” biçimine bürünen yeni Bernsteincılık, bu değişim iddiasından hangi stratejik sonuçları çıkarıyor? Bu değişimin beraberinde getirdiği “yeni” düşünce ve açılımlar olarak bu kez neler öneriyor? Örneğin legal bir parti kurmayı düşünüyor mu? Hangi güçlerle hangi alanlarda, hangi hedef ve ilkeler temelinde nasıl bir ittifak siyaseti izlemeyi planlıyor? Konferansı yıllarca ona tabi hale getirdiği “büyük dönüşüm çözümlemesini” kaleme almaktan kaçtıktan sonra apar topar merkezileştirilen bu konudaki gürültüye ve aceleye rağmen bu yöndeki ısrarlı sorularımıza hala yanıt vermiyor.

 

FARKLILIKLARIMIZIN ÖZÜ NEREDE YATIYOR?

Emperyalizm aşamasına geçişle birlikte kapitalizmin tarihsel bakımdan ömrünü çoktan doldurmuş bir sistem olduğu gerçeğini dahi unutacak ölçüde kendinden geçip, bundan dört yıl gibi kısa bir süre önce onun daha en az 25-30 yıl sürecek bir istikrar ve üstünlük dönemi yaşayacağı öngörüsünde bulunan bir “büyük dönüşüm çözümlemesi”nin ya da “İkinci Cumhuriyetçi” liberallerle aynı zemine düşebilen bir liberalizmin, salt burada andıklarımızla da sınırlı olmayan görüş ve temel tezlerinin birçoğu ideolojik-siyasi yönlerden başlı başına önemli birer ideolojik ayrılık konusudurlar. Fakat bu arkadaşlarla asıl tayin edici ayrılığımız, proletaryaya komünist öncülük misyonunun kavranışı ve buna bağlı olarak şekillenen devrimcilik anlayışı konusundadır.

Bu farklılık, basitçe bir pratik tutum ya da politik-taktik konularda yaklaşım farklılıkları olarak görülemez. Kuşkusuz bu boyutları da olan, fakat her şeyden önce düşünsel, ruhsal, ahlaki ve pratik yönlere sahip kapsamlı bir bütünlük ilişkisi olarak ideolojik tutum farklılığıdır. Bu farklılık, siyasal varoluş ve felsefe farklılığıdır. ML temellerde devrimci bir bütünlük ilişkisi olarak kavranması gereken proletarya devrimciliği ile sınıfa bu temellerde öncülük ve önderlik sorumluluğunun nasıl anlaşıldığına, nasıl bir devrim ve sosyalizm anlayışına sahip olunduğuna, bu konulardaki iddiaların ve lafa gelince savunulan tezlerin ne denli özümsenip içselleştirildiğine, pratikte hakkının ne denli verildiğine ilişkin bir farklılıktır.

Bugün yollarımızın ayrıldığı zihniyet, bundan dört yıl önce, burjuvazinin ve kapitalizmin dünya çapında “kısa hatta orta vadede bile bozulmayacak” bir üstünlük ve istikrar sağladığını iddia ediyordu. Konferans sürecinin bu denli uzatılıp çürütülmesi de dahil örgütün sınıf mücadelesiyle ilişkilenişini tayin eden bütün görev ve öncelik belirlemelerini hep bu öngörüye dayalı olarak yaptı. Teoriyi pratikten olduğu kadar yıllardır yazılı bir programdan yoksun bir örgütte devrimci bir teori üretiminin en başa yazması gereken önceliklerden de kopartarak mutlaklaştırmasıyla da birleşik olarak bu anlayış, yapısı gereği, militan devrimci bir siyasal pratikten ısrarla kaçan sağcı bir aydın oportünizmine kan taşıdı. Sinsi ve öldürücü bir kendiliğindencilik üretti. Tasfiyeciliğe süreklilik ve meşruiyet kazandırdı. Bütün eksiklik ve zayıflıklarına karşın TDH içinde militan komünist bir örgüt olarak tanınan TİKB’nin bütün karakteristik özelliklerini yitirip varlığını sürdürüp sürdürmediği bile belirsiz bir konuma sürüklenişinde tayin edici bir rol oynadı. “Kopuşta süreklilik” şeklinde bir akışkanlık teorisi üretecek ölçüde kendini kaybetmiş postmodernist bir “yenilenme” anlayışıyla onu devrimci geçmişinden, tarihsel değer ve geleneklerinden bütünüyle koparmayı amaç edinen dizginsiz bir inkar ve döneklik eğiliminin teorisini ve pratiğini yapmaya soyundu.

İçinde bulunulan tarihsel evreyi, burjuvazi hesabına “istikrar ve stabilizasyon” yönünden okuyan bir yaklaşımın, sınıf mücadelesiyle ilişkilenişinden öncü sorumluluklarını kavrayışına, stratejik tercih ve yönelimlerinden üreteceği politika ve taktiklerin içeriğine, öne çıkaracağı kadro ölçütlerinden parti anlayışına kadar her konuya yaklaşımı kuşkusuz bu temel perspektife uygun olacaktır. Kapitalist emperyalist sisteme daha en az 25-30 yıl sürecek bir stabilizasyon  imkanı tanıyıp kapitalizmin emperyalizm aşamasına girişiyle birlikte dayandığı tarihsel sınırlarının dahi ötelenmesiyle birlikte düşünülecek olursa bu açık bir ideolojik-siyasi teslimiyet anlamina gelir. Tek bir nokta ile sinirli kalmayan bu sagcilik, politik olarak tabii ki sadece sinsi bir “bekle-gör” kendiligindenciliği üretir. Ondan, sağcı bir pasifizm ve oyalanma pratiklerinden başka bir siyasal duruş üretmesini beklemek yanlistir.

Bizler bugune kadar asil hatayi bu yanlisa dusmekle yaptik.  Ancak, kosullardaki degismeye ragmen hafifleyip gerileyecegine kemiklesip daha da boyutlanan bu kadar bariz bir kendiliğindencilik ve oportunizmle daha fazla uzlaşabilmemiz mümkün değildi ve zaten olamadı.

“İkinci Cumhuriyetçilik”le aynı safta yer almakta sakınca görmeyecek kadar kendini kaybeden yeni Bernsteincılıkla devrimcilik tarzı ve anlayışı konusundaki köklü farklılıklarımızın bir ayağını sosyalist devrim ve sosyalist devrimcilik kavrayışlarımız arasındaki farklılık oluştururken, sadece bir tarih okumasıyla sınırlı kalmayıp birçok konunun kesişme noktası olarak bunun diğer ayağını tarihimize yaklaşım konusu oluşturur.

 

SOSYALİST DEVRİM ANLAYIŞI KONUSUNDAKİ FARKLILIKLARIMIZ

Başka bir temel ayrım noktamızı; devrimin ve sosyalizmin güncelliği, sosyalist devrim stratejisinin kavranışı oluşturmaktadır. Revizyonist TİP geleneğinden, Troçkist çevrelerden, 1970’lerin Birikim çevresinden, bugün SEH ya da Ekim vb.lerinden en önemli ayrım çizgimiz olan PRATİĞİ İLE DE MİLİTAN BİR SOSYALİST DEVRİMCİLİK KAVRAYIŞIMIZ VE ÖRGÜTÜN BU DÜZLEME SIÇRATILMASI STRATEJİK HEDEFİMİZ oluşturmaktadır.

Bu farklılık, sadece sosyalist devrim(SD) konusu ile de sınırlı kalmayarak, mücadelenin hemen her cephesi ve konusundaki farklılıklarımızın belirleyici nedenleri arasındadır.

Onların SD’ciliği halkçılığın tersyüz edilmiş halinden başka bir şey değil. Bu sözde keskin SD’cilik stratejik yaklaşımı siyasal süreçlere uygulamaya, politika ve taktiklerin diline çevirmeye gelince en kaba cinsinden demokratik devrimci tez ve yaklaşımlar savunulabilmesi şeklinde tutarsızlıklar üretti. Bu öyle bir SD’cilik ki, bir taraftan Türkiye kapitalizminin gelişme düzeyini dünyanın en gelişmiş kapitalist ülkelerinde bile rastlanmayacak saflıkta bir proletarya ve burjuvaziden oluşan toplum tanımı yaparak, bu arada küçük burjuvaziyi buharlaştırdı.

Somut yorumlara gelince kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasının burjuvazi içerisinde çıkardığı farklılaşmalardan kaynaklanan iktidar çatışmasını “yaşam tarzları arasındaki mücadele” yüzeyselliğiyle ele alacak görüşler savunabilir. 2007 sonunda Kürt sorununda sınıfsal dinamiklerin adını dahi anmayan sinsi bir şoven “birlik” savunuculuğu ile ortaya çıkılması önerisi bu hazmedilmemiş SD’ciliğin tipik ve vahim yansımalarının örnekleriydiler.

Aynı şekilde, kapitalizmin son yapısal krizine karşı stratejinin dolaysız bir sosyalizm çağrısı ve propagandası ekseninde değıl de, düzenle temelde sorunu olmayan orta sınıfların da rahatlıkla kullanabildiği “krizin faturasını ödemeyelim” şeklinde savunmacı bir temelde kurulmasında sakınca görmeyişi, lafa gelince kimseleri beyenmeyen o SD’ci keskinliğin hazmedilmemiş karakteri açısından küçük ama anlamlı bir başka göstergedir.

Tersyüz edilmiş bir halkçılığa en tipik örnek: Türk tekelci burjuvazisinin sermaye birikim süreçlerini kandan ve gasptan arındırmaya soyunan, devletin resmi tarih görüşüyle aynı zemine düşen keskin bir “artı değer” savunuculuğudur.

Geleneksel algı ve kavrayıştan özümsenmiş köklü bir kopuşun yaşanmadığı gerçeğı bir genelgenin girişinde (MK içerisinde de sert tartışmalara neden olan Mart genelgesi) “demokratik ve anti-emperyalist görevlerin yoğunlaştığı özel bir evreden geçiyoruz” belirlemesiyle başlayabilir, SD kavrayışının açımlandığı konunun devamında da “Demokratik, anti-emperyalist görevler, proletaryanın sosyalist görevlerine, temel çelişki eksenine sıkı sıkıya bağlanmalıdır” şeklinde Ekim tipi geleneksel bir SD anlayışının propagandasını yapabilir.

Klasik “demokratik devrim” kavrayışının tersyüz edilmiş halinden başka bir şey olmayan bu SD kavrayışı, faşizme ve emperyalizme karşı mücadeleyi hala sadece demokrasi ve bağımsızlık gibi ‘siyasi’ talepler uğruna mücadele ile sınırlı gören, sınıf olarak burjuvazinin siyasal egemenliğinin sadece belli bir biçimine (faşizm) karşı değil onun sınıf egemenliğinin ekonomik temellerine de yönelecek bir bütünlük ve derinlikte ele almayan geleneksel algıyı sürdürüyor. Öyle ki, demokratik görevlerle sosyalist devrim ilişkisini hala “ özgürlük, bağımsızlık, sosyalizm ekseninde mücadele” ilişkisi biçiminde tanımlar. Aynı kafa bundan üç ay gibi kısa bir süre sonra “… Keza biz stratejide bir değişiklik yapmış olmamıza karşın ne demokratik ne de anti-emperyalizmi dıştalayan, bunların güncel önemini gözardı eden bir yaklaşım içerisinde değiliz” (Haziran 2007 yazışmaları) şeklinde uyarılarda bulunma ihtiyacını duymaya başladı. Tersyüz edilmiş geleneksel MDD’ci bu algı, daha sonra, “rejim tipindeki değişiklik” konusunda, faşizmin biçim değiştirerek temelde sürdüğü kabul edilecek olursa bunun otomatik olarak demokratik devrimci bir strateji gerektireceği şeklinde düz bir mantığa dayalı “SD’ci keskinlik” olarak kendisini gösterdi.

 

TARİHİMİZİN OKUNUŞUNA İLİŞKİN FARKLILIĞIMIZ

TİKB olarak 30 yılı aşkın bir geçmişe sahip olduğumuz halde küçük ve etkisiz bir devrimci muhalefet örgütü olmanın çemberini bir türlü kıramadık.

Proletarya devrimciliğini esas aldığımızı iddia ettiğimiz halde sınıfımızla bugüne kadar anlamlı ve kalıcı asgari bir bağ dahi kuramadık.

Proletarya devrimciliği çizgisinde militan bir mücadele anlayışına ve pratığine sahip olmasıyla, kadrolarının gelişkin devrimci özellikleriyle, mücadelenin en zor dönemlerinde ve cephelerinde dahi başeğmezliğiyle, bu bağlamda; 12 Eylül cuntasına karşı militan duruşuyla, işkencede devrimci direnişi genel bir örgüt tavrı düzlemine yükseltmesiyle, işkence tezgahlarında olduğu gibi cuntanın cezaevleri ve mahkemelerinde de dik duruşuyla, TDH’nin bütününe esin kaynağı olan, onun devrimci tarihsel mirasını geliştirip zenginleştirici katkıların sahibi olduğumuz halde bunları geliştiremedik, hatta yeterince koruyamadık.

Anlamlı açılımlar yaptığmız konularda dahi gelişmede sürekliliği sağlayamadık, bundan da önce, militan bir proletarya sosyalizmi çizgisinde devrimci komünist bir bütünselliği yakalayamadık.

12 Eylül koşulları gibi en karanlık dönemlerde dahi başeğmemiş bir örgüt olduğumuz halde, tarihimizde iki kez tasfiyeciliğin utanç verici batağına sürüklendik.

Sonuçta bugün dağılmanın eşiğine kadar geldik…

Bu durumda, bu tabloyu yaratan yapısal ve tarihsel nedenleri büyük bir içtenlikle, komünistlere özgü bir cesaret ve dürüstlükle nesnel ve doğru bir biçimde ortaya koymak zorunluluğuyla karşı karşıyayız demektir.

TİKB olarak tarihsel gelişim sürecimizin seyrini belirleyen yapısallaşmış temel zaaflarımız nelerdir?

Bu soruya verilen yanıt(lar), ondan da önce konunun ele alınış biçimi, önem ve anlamına yaklaşım dahi, içimizde ortaya çıkan sağcı oportünist aydın eğilimleriyle aramızdaki temel ideolojik farklılık ve ayrım noktalarından biridir.

Entelektüalist sağcı aydın oportünizmi, bu soruya yanıt olarak, “Devrim stratejimizi 1990 başlarında değiştirerek doğrudan sosyalist devrim dememiş olmamızı” en başa yazmaktadır. Her şeyin merkezine bunu koymakta, andığı diğer zaafların çoğunu bununla ilişkilendirmekte ve bugün çözümü de esas olarak bu temelde bir değişim çerçevesi içinde aramaktadır.

Devrim stratejimizi 1990’ların başında değiştirmemiş olmamız TARİHSEL BİR YANLIŞIMIZDIR. Bunun haklı görülebilecek hiçbir açıklaması yoktur! Bu gecikme, sadece teorik bir tutuculuk ve cesaretsizlik örneği olmakla kalmayıp, komünist öncülük anlayışımızın ve siyaset yapma tarzımızın temel zayıflık ve yetersizliklerinin de görülmesini sağlayacak çarpıcı bir göstergedir. Bu bizim örgüt olarak politika yapma tarzımızın, teori ve pratik anlayışımızın, “teoride atılım” iddialarımızın iç yüzlerini, yetersizliklerini görebileceğimiz bir aynadır.

Fakat bu tez üzerinde yükselen bir değerlendirme, normal olarak tayin edici farklılıklar doğurması gereken strateji değişikliğini yapmış olsaydık dahi ONU DA kağıt üzerinde kalmaktan neyin kurtaracağı sorusunun yanıtını içermez. Halbuki TİKB olarak bizim geçmiş değerlendirmemizin yanıtını araması gereken asıl sorulardan biri de budur. Bu noktada, teori ve taktikler alanında zamanına göre oldukça ileri, öncü açılımlar yaptığımız halde bunların bile arkasını getiremeyişimizin, çoğunu kağıt üzerinde kalmaktan dahi kurtaramayışımızın, bu anlamda yapısallaşmış temel zaaflarımızdan biri olarak teorimiz ile pratığimiz arasındaki kopukluğun gözönüne getirilmesi bile, her şeyin temeline yerleştirilen bu tezin yetersizliğini ve çürüklüğünü görmek için yeterlidir.

Bu yüzden de gerçeği olgularda aramak yerine somut olgu ve gerçekleri dahi kafasındaki peşin hükümlere uydurmaya çalışan neokoordinasyoncu sağcı aydın oportünizmi, gerçeğin bütününün yerine geçirdiği bu parçayı, tasfiyeciliğe sürüklenişimizde tayin edici bir rol oynamış olan kendi teorisizminin, yorgunluğunun, militan bir mücadeleye yan duruşunun üzerini örtecek bir kılıf olarak kullanma eğilimindedir.

O burada da durmamaktadır. Tasfiyecilik sürecindeki rolünü kamufle edebilmek amacıyla başta bir “mazeret teorisı” olarak sarıldığı bu iddiasını daha da ileri götürüp, TİKB’yi önceleri “tarihi boyunca”, muhtemelen kapı kapı dolaşırken gördükleri tepkiler üzerine son anda “1990’lardan başlayarak ara akım olmaktan kurtulamamış bir ara sınıf örgütlenmesi” olarak nitelemeye yeltenecek kadar küstah bir nihilizmin temeli haline dönüştürmüştür.

Geçmişin toptan inkarını marifet sayan bu nihilizm, “KOPUŞTA SÜREKLİLİK” gibi düpedüz belkemiksizliği teorize eden postmodern bir “yenilenme” anlayışının ürünüdür. “BUGÜNE KADAR NE YAPMIŞSAK, BUNDAN SONRA TAM TERSİNİ YAPMALIYIZ!” sloganını bayraklaştıracak kadar kendinden geçmiş bir inkarcılığın doğal ve kaçınılmaz bir sonucudur. Bu postmodern tarih okuması, sadece nihilist bir tarih okumasıyla da sınırlı değildir. Ürettiği “kopuşta süreklilik” temel sloganından da görülebileceği üzere özünde örgütsüzlük, inkarcılık ve akışkanlıkta sınır tanımayan TASFİYECİLİKTE SÜREKLİLİK eğilimidir.

Burada, farklılıkları sadece geçmişin ele alınmasıyla da sınırlı olmayan iki farklı sınıf tavrı, iki farklı dünya görüşü, ondan türeyen iki farklı devrimcilik anlayışı, iki farklı tarih okuması ve nihayet iki farklı gelişim ve yenilenme anlayışı vardır.

Bir tarafta Marksizmin devrimci militan ruhu yanında ona o ruhu kazandıran yöntem olarak tarihsel ve diyalektik materyalist yöntem temelinde, olguları ve süreçleri ortaya çıktıkları tarihsel kesitlerle bağlantısı içerisinde, öznel ve nesnel nitelikteki tüm etkenler toplamını gözönünde bulundurarak değerlendiren eleştirel bir SÜREKLİLİK İÇİNDE KOPUŞ İLİŞKİSİ ve YENİLENME ANLAYIŞI vardır; diğer tarafta ise, Marksizmin en temel tezlerine bile sırtını kolaylıkla dönebilecek kadar rahat bir “kopuş” çığırtkanlığıyla hareket eden postmodern bir devrimcilik ve “yenilenme” anlayışı ile somut tarihsel süreçler ve olgularla dahi keyfine göre oynayan idealist, geçmişimizin toptan inkarını marifet sayan nihilist teoriler üretecek kadar ileri gitmiş iflah olmaz bir tasfiyeci yönelim vardır.

Geçmişin değerlendirilmesi konusunda bu sağcı aydın oportünizmiyle aramızdaki ikinci temel ayrım noktası, özellikle de ’98 sonrası sürüklendiğimiz utanç verici tasfiyecilik sürecini büyük ölçüde emperyalist sistemin 1980 sonrasında geçirdiği neoliberal dönüşümü zamanında görüp bütünlüklü olarak çözümleyememiş olmamıza bağlayan “nesnelleştirici” yaklaşımdır.

Bize göre ise; TİKB olarak yapısallaşmış tarihsel zaaflarımızın EN BAŞINDA, proleter devrimci içerik ve temellerde bir iktidar bilinci ve iddiasından uzaklığımız gelir.

Bu “iktidarsızlık”, bize TİKB öncesi grup döneminden kalan olumsuz bir mirastır. Bu anlamda köklüdür, derindir, kısacası “mayamızda” vardır.

Tarihimiz boyunca nitelikli bir devrimci muhalefet örgütü olmanın ötesine bu yüzden geçememişizdir. Bütün düşünsel, ruhsal, kadrosal ve örgütsel şekillenişimize bu “İKTİDARSIZ DEVRİMCİLİK” damgasını vurmuştur.

Tarihimizin özellikle iki kesitinde (1979’daki kuruluşumuzu izleyen 1979-’85 dönemi ile ’89-’94 arası), bu darlığı parçalama doğrultusunda anlamlı devrimci hamlelerimiz olsa da ondan köklü ve kalıcı bir tarzda kopmayı başaramamışızdır.

EN BAŞA YAZILMASI, TEMELE YERLEŞTİRİLMESİ GEREKEN BU İDDİASIZLIK ve SİLİKLİK, KENDİMİZDEN KAYNAKLANAN BÜTÜN ZAAFLARIMIZIN, HASTALIKLI TUTUM ve ALIŞKANLIKLARIMIZIN KAYNAĞI DURUMUNDADIR.

Teoride büyük atılımlar yaptığımızı” iddia ettiğimiz yıllarda bile yeni bir program inşasından uzak duruşumuz, yani yıllarca “programsız bir devrimcilik” yapışımız;

Bolşevik ilke ve kurallara dayalı gelişkin bir örgütsel yapılanma ve işleyiş yerine Kongre ve Konferansların zamanıyla bile keyfine göre oynayabilen pederşahi bir yönetim tarzının cirit atabildiği çevreciliği aşamamış “örgütlü gibi görünen örgütsüzlüğümüz”;

“Öncüsü” olduğunu iddia ettiğimiz sınıfımızdan ve emekçi yığınlardan bu denli uzak ve kopuk oluşumuz;

Politika yapma biçimi ve çalışma tarzı olarak devrimci kitle çizgisine korkunç yabancılığımız;

Tasfiyeci oportünizm tarafından yapısal zaaflarımızı “nesnelleştirme” bahanesi olarak kullanılan mücadelenin koşullarındaki gözle görülür büyüklük ve sarsıcılıktaki değişimleri dahi yıllarca ıskalayacak ölçüde hayattan kopukluğumuz başta gelmek üzere diğer hangi öznel zaaf ve zayıflığımız ele alınacak olursa, devrimci iktidar bilinci ve iddiasındaki zayıflık, buna uzak hatta yabancı bir devrimcilik ve öncülük anlayışının sınırlandırıcı etki ve sonuçları kendisini orada mutlaka bir biçimde gösterir.

Bu nedenle O, BÜTÜN ÖZNEL ZAAF ve ZAYIFLIKLARIMIZIN “ANASI” DURUMUNDADIR. Bu ilişki temelinde diğerleri de, devrimci iktidar bilincindeki bu zayıflığı besleyip derinleştirici bir rol oynamış, onun bu denli kronikleşip taşlaşması üzerinde etkili olmuşlardır.

Aralarındaki BU İÇ BAĞINTILILIK İLİŞKİSİ UNUTULMAMAK KAYDIYLA anılması gereken tayin edici nitelikteki diğer başlıca öznel zaaf ve zayıflıklarımızı şu başlıklar altında toplayabiliriz:

– Programsız devrimcilik, (zamanına göre ileri bir adım olmakla birlikte miadını çoktan doldurmuş olan ’79 Platformu’ndan bu yana bu örgütün bütünlüklü resmi bir programı yoktur. Halbuki yazılı bir tüzük ile birlikte program, ciddi bir devrimci örgüt olmanın asgari iki temel koşulundan başta gelenidir. İşçi sınıfı ve emekçi kitlelerle ele avuca gelir kalıcı örgütlü bağlara sahip olma koşuluyla birlikte bunlar partileşebilmenin de yerine getirilmesi gereken asgari üç temel koşulunu oluştururlar. Engels’in tanımıyla, partinin kimliği ve tarihsel amaçlarının yığınlar tarafından görülebilmesini sağlayan “göndere çekilmiş bir bayrak” işlevine sahip olan program, bu noktada da diğer ikisinden önce gelir ve onların da temelidir. Dolayısıyla yıllarca resmi bir programa dahi sahip olmayan, dahası böyle bir yönelimi de olmayan bir devrimcilik anlayışı, sınıfla ve emekçi yığınlarla kitlesel ölçeklerde buluşma, onları peşinden sürükleme, kısacası partiyi ve devrimi örgütleme diye bir iddiadan da fiilen uzaklık anlamına gelir.)

– İlke ve kurallara dayalı, işleyen devrimci bir sistem yerine, MK içinde ve merkezi yönetici organların birbirleriyle olan ilişkilerinde dahi ahbapçavuş çevrelerine ya da mezheplere özgü bir keyfilik ve sistemsizliğin kol gezdiği “örgütlü gibi görünen” örgütsüz devrimcilik

– Merkezi önderlik sorunu (saydığımız ve sayacağımız diğer bütün öznel zaaf ve zayıflıkların o boyutlar ve derinlikte yaşanmasında tayin edici bir konuma, özel bir role ve etkiye sahiptir. Bu özgünlüğüyle diğerlerinden ayrılır. Devrimci iktidar bilincindeki zayıflığın en başta önderlikte kristalize olduğu ve bütün örgüte de oradan yayıldığı gerçeği dikkate alınacak olursa, “bütün nedenlerin anası” kategorisi içine alınıp başa yazılmayı hakeder)
Kadrolar sorunu (önderlik kadrolar ilişkisi diyalektiği bağlamında hem iktidarsız devrimcilik anlayışının ve önderlik sorununun yarattığı bir sonuç özelliğine sahiptir hem de başta bu tarz bir önderliğin ve örgütlü gibi görünen örgütsüzlüğün/kuralsız ve keyfi çevreci ilişkiler sistematiğinin kuruluş öncesinden de başlayarak bugüne kadar sürebilmesinin tayin edici nedenlerinden biri olarak ikili bir karaktere sahiptir. Bu anlamda, hem kadrosal gelişimi sağlamaktaki tarihsel başarısızlığımızın hem de kadrolarımızın özneleşmesindeki zayıflığın irdelenmesi sırasında kadrolar sorununun bu ikili yönü birlikte dikkate alınmak zorundadır.)

– Devrimci komünist bir bütünlükten uzaklık (belirli zamanlarda, belirli yön ve parçalarda gelişkinlikle sınırlılık anlamına gelen bu zaafiyet, kendisini en başta örgütsel faaliyetin yürütülüş biçiminde gösterir. TİKB olarak faaliyetimiz genellikle belirli dönemlerde, belirli yön ve alanlara yüklenme çizgisinde seyretmiştir. Buna karşın, militan komünist bir çizgide bütünsel bir devrimci öncülük misyonu ve anlayışı açısından yerine getirilmesi gereken başka birçok görevi ve tarihsel sorumluluğu bu arada fazlasıyla ihmal etmişizdir. Örgütün toplam performansını olduğu gibi o kesitte gelişme kaydettiğimiz alan ve konularda bile bunların arkasının gelmesini de engelleyen bir dengesizlik yaratan bu durum, sık sık tehlikeli ve kırılgan bir tekyanlılık boyutlarına varmıştır. Devrimci iktidar bilinci ve iddiasından uzaklığın kendisini en bariz ve dolaysız olarak gösterdiği tarihsel zaaflarımızdan birisidir.)

– Gelişmede süreklilik sağlayamama/devrimci bir süreklilikten uzaklık sorunu (yaratılan değer ve geleneklerin dahi arkasının getirilemeyişi, kadrosal ve örgütsel gelişmede tıkanıklıklara yol açan tutuculuğun, gelişmenin durması ve düşünce donmasının, devrimci idealizmin yitirilişi ve bürokratlaşmanın da temel nedenlerinden biridir. Geçici ve göreli olanla yetinme başta olmak üzere ölçü kayması, ufuk daralması, ütopya kaybı ve nihayet özellikle kriz dönemlerinde dar grup ilişkilerinin sınırları içerisinde göreli hatta çoğu kez abartılmış hayali üstünlüklere dayalı olarak kendi dışında suçlu ve sorumlu arayışına dönüşen küçük burjuva rekabet ve kıyaslamacılık- bu soluksuzluk ve enerji zayıflamasının besleyip büyüttüğü başlıca sonuçlardır.)

TİKB olarak neden bu haldeyiz?” sorusunun yanıtı, bu sonucu doğuran tayin edici nedenler olarak öncelikle BUNLARIN TOPLAMINDA ARANMALIDIR. Bunlar ortada dururken bunların dışında, bunlardan önce, hatta birbirlerini besleyip büyüten karşılıklı bağımlılık ilişkisinden kopartılmış biçimde bunlardan biri ya da bazılarına dayalı bir geçmiş değerlendirmesi, belirli bir geçerlilik taşıdığı durumlarda dahi eksik ve yetersiz kalmaktan kurtulamaz.

Buna karşın bu tayin edici nedenler bütünlüğü de, bugünlere gelişimiz üzerinde etkili olan yapısallaşmış bütün zaaflarımızı içermez. İkinci bir kategori olarak bunlarla birlikte anılması gereken daha başka zaaflar vardır.

Bu kategoriyi oluşturan etkenlerin ortak özelliği şudur: Devrimci iktidar bilinci ve iddiasından uzaklık başta olmak üzere önceleri ana kategoriyi oluşturan yukardaki etkenler bütünlüğünün toplamından doğan “sonuçlar” olarak ortaya çıkmışlar fakat süreç içinde kalıcılaşıp bağımsız birer etkene dönüşerek “neden” haline gelmişlerdir.

TİKB’nin bu kapsamda mutlaka anılması gereken başlıca zaafları şunlardır:

TEORİ-PRATİK KOPUKLUĞU: ’90’lı yılların ortalarından itibaren devrimci kamuoyunda dahi TİKB algısının en öne çıkan yönünü oluşturur. Örgütün söylem düzeyinde formüle ettiği en iddialı tez ve görüşler, politika ve taktikler bile çoğunlukla kağıt üzerinde kalmaktan kurtulamamışlardır.

’90’ların sonlarına doğru bu kopukluk artık uçurumlaşmıştır. “Ufku kapitalizmin kendisinden de çok işbaşındaki hükümetlere karşı muhalefetle sınırlı, belirli biçimler içine sıkışıp kalmış dar bir siyasal devrimcilik anlayışının artık ömrünü doldurduğu, bu anlamda bir dönemin kapandığı” temel tespitini dile getiren ve TDH’yi yeni bir tasfiyecilik dalgasının beklediği uyarısını yapan 3. Konferans Sonuç Bildirgesi’nin hemen arkasından, başkalarından çok daha düşkün bir tasfiyecilik batağına sürüklenilmesi bu konuda fazla yorum gerektirmeyecek kadar çarpıcı bir göstergedir.

TEORİ İLE İLİŞKİMİZ-TEORİ ÜRETME TARZIMIZ: TİKB’nin teori olan ilişkisi tarihi boyunca hep sorunlu olmuştur. Öncesi de dahil kuruluş yıllarında bu ilişkide teorik gerilik ve teorik sorunlara uzaklık baskın ve belirleyicidir. Teori ve politikaların üretimi MK içinde dahi birkaç kadronun işi olarak görülmüş ve uzun yıllar da onlara dayalı olarak yürümüştür.

’90’lı yılların ilk yarısı, bu yönden de ileriye doğru gözle görülür farklılıkların yaşandığı bir kesittir. TİKB’nin devrimci kamuoyunda dahi sınırlı bazı yönleriyle tanınan küçük ve dar bir muhalefet örgütü olmaktan artık çıkarılması stratejik hedefini örgütün önüne koyan ’91’deki II. Konferans‘ın ardından, proletarya devrimciliği çizgisinde militan siyasal bir odak olarak sınıf mücadelesinin her cephesinde iddia sahibi bir örgüt olma yönelimine girilmesi, hem önderlik hem de kadrolar düzeyinde bu alanda da gelişmeyi zorlayan bir etken oldu.

Fakat ’90’ların ikinci yarısından itibaren ise bu alanda da işler çığrından çıktı. Teoriyi olduğu kadar teorinin üretimini de pratikten olduğu kadar örgütün içinde bulunduğu durumdan ve sınıf mücadelesinin diğer bütün acil sorumluluklarından kopartarak ele alan sağcı bir teorisicilik eğilimi, 3. Konferans’ın hemen ardından başlayarak örgütü teslim aldı. İşçi sınıfı ve emekçi kitle hareketinin diplerde seyrettiği, Kürt ulusal hareketinin tarihsel bir kırılmaya uğramasıyla birlikte TDH saflarında da yeni bir tasfiyeci sağ dalganın kabardığı dönemin nesnel koşulları onun önünü açıp işini kolaylaştırdı.

1970’lerin sonunda “Türkiye’nin Ne Yapmalı’sı yazılıp parti teorisi ortaya konulmadan neyin pratiğini yapacağız” temel tezi ile ortaya çıkan mücadele kaçkını Koordinasyonculuk‘u 25 yıl sonra aynen hortlatıp, “Dünyadaki ve Türkiye’deki büyük dönüşüm çözümlenmediği sürece her türlü siyasal pratik faaliyet sonuçsuz kalmaya mahkumdur; parçayla sınırlı, nafile çabalar olmaktan kurtulamaz” tezini üreten Neokoordinasyoncu bu sağcı teorisicilik eğiliminin karakteristik özellikleri şunlardır:

a) Teoriyi pratikten koparmakla kalmaz, Marksizmi devrimci kılan temel yaklaşımın tam tersine, ona öncelik vererek her şeyin üzerine çıkarır. Küçük burjuva aydın karakterini yansıtan bu özelliği ile örgütte kavga kaçaklığını meşrulaştırıp kalıcılaştırıcı bir öze ve işleve sahiptir.

b) Sınıfsız komünist toplum tarihsel amacı doğrultusunda militan proleter devrimci bir çizgide yürütülen pratikten koparmakla hayat damarını kestiği teoriyi ve teorik faaliyeti, bireysel bir “yazı yazma” faaliyeti derekesine indirger. Bu kırılma içinde kırılma, biri o çok “önemsenen” teori alanında, diğeri örgüt anlayışı ve işlerliği açısından iki önemli sonucu beraberinde getirir:

Militan komünist çizgide bir pratiğe yol gösterme amacını taşıyıp ondan beslenmeyen bir teorik üretim, en iyi durumda bile hayatın hep gerisinden gelen “kuyrukçu” bir konumdan kurtulamaz; hem ürettiği teori itibariyle hem de teori alanında oynadığı rol yönünden, geleceği mayalandıran dip akıntılarını yakalayabilecek duyargalarını baştan kendi elleriyle kestiği için gelmekte olanı/yaklaşanı zamanında görerek gündemleştirip çözümleyen öncü bir rolün sahibi olamaz. Kurudur, cansızdır, mattır, en önemlisi ruhsuzdur.

Teori üretimini, kabuğuna çekilmiş bireylerin “yazı yazma” faaliyetine indirgeyen küçük burjuva aydın kafası, özünde ideolojik bir tutum sorunu olan parti örgütlenmesi ve işlerliği konularında da karakterine uygun bir seçkincilik üretir; bürokratizm ve ayrıcalık peşinde koşmak başta olmak üzere parti içinde her türlü hastalıklı tutum ve anlayış için uygun bir zemin hazırlar. Kolektif bir organizma olarak parti içinde birbirlerini bütünleyip tamamlayan ve her biri ancak bu bütünlük ilişkisi içinde devrimci bir anlam ve değer taşıyan farklı emek türleri arasında keskin bir hiyerarşik basamaklandırma ilişkisi kurmakla kalmaz; bu hiyerarşik merdivenin en üst basamağına/başköşesine oturttuğu “teorisyenler”in, “hizip kurma özgürlüğü” de dahil partide her şeye haklarının olduğunu iddia edebilecek kadar pervasız seçkinci bir örgüt anlayışını savunabilir.

Öte yandan, parti içinde teori ve politikaların üretim mekanizmalarının kolektivize edilmesi gibi bir yaklaşım ve çabaya yapısı gereği daha baştan uzak ve kapalıdır. Bu kafaya göre, “yazarlar yazar, okuyucular da -kadrolar ve diğer örgüt güçleri- okurlar”!!! Parti içi üretim ilişkileri ve hiyerarşik düzen açısından bu seçkinci teorisizm, “teorisyenlerle-pratisyenler”, “politikaları üretenlerle-onları uygulamakla yükümlü olanlar” vb. temelindeki işbölümü ilişkilerinin fiilen sürgit devamından yana bir burjuva anlayış ve tutuma karşılık gelir.

c) Bu sağcı elitizm, önce “her şey” haline getirdiği sonra da “yazı yazma” faaliyeti derekesine indirgediği teorik üretimi, pratikten olduğu gibi örgütten, her tarihsel evrede onun (ve sınıf hareketinin) içinde bulunduğu somut durum ve ihtiyaçlar bütünlüğünden de kopartarak yürütülen bir faaliyet olarak görür. Bu özelliği ile (de) örgüt dışılaşmış keyfi bir karaktere sahiptir. Bu keyfilik, adeta her şey haline getirdiği teorik faaliyet ve yönelimleri sırasında da kendini gösterir. Yöneldiği konuların seçiminden neyi ne zaman yapacağına dair her konuda, komünizm tarihsel amacı ışığında örgütün ve sınıf hareketinin o tarihsel kesitteki ihtiyaçlarını esas alan kolektif stratejik bir plana ve örgüt disiplinine göre değil keyfine göre hareket eder. İstediğini yazar, istediği zaman yazar. Ötesini umursamaz.

d) Bütün bunların temelinde, devrimci öncü sorumluluklarının, Leninist bir sosyal devrimcilik anlayışı temelinde bütünsel ve somut kavranışından uzaklık yatar. Soyut bir “teori ve teorik faaliyetin önemi” savunuculuğunu maske olarak kullanıp tek başına mutlaklaştırdığı “teorik görev ve öncelikleri” diğerlerinin karşısına diker, onları fiilen boşvermenin bahanesi haline getirir.

ML temellerde devrimci bir bütünlüğün yerine belirli yönlerdeki bazı sorumlulukları geçiren bu parça yaklaşım, örgüte önderlik, örgüt içindeki öncü sorumlulukların ele alınışı sırasında da kendisini gösterir. Onun ne “teorik” yönelimleri örgütün tarihsel amaçları döğrultusunda kolektif olarak belirlenmiş stratejik bir plana dayanır ne de örgütün içinde bulunduğu durumu ve ihtiyaçlar bütünlüğünü dikkate alır. Her iki yönde de korkunç bir keyfilik ve vurdumduymazlıkla hareket eder.

e) Teoriyi devrimci pratikten ve örgütten kopuk bir yazı yazma faaliyeti derekesine indirgeyen sağcı teorisizmin “teori” ya da “teorik olan” algısı da küçük burjuva aydın karakterine uygundur. Ona göre “derin teori” ya da teorik bir görüşün derinliğini tayin eden ölçüt, belirli bir gerçekliğin çözümlenmesinden çıkarsanan stratejik sonuçların ve tezlerin doğruluk ve isabet derecesiyle yeni ve özgün olanı yakalayıp yansıtma becerisı, bu anlamda nasıl bir pratiğe ne kadar yol gösterici olabileceğı ölçütü değildir. Devrimci pratik diye bir derdi olmadığı gibi, benimsediği görüş ve düşünceleri pratiğe taşımak diye de bir derdi olmadığından onun için öncelikli ve esas olan, karşılaştığı fikrin KENDİSİNE “yeni” olarak görünüp görünmemesi yanında yine KENDİSİNE “heyecan verip vermemesi” gibi ölçütlerdir. Onun ölçüleri dahi bu denli subjektif-kişisel ölçütlerdir.

SINIFTAN VE KİTLELERDEN KOPUKLUK
: “TİKB’nin en utanç verici tarihsel başarısızlığı hangi konudadır” diye bir soru sorulacak olsa, bunun tereddütsüz yanıtı, “işçi sınıfı ile kurabildiği ilişkilerin yetersizliği ve süreklilikten yoksunluğu” olur.

“Proletaryaya devrimci öncülük”
iddiasına sahip 30 yıllık komünist bir örgütün bugün sınıf içinde doğru dürüst tek bir mevzisi dahi yoktur. Herhangi bir sektörde, sendikada, sanayi havzasında, OSB’de, hatta tekil bir fabrikada etkili bir mevziye sahip olmak şurada dursun; tersanelerde yürütülmeye çalışılan cılız bir faaliyetin dışında sınıfla neredeyse ilişkisi bile kalmamıştır. Eskiden en azından sınıfın hareketlendiği durum ve kesitlerde göreli bir hareketlenme sergilenirdi; neokoordinasyoncu tasfiyecilik yüzünden son yıllarda o refleksler de körelip ortadan kalktı. Son yılların grev, direniş, hatta fabrika işgali girişimlerinin çoğu resmen seyredildi. Sınıf çalışması adına yapılanlar, daha çok konuya duyarlı kadroların bireysel çaba ve emeklerine dayalı sistemsiz ve dağınık çırpınmalardır. Bu örgüt, tarihinin hiçbir döneminde sınıftan bu kadar uzaklaşıp ona bu denli yabancılaşmamıştı.

Zaten Konferans süreciyle birlikte örgütün de büsbütün çürütüldüğü 2005 sonrasının bu konuda geçmişten en büyük farkı da burada yatar: Bu örgütün sınıfla ilişkileri ve sınıf çalışması, tarihi boyunca zayıf ve yetersiz kalmış; gerilikten ve güçsüzlükten, ısrar ve inatçılık yoksunluğundan bir türlü kurtulamamıştır belki ama, en azından sınıfla ve sınıf hareketiyle bir biçimde ilişki kurma çabaları ve yönelimi hiçbir zaman şu son yıllardaki kadar silikleşip kaybolmamıştır.

Üstelik delinin sopasıyla övünmesinden farksız biçimde sınıfa dair “çözümlemeleri” yere göğe sığdıramadığımız, “ileri sınıfın devrimciliği” tekelini kimselere bırakmamak için patronları bırakıp birbirimizin gırtlağına sarıldığımız bir dönemde yaşanmaktadır bu dibe vuruş. Sınıfımızla olan ilişkisizliğimizin boyutları yanında teorimizle pratiğimiz, lafa gelince mangalda kül bırakmadığımız iddialarımızla somut gerçekliğimiz arasındaki çelişkinin büyüklüğü yönüyle de utanmamız gereken bir tablodur bu!..

Proletaryanın öncülüğüne soyunan 30 yıllık bir örgütün geldiği nokta açısından bu tablo, her şeyden önce vahim bir KİMLİK EROZYONUNU yansıtır. Ait olduğunu iddia ettiği sınıftan bu kadar kopuk ve uzak, sınıf hareketinin seyri üzerinde az çok etkili olabileceği bir konum ve ilişkilere sahip olmak şurada dursun, onunla doğru dürüst bir teması dahi kalmamış, sınıfın mümkün olduğu kadar geniş kesimlerini militan bir proletarya sosyalizmi ve onun sendikal alandaki ifadesi olarak militan bir kızıl sendikacılık çizgisinde örgütleyip harekete geçirme çabası ve yönelimi içinde olmak şurada dursun onun kendiliğinden eylem ve direnişlerini bile kayıtsızlıkla seyredecek ölçüde ona yabancılaşmış, sınıftan beslenmek ve sınıfın dışından gelen güçlerini de devrimci proletaryanın komünist dünya görüşü ve değer yargıları temelinde eğitip biçimlendirmek şurada dursun elde avuçta kalmış işçi yoldaşları ve onların çalışma alanlarının sorumluluğunu da hücrelerine kadar çürümüş aydın taslaklarının eline veren bir örgütün, proleter bir yapıya ve kimliğe sahip olduğu, geçmişinde çok bariz özelliklerinden biri olarak öne çıkan bu özellik ve çizgilerini korumayı sürdürdüğü iddia edilemez!..

Bu aynı zamanda İDEOLOJİK BİR KIRILMA anlamına gelir. Çünkü “proletaryanın komünist devrimci öncülüğü” iddiasının temeli olarak bu örgüt, 1968‘lere kadar uzanan tarihinin başlangıç dönemlerinden itibaren proletarya devrimciliğini esas almış, işçi sınıfı içinde çalışmayı sadece teorik ve siyasal değil örgütsel ve pratik faaliyetlerinin de merkezine koyarak hareket etmiştir. TİKB, TARİHİNİN HİÇBİR DÖNEMİNDE, PROLETARYANIN DEVRİMİMİZDEKİ ROLÜNÜ SADECE “İDEOLOJİK ÖNCÜLÜK” İLE SINIRLAYAN BİR OPORTÜNİZMİN SAVUNUCUSU OLMAMIŞTIR! Bu gerçekdışı iddianın tam tersine, 1968’lerden başlayarak dönemin etkin MDD‘ci bütün ana akımlarından temel ayrılık noktalarımızdan birini bu tezin eleştirisi oluşturmuştur. Türkiye’deki bağımlı kapitalizmin o yıllardan itibaren altını çizdiğimiz gelişmişlik düzeyine ilişkin görüşlerimizin de mantıki bir sonucu ve devamı olarak, “proletaryanın Türkiye devrimindeki rolünün sadece ideolojik öncülükle sınırlı tutulamayacağını, nicel ve nitel yönlerden ulaştığı gelişkinlik düzeyi de dikkate alınacak olursa onun aynı zamanda devrimimizin fiili öncü gücü olduğunun” ısrarla vurgulanıp savunulması, 1970‘li yıllar boyunca da bütün faaliyetlerimize ve pratiğimize yol gösteren ilkesel bir perspektiftir. MDD stratejisini savunduğumuz yıllar sırasında dahi, yine temel bir farklılık noktamızı oluşturan kesintisizlik vurgusunun ön planda tutulması aynı kavrayışın devamı ve tamamlayıcı parçası niteliğindedir. Ve nihayet, köylü devrimciliğini esas alan Maoculuğun kendisine karşı olduğu kadar Üç Dünyacılığına karşı kuşku ve eleştirilerimizin çıkış noktalarından birini yine proletaryanın devrimimizdeki rolü konusundaki bu özümsenmiş sınıf bakış açısı oluşturmuştur.

Bu utanç verici tablo ne tek ya da birkaç etkene bağlı olarak ortaya çıkmıştır ne de bir günde, bir gecede, bir ayda, bir yılda bu hale gelinmiştir. Sınıfın geçirdiği yapısal dönüşümlerle sınıf hareketinin 1992 Ocak Genel Grevi‘nden bu yana diplerde seyretmesi gibi nesnel nedenlerin de bu konuda önemli bir payı olmakla birlikte, sınıftan bu kadar kopmamızın, daha da ötesi bireysel çabalar dışında bir yönelimin dahi kalmamış olmasının asıl belirleyici nedenleri tümüyle kendimizden kaynaklanan öznel nedenlerdir. Örgütün yukardan beri andığımız belli başlı bütün yapısal zaaflarının bu sonuç üzerinde belirgin rolleri vardır. Fakat burada da ÖNDERLİK BOŞLUĞU ilk sıradadır ve tayin edicidir. Hem teorik-siyasal çözümleme ve stratejik yol göstericilik yönünden hem de pratik-örgütsel yönlendiricilik ve denetleme yönlerinden bu alanda da bırakılan boşluklar büyüktür.

 

STRATEJİK HEDEFLERİMİZ – GELECEK İDDİAMIZ

İstemediğimiz bir ayrılıkla sonuçlanan uzun ve yıpratıcı bir Konferans sürecinin ardından sorumluluklarımızın çok daha büyüdüğü zorlu bir süreç bekliyor bizi.

Çok güç ve kan kaybettik, korkunç daraldık ve olanaklar bakımından da dibe vurduk. Bunları hafife alamaz, bunların da üzerinden atlayamayız. Ama bunlar sonuçta bir biçimde kapatılıp giderilebilecek eksikliklerdir. Son 10 yıldır TİKB olarak asıl çok boyutlu ve derin bir değer erozyonu, ruhsal ve düşünsel yorgunluk yaşadık. Militan bir devrimci savaş örgütüne yakışmayacak, onun saflarında yeri dahi olmayacak anlayış ve alışkanlıklar türeyip değişik ölçü ve yoğunluklarda bizlerin de üzerlerine bulaştı. Bugüne kadar olduğu gibi konferans sonrasında da bizleri asıl zorlayacak olan problemler, asıl bu alandaki tahribatların giderilmesi sırasında karşımıza çıkacaktır. Fakat özellikle de örgüt içi üretim ilişkilerini, buna dair geleneksel kavrayış ve alışkanlıklarımızı komünizm tarihsel amacımızda cisimleşen toplum ve birey ilişkileri doğrultusunda farklılaştırmayı başarabildiğimiz ölçüde, bugün gözümüzde büyüyen her türlü eksikliğin üstesinden gelebilme imkanı da o ölçüde güçlenecektir. Lafa gelince değil pratikte gerçekten kolektivize olmuş emeğin, kolektif aklın, birikim ve potansiyellerin üstesinden gelemeyeceği güçlük ve engel yoktur.

Bu yüzden, bizler için kelimenin tam anlamıyla bir “yeniden döğuş” özelliğini kazanmasını hedeflediğimiz Konferans sonrası sürecin önceliklerinin başına, “TİKB’yi yeniden komünist bir savaş örgütü haline getirmek, kendimizi militan birer komünist parti adamı haline getirmek” stratejik hedefini yazıyoruz. Önümüzdeki ilk adım öncelikle “DEVRİMCİ KOMÜNİST BİR ÖRGÜT OLMA, TİKB’Yİ YENİDEN AYAĞA DİKMEKTE” düğümlenmektedir.

İkinci stratejik önceliğimizi, militan bir proletarya sosyalizmi çizgisinde sınıf çalışmasına yüklenmek oluşturacaktir. Sınıfımızla kitelesel ölçeklerde buluşabilmek için vargücümüzü harcayacağız. Başka bazı alanların ihmali pahasına da olsa önceliği bu alana vereceğiz. Bu temelde, militan sosyalist sınıf devrimciliği bilincinin, kültürü ve değer yargılarının, yaşam tarzı ve alışkanlıklarının yeniden güçlü bir tarzda edinilmesine dayalı YENİ BİR PROLETER DEVRİMCİ KİMLİK İNŞASINA girişeceğiz!..

Üçüncü stratejik yönelimimizi, program inşasına yönelmek oluşturacak. Program inşası, özünde yönsüz konjonktürel bir devrimciliğin aşılması açısından olduğu kadar kendi içine kapalı dar grup devrimciliğinin aşılmasını da ivmelendirecek özelliği nedeniyle partileşme yolunda atacağımız ve atmamız gereken tayin edici adım olacaktır. Bu inşanın ayırdedici bir özelliğini de, onu birilerinin yazı yazma faaliyeti olmaktan çıkarıp belli başlı bütün güçlerin birikimleri ölçüsünde katkıda bulundukları kolektif bir inşa süreci olarak örgütlenip yürütülmesi oluşturacak.

Militan komünist bir parti inşasının iki kilit halkası olarak sınıf içinde anlamlı bir maddi güç haline gelmekle program inşasını, partileşme perspektifiyle yürüteceğiz!..

Stratejik hedeflerimizi, günümüzde militan bir komünistlik ve proletarya sosyalizmi çizgisinde yeni bir devrimci öncülük ve önderlik anlayışı temelinde gerçekleştirmeye çalışacağız!..

21. yüzyılın devrimci öncülük anlayışı ve partisi, tehlike-fırsat diyalektiği bütünlüğü kapsamında öncelikle hangi temel olgu ve dinamiklere dikkat edilerek, hangi temel özellikler çerçevesinde, nasıl inşa edilmelidir?

1) Son 30 yılın dünya tarihi ve pratiği, kapitalist emperyalizmin temel karakteristik çizgi ve özelliklerini korumaya devam etmekle birlikte, bunların ne altyapıda ne de üstyapıda hiçbir zaman değişmez sabitler şeklinde aynı kalmadığı ve kalamayacağı gerçeğini bir kez daha gösterdi. Proletaryaya devrimci öncülük iddiasını taşıyan ML komünistler bundan ilk temel ders olarak, şu stratejik sonuçlar bütünlüğünü çıkarmalıdırlar:
Teoride ve pratikte, düşüncede ve eylemde hiçbir zaman hiçbir donmaya izin vermeyen dinamik bir önderlik ve öncülük zorunluluğu, partinin “gerçeklik duygusunu” ve devrimci iç dinamizmini yitirmesine asla izin vermeme sorumluluğu, özellikle de politika ve taktiklerin üretimi, çalışma tarzı ve örgütlenmeye ilişkin her konuda çözümlerin merkezine daima sınıfla ve kitlelerle ilişkiyi koyan bir anlayışla hareket etme zorunluluğu…

2) Marks, sosyalizmin geleceğinin, işçi sınıfının bugünkü mücadelelerine çözülmezcesine bağlı olduğunu her fırsatta belirtir. 21. yüzılın devrimci öncülük, önderlik ve parti anlayışının bu gerçeği aklından hiç çıkarmaması gerekir.

Sınıfla ve kitlelerle ilişki sorunu, onun düzeyi ve içeriği, basit bir nicelik artış ve büyüme sorunu değildir. Sayıca büyümenin sağlayacağı güç ve avantajlar kadar, hatta ondan da önce tarihsel bir perspektif bakımından ideolojik-siyasal anlam ve sonuçları açısından önemli ve tayin edicidir. Bu ilişki ve onun gelişkinlik düzeyi, her şeyden önce proleter devrim ve sosyalizmin nasıl ya da ne ölçüde kavrandığının göstergesi niteliğindedir. “Proletaryanın kurtuluşunu proletaryanın kendisinin gerçekleştireceğini” bilen ve bu kavrayışın devamı olarak “devrimin ancak kitlelerin eseri” olacağına inanan bir devrimcilik, devrimin örgütlenmesi ve hızlanmasının bütünüyle sınıfın kazanılmasına ve örgütlenmesine bağlı olduğunu da görmek zorundadır.

Dolayısıyla sınıfla ilişkinin düzeyi, gerçekte proleter devrim ve sosyalizmin, gerçekleşmesi mümkün güncel pratik bir hedef olarak mı yoksa ne zaman ve nasıl geleceği belirsiz bir geleceğin sorunu olarak mı görüldüğünün somut göstergesi özelliğine sahiptir. İkinci olarak, sosyalizmi inşanın hızı ve temposu her zaman için öncelikle proletaryanın bilinç ve örgütlülük düzeyinin gelişme derecesine bağlıdır. Onun için, faaliyetleri sırasında ufkunu sadece an’ın ya da görünür bir yakın geleceğin sorunları ve sorumlulukları ile sınırlayarak hareket eden bir “öncülük” anlayışının sosyalizmi kavrayışında da bir sığlık ve yetersizlik var demektir. Ve bu derinlik yoksunluğunun, tarihsel olarak hangi sorunlarla karşılaşmaya ve sonuçta nasıl bir tıkanmaya mahkum olduğu, özellikle de Doğu Avrupa ülkelerindeki sosyalizm deneyimlerinin pratiklerinden de görülebilir.

O zaman 21. yüzyılın partisi kendisini sadece günün ve yakın bir geleceğin sorunları ve yükümlülükleri ile sınırlayamaz. Bu kez bunların üzerinden atlamaya kalkarak değil bunları yerine getirirken, devrimin örgütlenmesi ve gelişimi sürecinde de sosyalizmin inşası sırasında da başarı-başarısızlık, avantajlar-dezavantajlar, olanaklar-handikaplar diyalektiğinin şekillenişinin olsun, kullanabileceği araç ve yöntemlerin zenginlik ve çeşitliliğinin olsun birçok şeyin sınıfla ve sınıf hareketiyle bugünden nasıl bir ilişki kurduğuna olan bağımlılığını düşünerek hareket etmek zorundadır. Enver Hoca, stratejik-taktik önderlik sanatını her türlü kuyrukçuluk ve aşamalılıktan ayıran özsel farklılıklardan birini şöyle tanımlar: “Hareketin her evresinde bir sonraki aşama için en elverişli tarihsel koşulları hazırlama perspektifiyle hareket etmek”… Burnunun ucundan ötesini görmek ve örgütlemek isteyen 21. yüzyılın öncülük ve parti anlayışı, bu sözü Lenin’in, “devrimci sosyalist politika eğer sınıfın geniş yığınını sarsmayı, onun ilgisini uyandırmayı, onu olaylara etkin ve öncü biçimde katılmaya çekmeyi hedeflemiyor ve başaramazsa, o zaman bir oyun olarak yozlaşmış demektir” sözü ile birlikte kulağına küpe yapmak zorundadır.

3) Bu noktada, tarihsel süreçlere bilinçli müdahalenin temel araçları olarak siyasal taktiklerin ve devrimci pratiğin önemi çıkar karşımıza. Özellikle de devrimci bir pratiğin, hem eğitici hem esinlendirici ve tabii en başta da dönüştürücü, özneleştirici rolü ve önemi ile karşılaşırız.

Sınıfın ve sınıf hareketinin, dünyanın hemen her yerinde kendisini yeniden bulmaya çalıştığı, silkinip ayağa kalkma hamlelerini sıklaştırdığı, bunu yaparken de örgütlenme ve eylemin yeni yol ve yöntemlerini aradığı bir tarihsel evrede devrimci pratığin bu rolüne sırtını dönen, onu küçümseyip geriye iten her yaklaşım, yeni bir model temelinde parti davasını da, devrimi ve devrimci öncü sorumluluklarını da geriye itiyor ve önemsemiyor demektir.

21. yüzyılın partisi, sırf bu tayin edici kesitle de sınırlı kalmayarak, lafta çok doğru şeyler söyleyip çok etkileyici kararlara sahip olan ama iş pratiğe gelince bunları hep “unutan” 20. yüzyılın başlarındaki II. Enternasyonal partilerinden pratikte de farklı olarak gerçek anlamda devrimin partisi olmak zorundadır!…

4) Sınıfa gücünü ve yeteneklerini hissettiren, bu anlamda çekim gücü yüksek politik ve pratik bir odak olarak sivrilmeli, bu özelliği ile daima sınıfın ve kitlelerin görüş alanı içinde olmayı başarabilmelidir.

Neoliberalizm karşısında uzun süren ağır ve ezici bir tarihsel yenilginin arkasından kendisine gelip yeniden doğrulmaya çalışan sınıfın ve sınıf hareketinin gelecekteki niteliğini ve gelişim çizgisini de belirleyecek tayin edici bir tarihsel evrenin içinde bulunulduğu bilinciyle hareket etmeli; ikisi de kendi cephelerinden yeniden doğmanın sancılarını yaşayan sosyalist hareketle işçi sınıfı hareketinin devrimci militan bir sosyalizm çizgisinde buluşarak birbirlerini bütünleyip güçlendirmeleri imkanı ve potansiyellerini de taşıyan “zamanın ruhunu” yakalamalıdırlar.

Komünistler ve devrimciler, eğer bu tarihsel fırsatı da göremez ve kaçırırlarsa, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kendi tabutlarının çivisini kendi elleriyle çakmış olurlar; proletaryayı ve proletarya hareketinin geleceğini de, en iyimser olasılıkla Latin Amerika’da yaşandığı gibi sınıfın dar görüşlü, akılsız dostlarına fakat daha da güçlü bir olasılık olarak yeni tipte faşizm ve gericiliğın ellerine terketmiş olmanın tarihsel vebalini de şimdiden üstlenmiş olurlar.

5) Kapitalizmin Marksizm tarafından olağanüstü bir yetkinlikte çözümlenip ortaya konulan yasaları yine hükmünü yürüttü ve neoliberal birikim politikaları ile yapısal krizini ötelemeyi başaran emperyalizm yine tekledi. Artık Dünya Bankası ya da TÜSİAD patronlarının ağzından bile -tıpkı ”tarihin sonu”nun ilan edildiği 1990’larda olduğu gibi- “Hiçbir şey artık eskisi gibi olamaz” sözünü sık sık duyduğumuz yeni bir düzleme geçiliyor. Bu düzlemin nasıl şekilleneceği, hangi yönde nasıl seyredeceği, karakteristik çizgilerinin neler olacağı vb. konuları, tamamen proletarya ve emek hareketi cephesinin dünya-tarihsel ölçekte sergileyeceği tutuma bağlı. Bu tutumun, tarihin oluşumu üzerinde belirleyici bir inisiyatif düzeyini yakalayıp etkili olabilmesi ise tamamen devrimci öznel etken ayağındaki boşluğun giderilip giderilememesine bağlı.

Bu tarihsel sorumlulukla (aynı zamanda fırsatla) karşı karşıya bulunan komünistler ve devrimcilerin bu sorumluluğun hakkını verebilmeleri içın önce neoliberalizmin bilinçlerinde ve yüreklerinde bıraktığı tortulardan arınmaları gerekiyor. Günümüzdeki olgu ve süreçlerin ele alınışı sırasında, 1990’ların hatta 2000’lerin başının ruh hali ve ölçütleri ile, kavram ve kalıplarıyla düşünülüp hareket edilemez artık!.. “Konjonktüre bağımlı bir bilinç” bile bunu yapamaz ve sürdüremez!.. Bu noktada yeni bir kopuş şart ve bu kopuş devrimci bir karakterde, militan bir sosyalizm anlayışı doğrultusunda bir kopuş olmak zorundadır!..

Bu deneyim bize aynı zamanda, düşüncede ve pratikte konjonktüre bağımlılıktan kurtularak, bakışımızın odak noktasına daima pratikleşmiş güncel bir zorunluluk olarak da komünizm tarihsel amacını koymayı, bugüne, bugünün olgu ve süreçlerine öncelikle oradan bakmayı hatırlatan tarihsel bir ders olmalı!..

Stratejik hedeflerimiz, aynı zamanda 21. Yüzyıl partisi hangi temel özelliklere sahip olmalıdır sorusuyla da ilişkilidir.

Bu sorunun yanıtı sadece neoliberal kapitalizmin günümüzde ulaştığı gelişme düzeyinin temel unsurları ile 20. yüzyılın sosyalizm pratiklerinin ağırlıklı olarak olumsuz deneyimlerinden çıkartılması gereken dersler ışığında verilemez. Bunlarla birlikte ve asıl bunların da içeriğini belirleyecek şekilde asıl hareket noktası proletaryanın komünizm tarihsel amacı, bu temelde kurmayı hedeflediği toplum düzeninin ve insan-birey özelliklerinin, burjuvazinin iktidarına ve kapitalizme karşı devrim mücadelesini veren bir savaş örgütü olarak militan bir proleter örgütün sahip olması gereken diğer temel özellikler bütünlüğü içinde olabilecek en geniş sınırlar içinde somutlanması hedefi olmalıdır.

Bu temel anlayış, bir varoluş ve faaliyet felsefesi olarak, partinin sadece programında ve politikalarında, siyasal strateji ve taktiklerinde, çalışma ve örgütlenme tarzında somutlanmakla kalmamalı; bunları da belirleyecek dinamikler ve mekanizmalar olarak bunlardan da önce -ya da en az bunlar kadar önem verilerek- partinin iç yapısında, ilişkiler sistematiğinde, işleyiş mekanizmalarında, temel ölçütleri ve değer yargılarında, kadro bileşiminin yapısı ve kadrosal şekillenme süreçlerinde, faaliyeti sırasında kullandığı biçim ve yöntemlerde proletarya için başlı başına bir çekim ve övünç kaynağı oluşturacak bütünlükte, netlik ve yetkinlikte cisimleşmelidir.

Özellikle de 20. yüzyılın parti ve sosyalizm pratiklerinin, sadece proletaryanın ve sosyalizmin en yakın ya da potansiyel müttefikleri arasında değil bizzat sınıfın kendisinde de yarattıkları şaşkınlık ve hayalkırıklıklarının, kuşku ve güvensizliklerin büyüklüğü gözönüne getirilecek olursa, “21. yüzyıla sosyalizmi yazma” iddiasıyla ortaya çıkacak ve komünist olduğunu iddia eden her örgütlenme en başta buna büyük önem vermelidir.

Yalnız bunu sadece bir propaganda unsuru ve avantajı olarak gören sığ bir pragmatizme düşmeden, Marks’ın “Pratikte ileriye doğru atılan her adım, teorik açıdan kusursuz bir düzine programdan daha etkilidir” öğüdünü akılda bulundurarak hareket etmeli; günümüzde bu özelliğin, kendisini, neoliberal gericilik yıllarının içini boşaltıp mecalsizleştirdiği her türlü iktidarsızlaşmadan, kendiliğindencilik ve kuyrukçuluğun her türlüsünden, herhangi bir devrimcilikten olduğu kadar herhangi bir “sosyalistlik”ten de farklı kılacak temel bir ideolojik tutum ve tutarlılık sorunu olduğunu görmeli, sınıf mücadelesinin her cephesinde buna denk bir duruş sergilemelidir.

21. Yüzyılın partisi, bu çizgiler yanında:

I- Her şeyden önce kolektif bir organizma olmak zorundadır. Mücadelenin olağanüstü sertleşmesi, iç savaş ya da cunta dönemleri gibi istisnai süreçlerin yaşanıyor olması, gizlilik ve güvenliğin temel gerekleri ile sınırlı zorunluluk halleri dışında parti içi demokrasiyi esas almalı, onu olabilecek en geniş ve en etkin biçimde işletmeyi merkeze koymalıdır. Bu temel yaklaşımdan hareketle:

Bütün temel organlar ve kadrolar, partinin somut durumu, gelişmenin yönü, karşı karşıya olunan sorunlar, girilmesi düşünülen stratejik yönelimler konularında yılda en az bir kez olmak üzere düzenli bilgilendirilmelidirler. Partinin gerçek durumuna ilişkin bilginin bütün alt organlar ve kadrolarla paylaşılması, taban denetimi ve eleştirinin işler hale getirilmesinin olduğu kadar politikaların oluşturulması, stratejik kararların alınması süreçlerine katılım ve inisiyatifin önünün açılabilmesinin de ilk koşuludur.

Katılım ve inisiyatifin önü, yönetici organların ve kişilerin keyif ve tercihlerine bağlı olmaksızın herkes içın – en başta da yönetici organları ve oralarda yer alan kadroları- bağlayıcı ilke ve kurallar temelinde sürekli açık tutulmalıdır. Özellikle de partinin gelişim seyrini belirleyecek önemdeki stratejik kararların alınması ve temel politikaların belirlenmesi süreçleri, mutlak bir zorunluluk olarak demokratikleştirilmelidirler. Partinin yönetici organları, en başta da MK, somut duruma ve koşullara bağlı olarak bunun yöntem ve biçimlerini farklılaştırabilirler fakat özünü ve etkinliğini hiçbir gerekçe ile ortadan kaldıramazlar.

Parti içinde hiçbir fonksiyon ve görevin özel bir ayrıcalık konusu haline getirilmesine meydan verilemez. Bu konudaki tüzük hükümleri, uygulamada karşılaşılan eğilimleri de dikkate alacak şekilde dinamik bir yoruma tabi tutularak güncellenmeli, bu yorumlama ve güncelleme faaliyeti konuya ilişkin ideolojik-siyasi bir eğitim aracı haline de getirilerek mutlaka parti kamuoyunun katılımıyla ve onun genel eğilimleri doğrultusunda yürütülmelidir.

Bunlar, partinin “kolektif bir organizma ve irade” olarak yapılanması ve işleyişinin temel öğeleri olarak görülmeli, sahiplenilmeli, özümlenmeli ve uygulanmalıdır.

II- Sınıfa ve yığınlara tepeden bakan bir kibirden ve yabancılaşmadan uzak olmalı; doğrunun tekeline sadece kendisinin sahip olduğu yanılsamasıyla hareket etmemeli; sadece “öğreten” değil sınıftan, kitelelerden ve hayatttan “öğrenmeyi” de bilen bir öncülük anlayışına, bunun esneklik ve açıklığına sahip olmalıdır.

III- “Öncülük” misyonunu etikete -ve iddialara- dayalı, sabit ve değişmez bir statü olarak değil, proletarya ve emekçi insanlığa komünizm tarihsel amacı doğrultusunda yol gösterici bir işlev olarak görmeli; kendisinden bu doğrultuda beklenen işlevleri yerine getiremeyen, getirir olmaktan uzaklaşan hiçbir kişi, organ, mekanizma, kural ya da ilişkiye “dokunulmazlık” tanımamalıdır.

IV- 21. yüzyılın partisi hücrelerine kadar işlemiş samimi ve tutarlı bir enternasyonalist olmak zorundadır!.. Şu ya da bu ülkeye, ulusa, ulusal topluluğa vb. değil dünya proletaryasına ait olduğunu, onun ve dünya komünist hareketinin bir parçası olduğunu hiçbir zaman aklından çıkarmamalı, bütün faaliyetleri ve yönelimleri sırasında uluslararası proletaryanın çıkar ve ideallerini göz önünde bulundurarak, istemeden de olsa ona zarar vermekten kaçınmak sorumluluğuyla hareket etmeyi başa yazmalıdır!..

V- 21. yüzyılın partisi ‘teknolojik bir aygıt’ olmak zorundadır!..Ama teknolojinin rolünü ve önemini, ideolojinin ve siyasetin dahi üstüne çıkaran bir teknisizme de prim vermemelidir. Ayrıca teknolojinin rolünü özellikle de iletişim teknolojisinin sunduğu olanakları devrim öncesi dönemde sadece güvenlik boyutu ile sınırlı gören devrim sonrası için ise toplumun maddi ihtiyaçlarını karşılamayı kolaylaştırıcı bir üretim faktörü sınırlılığı içinde ele alan darlıklara düşmeden, onun asıl partinin iç yapılanması ve işleyişinin demokratize edilmesi yanında sınıf ve kitlelerle ilişkilerinde kendini onların da denetimine ve katılımına açma imkanları bakımından gelişkin ve işlevsel bir sosyalist demokrasi ve proletarya diktatörlüğü anlayışını uygulama imkanları yönünden ideolojik bir konu ve araç olarak görüp ona uygun bir sahiplenme göstermelidir.

VI- Tarihsel geçmişini sadece olumsuzluklardan ibaret görmeyen ve ona asla bitli bir yorgan muamelesi yap(a)mayacak olan proletaryanın, sadece insani bir vefa duygusu ya da basitçe bir savunma refleksi dolayısıyla değil aynı zamanda o tarihin devrimci yön ve kazanımlarını gururla sahiplenerek ileriye doğru taşıma sorumluluğu kapsamında, 20. yüzyılın bütün parti ve devrim pratiklerinin yanı sıra bütün oportünist denemelerinden de çıkartılması şart olan dersler olarak Leninist parti anlayışının, başta yeraltı temelinde örgütlenme ilkesi olmak üzere temel özellikleri, 21. yüzyılın partisinin de vazgeçemeyeceği temel özellikler olmak zorundadır.

Yenilgi her zaman ve her yerde birliği ve gücü parçalamaya eğilimlidir. Ancak bunun üstesinden gelmeyi başaranlar, bunu bir avantaj ve sıçrama dinamiği haline getirebilenler birliği de gücü de pekiştirir; komünizmin özgürlük dünyasına yürüyüşünde birliğini sağlamlaştırmış, gücünü artırmış olarak ilerleyebilir.

Biz bunu yakın geçmişte tam olarak başaramadık. Yıllar boyunca doğru dürüst hesaplaşılmadığı, dipten doruğa yenilenmediği, hep ertelenip ötelendiği için prangalandığımız yapısal tarihsel zaaflarımızdan radikal bir tarzda kopamadık/kurtulamadık. Adına layık devrimci komünist bir örgüt ol(a)madığımız için, duygusal bağlılıklar ve kişiselleştirmeler çoğu zaman bunun önüne geçti. Örgüt içinde üretilen genellikle bu olduğu için kendi içine kapalı fanus devrimciliğinin ölçü ve alışkanlıklarının dışına çıkamadık.

Gelinen noktada -tarihsel sorumluluğumuzun emrettiği konumlanış gereği- bu aynı zamanda, parçalamamız gereken bir sınır çizgisidir. Aslında bu sınıra, kendini tanrı katına yerleştiren seçkinci aydın hizbine karşı duruşta yüklenildi ve bu yüklenmeyle sınır büyük oranda da zayıflatıldı. Şimdi bunun da gücünü arkamıza alarak ilerleyeceğiz!

TİKB’Yİ AYAĞA KALDIRACAĞIZ!
YAŞASIN PROLETARYA SOSYALİZMİ!
YAŞASIN ML!

13 Ocak 2010
TÜRKİYE İHTİLALCİ KOMÜNİSTLER BİRLİĞİ 4. KONFERANSI

4. Konferans Raporu için link: 4. Konferans Raporu.pdf

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir