Adressiz Sorgular

TİKB üye ve taraftarı komünistlerin, 12 Eylül döneminde işkence tezgahlarındaki direnişlerini anlatır

ÖNSÖZ

Adressiz Sorgular bir geleneğin simgesidir. TİKB üye ve taraftarı komünistlerin, 12 Eylül döneminde işkence tezgahlarındaki direnişlerini anlatır.

Bu direnişleri, öncesi ve sonrası itibarıyla benzeri örneklerden ayıran en önemli fark, TİKB’li komünistlerin işkencede devrimci direnişi, örgüt çapında genelleşmiş ‘kolektif bir tavır’ düzlemine sıçratmış olmalarıdır. Üstelik 12 Eylül faşizmi gibi devlet terörünün sınır tanımadığı bir dönemde yaratılan bu örnek, Türkiye sol hareketinin tarihinde bir ilktir.

Adressiz Sorgular’da cisimleşen başeğmezlik, 12 Eylül sonrasının devrimci kuşaklarına da esin kaynağı oldu. TİKB kadro ve taraftarları dışındaki devrimciler ve yurtseverler tarafından da örnek alındı, direniş çıtasını daha yükseğe taşıyan yeni çizgiler kazanarak zenginleşti.

TİKB özgülünde, 22 Ekim 1992’de Adana’da devrimci bir kamulaştırma eylemi sırasında tutsak düşen komünist militanRemzi BASALAK’ın önündeki teşhir masasına indirdiği ünlü “Remzi tekmesi” bu örnekler içinde özel bir sıçrama eşiğini ifade eder.

İşkencede direniş, genellikle fiziksel bir dayanıklılık ya da cesaret sorunu olarak algılanır. Halbuki sözkonusu olan bütünüyle bir irade savaşıdır.

Sınıf mücadelesinin bu cephesinde de iki sınıf karşı karşıyadır:

Burjuvazi ve proletarya.

Burjuvazi ve onun ‘işkenceci’ maşaları, emperyalizm çağında bilimin de alet edildiği özel bir ‘uzmanlık’ alanı haline getirdikleri akıl almaz yöntemlere başvurarak muhataplarını fiziken ve ruhsal olarak çökertmeyi hedefler. İşkencecilerin öncelikli amacı, olabildiğince hızlı bir biçimde olabildiğince çok sayıda “rejim düşmanını” ele geçirerek sisteme muhalif örgütlenmeleri çözmek ve çökertmektir. Fakat bu ‘öncelikli amacın’ gerisinde de, burjuvazinin gücü ve iktidarının karşısında durulamayacağı düşüncesini yerleştirme stratejik amacı yatar.

Emeğin ve insanlığın kurtuluşu uğruna yürüttükleri kavga nedeniyle o tezgaha düşen komünistler ve devrimcilerin görevi ise, bu irade savaşında diz çökmemektir. Temsil ettikleri sınıfa, değerlere ve tarihsel misyona leke düşürmeyen bir duruş sergilemektir.

Bir komünistin ya da devrimcinin işkence karşısındaki duruşu, aslında öncesinde şekillenir. Onun bir devrimci olarak hayatla, devrim ve sosyalizm davasının görev ve sorumluluklarıyla kurduğu ilişkinin kapsam ve derinliği, en önemlisi de içtenliği, çatışmanın bu anı ve alanında nasıl bir duruş sahibi olacağının ipuçlarını da içinde taşır. Dışarda, inandıklarının hakkını vererek buna uygun yaşayan birisi, işkenceciler karşısında da o idealleri ölümüne korur. O nedenle işkencede direniş ya da çözülme, gerçekte dışarda başlar, işkence odalarında açığa çıkıp somutlanır.

İşkencede direnemeyen bir devrimcilik eksiktir, kusurludur; çözülmenin boyutları, verdiği zararların büyüklüğü ölçüsünde devrimcilik iddiasının dışına düşmüştür. Hiçbir “insani” yaklaşım, “anlayış” ya da “mazeret” teorisi bu gerçeği değiştiremez.

Ne var ki, sadece işkencede direnmiş olmak da iyi bir komünist ya da devrimci olunduğu anlamına gelmez. Bu bir devrimci mükemmeliyet ölçütü ve göstergesi olarak görülemez. Marksist anlamda devrimcilik, hayatın her alanını kapsayan bir bütünsellik ve süreklilik taşımak zorundadır.

Adressiz Sorgular, bu yönüyle de ibret alınması gereken bir deneyim hazinesidir. Kitapta yer alan anlatımların halen yaşayan sahiplerinin büyük çoğunluğu, bugün sadece TİKB’nin değil devrimciliğin bile dışına düşmüşlerdir. İçlerinden bazıları, yine sadece TİKB’ye değil örgütlü devrimcilik fikrine ve sosyalizme yabancılaşıp düşmanlaşmıştır.

Bu örneklerin verdiği bir mesaj daha vardır: İnsanlar, örgütlü komünist yaşam içinde oldukları, o kolektif bütünlük ilişkisinin ritmine ve gereklerine ayak uydurabildikleri oranda “destanlar” yazabilirler. Yeteneklerin ve potansiyellerin birbirlerini tamamlayıp zenginleştirdiği bu yaşamdan uzaklaştıkları, bu yaşamın değerleri ve gereklerine sırt dönüp silikleştirdikleri oranda da çözülür, sefilleşir, tanınmaz hale gelirler.

Ancak Adressiz Sorgular’ın elinizdeki yeni baskısında -bir kişi dışında- böylelerinin anlatımları bile korunmuş, keyfi ölçüt ve yaklaşımlar sonucu daha önceki baskılarda çıkarılan anlatımlar da tekrar eklenmiştir. Bu tamamen TİKB’nin ‘tarih’ ve ‘örgüt’ anlayışındaki değişimin sonucudur.

TİKB, tarihi ‘bireyler’ ve onların eylemlerine dayalı olarak açıklayan idealist tarih anlayışının her zaman karşısında oldu. Ancak bireylerin tarihteki konum ve eylemlerini, daha sonraki evrimlerinden hareketle ‘yok’ sayan, geriye doğru giderek onları tarihten silmeye kalkışan, bu anlamda tarihsel gerçeklerle keyfi bir tarzda oynayan “resmi tarih” anlayışı konusunda aynı netlik ve duyarlılıkla hareket etmedi. Halbuki bunların her ikisi de aynı kökten kaynaklanan ve tarihsel materyalizme aynı ölçüde uzak ve yabancı yaklaşım ve kompleksli tutumlardı.

Bu ikinci türden “resmi tarih” anlayışı, Adressiz Sorgular’ın daha önce yapılan baskılarına da yansıdı. Yüzlerce militanın iradesi ve direnişiyle yaratılan kolektif bir değerin gelecek kuşaklara aktarımı sırasında kimi anlatımlar, kitabın daha sonraki baskılarından çıkarıldı. Bunun gerekçesi, o anlatımların sahiplerinden bazılarının daha sonra mücadeleyi bırakmaları ama özellikle birinin (H.Akdoğan) örgütün o zamanki kimi yöneticileriyle sürtüşme yaşamasıydı. O zamanki “örgüt” kavrayışı açısından bu “büyük bir günah”tı’ ve bunun işlenmesi, kişinin örgüt tarihinden silinmesi için yeterliydi.

TİKB böyle bir “örgüt” ve “tarih” anlayışını bugün reddediyor!.. “O zaman, daha önceki baskıların derleyeni olarak görünen Y. Ayaşlı’nın ismi ve anlatımı neden çıkarıldı” sorusu akıllara gelecektir.

Bunun tek nedeni var:

Y. Ayaşlı, değil kolektif adına onun ‘derleyeni’ olarak görünme onurunu taşımak, Adressiz Sorgular’da yer almayı bile baştan beri hak etmeyen bir pratiğin sahibidir. 1985 Mart’ında polise tutsak düştüğünde İstanbul’da direnmiş fakat ardından gönderildiği Adana’da polise ifade vermiştir. O bu gerçeği, örgütten de kamuoyundan da yıllarca sakladı. Üstüne üstlük, Adressiz Sorgular gibi kolektif bir değeri yıllarca kişisel sömürü nesnesi haline getirerek metalaştırdı.

Bu yüzden, Adressiz Sorgular’da cisimleşen pürüzsüz direniş geleneğini bu lekeden arındırmak en başta ona saygının zorunlu bir gereğiydi.

Adressiz Sorgular’ı oluşturan direniş anlatımları, benzeri onlarcasının içinden seçilmiş örneklerdir. Bunların hiçbiri birdenbire ortaya çıkan anlık bireysel refleksler değildir. Hepsinin temelinde ortak bir arka plan, yılları kapsayan sistematik bir eğitim, çok yönlü bir birikim ve yoğunlaşma süreçleri vardır. Militan bir proletarya devrimciliği anlayışı temelinde bir araya gelinip sürdürülen örgütlü komünist yaşamın kazandırdığı ortak bir irade ve ruhun yansımalarıdır bunlar.

Yaşamın ve mücadelenin sadece bir yönü ve boyutuyla sınırlı olmayan bir militanlığı esas alan bu devrimcilik tarzı ve anlayışı, sonradan açığa çıkan bütün tek yanlılık ve kusurlarına karşın, niyet ve öz olarak çevreci birey kültüne karşı mücadele içinde şekillenmiştir. Dolayısıyla onun ‘bireysel bir mülk’ konusu haline getirilmek istenmesi, bu öze de saygısızlığı ve ondan hiçbir şey öğrenilemediğini gösterir.

Adressiz Sorgular’ın bu baskısı, kolektifi temsilen Osman Yaşar YOLDAŞCAN’ın adını taşıyor. Osman Yaşar Yoldaşcan, gelmiş-geçmiş bütün TİKB’lilerin üzerinde tartışmasız birleştikleri bir tanımla, “TİKB ruhunun mimarı”dır. Bu tümüyle hak edilmiş çok isabetli bir tanımdır.

Osman aslında sadece ‘TİKB’ye ait‘ bir değer değildir. ‘68 Kuşağı olarak adlandırılan ve Türkiye devrimci hareketinin yıllar sonra yeniden doğumuna ebelik etmiş bir kuşağın karakteristik özelliklerinin rafine temsilcilerinden biridir o. Sistemin vaat ettiği rahat bir gelecek ve kariyer imkanlarını elinin tersiyle iterek, kendisini bütün benliğiyle insanlığın kurtuluşu davasına adayan devrimci idealizm başta olmak üzere o kuşağa has bütün çizgileri Osman’da fazlasıyla bulabilirsiniz. Bunların içinden bilinçli bir adanmışlığın yanında gözükara bir militanlığın, tehlikeler ve zorluklar karşısında yüzgeri etmeyi aklına bile getirmeyen inatçı bir irade gücünün, yorulmak bilmeyen bir çalışkanlık ile hayatı dolu dolu yaşayan ve hep yeni ufuklara yelken açan bir dinamizmin altını biraz daha kalınca çizmek doğru olur.

Osman, bu temel üzerinde, “TİKB’yi TİKB yapan’ özgün özelliklerin en fazlasını bünyesinde toplamış olan sembol bir figürdür aynı zamanda. Devrimciliğin ve militanlık dahil onun bütün temel değerleri ve gereklerinin, herhangi bir devrimcilik olarak değil, ML ideoloji ve komünizm tarihsel amacı ışığında proletarya devrimciliği olarak anlaşılıp içselleştirilmesi bu özgünlüklerin başında gelir.

Olağanüstü bir zeka ve askeri yetenek olmanın yanında yeni olanı deneme cesareti bakımından da ‘en ileri’nin temsilcisidir Osman. Fakat onda asıl ve özsel olan, gelişkin bir devrimci bütünlüğe olan yakınlığıdır. TİKB’nin ilk kuşağından kurucu kadrolar içinde ‘en bütün’ olanıdır. TİKB’yle özdeşleşmiş devrimci militan bir geleneğin onun ismiyle temsil edilmesi, bu yüzden doğal ve doğru olandır.

Elinizdeki yeni baskıda, anlatımların sıralanmasında kullanılan ölçüt de değişti. Önceki baskılarda ‘hiyerarşik’ bir sıralama yöntemi izlenmişti. Örgütün o yıllardaki merkezi yöneticilerinin anlatımları kitabın girişinde ve açık kimlikleriyle yer alırken, sonraki anlatımlar, ‘merkeze yakınlık-uzaklık’ ölçütünün de işin içine girdiği bir öznellikle ‘kimliksizleştirilmiş’ olarak sıralanıyordu. Bu aslında bürokratik bir zihniyetin yansımasıydı.

Şimdi ise sıralama, anlatım sahiplerinin polise tutsak düşme tarihleri baz alınarak yapıldı ve her anlatımın kime ait olduğu belirtildi. Sadece, kitabın daha önceki baskılarında da işin bu yönü hakkında uyarıcı ve eğitici olma amacıyla yer verilen iki çözülme örneğinin sahiplerini incitmemek için onların açık kimlikleri belirtilmedi (“Birisi” ve “Yenilgi okulu” başlıklı anlatımlar).

TİKB militanları, işkencede direniş geleneğini 12 Eylül sonrasında da sürdürdüler. “Remzi tekmesi” dışında da bu kitapta yer alan deneyimleri çağrıştıran hatta bazı yönlerden onları aşan pratikler daha sonra da sergilendi. Ancak özellikle ‘90’lı yılların ortalarından sonra çözülmelerde de göreli bir artış ortaya çıktı. Gelenek bu anlamda göreli olarak sulandı.

Bu, başlıca iki nedenden kaynaklandı:

Birinci ve belirleyici olan neden, dönemler arasındaki farklılıktı. Emekçi halk hareketinde geride kalanı bile ileriye çeken, korkakları dahi cesaretlendiren kitleselleşmiş devrimci bir kabarışın yaşandığı 1970’li yılların koşulları ve ortamıyla ‘90’lı yıllar bir ve aynı değildi. Devrimci örgütlerin beslendikleri kesimlerin değişmesi ve beslenme kanallarının daralmasından tutalım harekete egemen olan genel ruh hali ve değerlerdeki farklılaşmaya kadar bu farklılık kendini elbette her alanda gösterdi.

Örgütlerin tercih ve iradelerini aşan nesnel nitelikteki bu etken zemininde boy gösteren ikinci neden ise tümüyle öznel nitelikteydi. TİKB’nin ‘90’lı yılların ortalarından itibaren yaşadığı eksen kayması ve bir bakıma da bunun sonuçları olarak patlak verip korkunç bir değer erozyonuna yol açan iç krizler, işkencede direniş geleneğindeki kısmi sulanmaya da zemin hazırlamış oldu.

Ancak bu durum, o komünist başeğmezlik geleneğinin unutulup büsbütün terkedildiği anlamına gelmez!

TİKB’li komünistler, ‘90’lı yıllar boyunca da ‘geleneğin izinden’ yürümeyi sürdürdüler. Her ikisi de 3’er kez düştükleri polisten her üçünde de tek kelime ifade vermeden alınlarının akıyla çıkmış olan Uğur Hülagü GÜRDOĞAN ve Lale ÇOLAK yoldaşlar, Ali ÇAMYAR ve Tuncay GÜNEL yoldaşlar, ‘96 Süresiz Açlık Grevi (SAG) Direnişi’nde ölümsüzlüğe uğurladığımız Tahsin YILMAZ, Osman AKGÜN ve Hicabi KÜÇÜK yoldaşlarla aynı direnişin gazileri arasında yer alan İrfan (Cafer) GÜRBÜZ yoldaş ve Refik ÜNAL‘ın polis tavırları buna ilk ağızda verilebilecek örneklerdir. Kaldı ki 12 Eylül sonrası sergilenen direnişler bunlarla da sınırlı değildir.

Bazıları dönemin Orak Çekiç’lerinde “Geleneğin izinde” başlığı altında yayınlanmış bütün bu direnişleri temsilenAdressiz Sorgular’ın bu baskısında, 14 Ekim 1993‘te bir kamulaştırma eylemi sırasında yitirdiğimiz Müfreze‘nin ilk kadın üyesi Nilgün GÖK yoldaşın ‘92 Aralık‘ına ait anlatımıyla Lale ÇOLAK yoldaşın ‘96 Temmuz’undaki son tutsak düşüşüne ait anlatımına ve 2000 Ölüm Orucu Direnişi gazilerinden Can Ali TÜRKMEN‘in 1993 yılına ait anlatımlarına örnek olarak yer verilmiştir.

Bu deneyimler okunduğunda, işkencede direnişin gözlerde büyütülmesi, çekilen acıların büyüklüğü ve yoğunluğu karşısında korkuya kapılarak “ben bunu yapamam” duygusunun uyanması olasılığı da vardır. Ancak bu, Adressiz Sorgular‘ın amacının tam tersi bir sonuç olmakla kalmaz, onun aslında ‘alıcı‘ bir gözle okunmadığını ele verir.

Şurası unutulmasın ki, bu kitapta yer alan anlatımların sahipleri de ‘olağanüstü varlıklar’ değillerdi. Bu deneyimleri yaşamadan önce, “çözülür müyüm” korkusunu değişik biçim ve yoğunluklarda onlar da duymuşlardı. Ancak ideallerine duydukları sınırsız ve sakınmasız bağlılığın yanı sıra daha önce o tezgahlardan geçenlerin aktardıkları deneyimlerin bilgisiyle de donanmış olmak onları güçlü kıldı ve bu kitapta okuyacağınız direnişler ortaya çıktı.

Adressiz Sorgular, şimdi bu ‘gücü‘, kendinden sonraki kuşaklara aktarma amacındadır.

Kitabın tamamı için: AdressizSorgular

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir