TİKB 5. KONFERANSI SONUÇ BİLDİRGESİ

TİKB 5. Konferansı’nı gerçekleştirdi…

TİKB 5. KONFERANSI SONUÇ BİLDİRGESİ

İnsanlığın geleceği bakımından tarihsel bir kavşaktayız.

Ekonomiden siyasete, toplumsal ilişkilerden uluslararası dengelere kadar her şey tepeden tırnağa sarsılmış -bazıları tükenmiş, çökmüş- durumda. Hiçbir şey eskisi gibi değil. Ne eskisi gibi olabiliyor ne de yerlerini az çok kesinlik ve istikrar kazanmış bir “yeni”nin aldığını söyleyebiliyoruz. Tarihin içinde bulunduğumuz evresini farklı ve özgün kılan özelliklerin başında bu araf hali geliyor.

Ne yazık ki dünyada da Türkiye’de de sol bu gerçeğin ve işin ciddiyetinin hâlâ farkında değil.

Birçokları sorunu hâlâ kapitalizmin devrevi krizlerinden biri olarak görüyor. Emperyalist kapitalizmin bazı “aşırılıklarının” törpüleneceği düzeltilmiş bir kapitalizm beklentisi içinde olanlar dahi var. Dahası bu restorasyon dünyanın kanını iliğini sömürerek olağanüstü boyutlarda servet biriktirmiş olan bir avuç finans kapital baronundan bekleniyor. Ya da bir zamanların ateşli neoliberalizm savunucuları bile devleti ekonomiye müdahaleye çağırıyorlar.

Halbuki 2008’de duvara toslayan neoliberalizmi revizyondan geçirerek sürdürebilme imkanı pandemi öncesinde de kalmamıştı. ABD’de Trump’ın vaadleri ve seçildikten sonra izlediği politikalarda, İngiltere’nin Brexit kararında cisimleştiği gibi emperyalist kapitalizmin en gelişmiş ülkelerinde dahi bir zamanların baş döndürücü sözcüğü “küreselleşme”nin yerini etnik milliyetçi bir korumacılık ve ekonomik açıdan içe kapanma eğilimleri almaya başladı.

Pandemi sürecinde özellikle tedarik zincirlerinde yaşanan kopukluklardan çıkardığı sonuçların da ışığında dünya burjuvazisinin üretimin örgütlenmesinde bazı açılardan köklü arayışlara yönelmesi olasılığı çok yüksek. Çinin de aralarında olduğu 15 Asya-Pasifik ülkesini kapsayan dünyanın en büyük serbest ticaret bloğu RCEP ile ABD-Kanada-Meksika arasında imzalanan USMCA anlaşması gibi bölgesel bloklaşma eğilimlerinin güç kazanması olasılıklardan biri.

Bu yönelimin doğası gereği sınıfsal-toplumsal ilişkilerde de bir değişimi tetiklememesi düşünülemez.

İşin kötüsü sorunu hâlâ pandeminin etkisiyle şiddetlenmiş bir ekonomik kriz ve onun yol açtığı siyasal-sosyal sarsıntılar sığlığı içinde ele alan yaklaşım (ölçü, alışkanlıklar ve politika tarzı) Türkiye ve dünya solu içinde oldukça yaygın.

Halbuki kapitalizmin eski biçimiyle süremeyeceği gerçeğinin çıplak gözle görülecek kadar aşikar hale geldiği bir eşikteyiz. Burjuvazinin temsilcileri dahi sistemin pandemi sonrasında katmerlenen krizinin şiddet, derinlik ve çok boyutluluk bakımından 1929 Bunalımı’na mı benzediği yoksa onu da aşan bir kriz olup olmadığını tartışıyor.

Böylesi geçiş evreleri doğası gereği bir dizi belirsizlik yanında yeni -ve genellikle büyük- tehlikeler kadar fırsatları da içlerinde taşır. Bunlardan hangisinin ne ölçüde gerçekleşeceğini ise proletarya ile burjuvazi başta olmak üzere uzlaşmaz çıkarlara sahip güçler arasındaki savaşım belirler.

Sınıf mücadelesinin bu temel yasası ışığında baktığımızda dünyada da Türkiye’de de tehlikeli olasılıkların daha ağır bastığını söyleyebiliriz. Çünkü yüzyılların yönetim tecrübesi yanında teknolojinin kendisine kazandırdığı avantajlara sahip olan uluslararası burjuvazi ve gericilik bu sürece daha hazırlıklı girerken proletarya başta olmak üzere sistem karşıtı güç ve dinamikler fazlasıyla dağınık, örgütsüz, daha da önemlisi olan bitenin kavranmasını kolaylaştıracak derinlikli bir bakış ve net bir programdan yoksun.

Aralarında Gezi’nin de olduğu 2010-2013 isyanlarından bu yana dalgalar halinde patlak veren öfke patlamaları asıl olarak bu yüzden kendi kendine sönümlenip geri çekiliyor ya da sürece görece hazırlıklı giren burjuva klikler ve gerici güçler tarafından yedeklenip kendisinin inkarı anlamına gelecek yönlere çekilebiliyor.

Bu gerçeğin ışığında “Dünyada ve Türkiye’de bugünkü durumun ‘en can alıcıözelliği nedir” diye basitleştirilmiş bir soru soracak olursak şayet bunun yanıtı toplumsal muhalefet dinamiklerine güven veren bir öncülüğün yokluğu olur.

Kriz içindeki burjuvazinin sınıf egemenliğini ve kapitalizmi yıkabilmenin ön koşulunu oluşturan nesnel koşullardaki olgunlaşmaya rağmen öznel etkendeki bu korkunç zayıflık emperyalist kapitalizmin doğasından kaynaklanan tehlikelerin daha korkunç boyutlar kazanma olasılığı da içinde olmak üzere insanlığın ve doğanın karşı karşıya bulunduğu tehlikeleri daha ürkütücü hale getiriyor.

Emperyalist burjuvazi ve işbirlikçileriyle proletarya ve ezilen halklar arasındaki uçurumun büyümesi, servet-sefalet kutuplaşmasının kazandığı boyutlar, toplumsal çürümenin akıl almaz düzey ve görünümler kazanması, ırkçılık ve faşizmin ürkütücü boyutlarda güç kazanması, iklim krizi ve doğanın yıkımının geldiği nokta gibi zaten yaşamakta olduklarımıza ilaveten yeni tipte faşist diktatörlüklerin yaygınlaşması ve emperyalist savaş tehlikesi gibi yaklaşan felaketler insanlığın bugününü ve geleceğini tehdit eden tehlikelerin başlıcalarını oluşturuyor.

Bunların tümünü geri püskürtüp ortadan kaldırmayı ilk adımda başaramayacak dahi olsa en azından bazılarını engelleyip geciktirecek, kimilerini az ya da çok geriletip proletarya ve emekçi insanlığa nefes alıp güç toplama olanağı kazandırabilecek gelişmelerin önünü açmak öncelikle sözünü ettiğimiz öncülük/önderlik boşluğunun ortadan kalkmasına bağlı.

Fakat ne yazık ki dünyada da Türkiyede de sol bu süreçte çok daha ağır bir kriz içinde. Ne proletarya ne de ezilip sömürülen diğer toplumsal kesimler üzerinde kayda değer bir etkisi ve prestiji var. Hem bu güçsüzlük hem de bunun zamanla kabullenilip benimsenmesinin beraberinde getirdiği iddiasızlaşma nedeniyle devrimci sosyalist güçler bugün gerçekte politika yapmıyorlar. Meydan “sistem karşıtı” görünen küçük burjuva liberalizmiyle “Marksist” geçinen akademisyenlere kalmış durumda. “Sol” adına bunlar konuşuyor.

Kapitalist sistemin yuvarlandığı krizi, bunun yarattığı belirsizlik ve karmaşayı komünist temelde çözümleyen; işçi sınıfı başta olmak üzere sistemin dışladığı, ezdiği ve sömürdüğü bütün kesimler nezdinde politik-moral bir çekim merkezi haline gelmiş örgütlü devrimci güçlerin yokluğu, son örneğini pandemi sürecinde gördüğümüz gibi Zizek ya da Agamben gibilerine alan açıyor. “Post-Marksist” geçinen zıpçıktılıkların çaplarını aşan bir etki yaratmalarına neden oluyor.

Sudan devrimi, Lübnan ya da Şilide tanık olduğumuz türden inatçı kitlesel patlamalar bile uyarıcı olmuyor. Devrimci öncülük boşluğunun bir an önce giderilmesi yönünde yangın alarmı olarak algılanacağı yerde bu hareketlerin içerdiği leke ve zayıflıklara odaklanan ruhsuz sorgulamaların bahanesi haline getiriliyor.

Zaten sistemin hareket alanındaki bütün daralmaya rağmen dünya burjuvazisi krizi bu haliyle bile bir şekilde yönetebiliyorsa, kapitalist toplumun temel sınıflarının siyaset ve düşün dünyasında temsili Trump ya da Zizek gibilere kalmışsa samimi ve dürüst her komünist ve devrimci durup bir düşünmeli, “Bunun sorumlusu kim” sorgulamasına önce kendinden başlamalıdır.

Kapitalizme alternatif tarihsel bir amaç ve perspektife sahip tutarlı ve militan bir devrimci öncünün/önderliğin yokluğu tarihin bu kritik kavşağında bu yüzden tayin edici halkayı oluşturuyor.

Öte yandan, insanlığın ve doğanın karşı karşıya bulunduğu tehlikelerin büyüklüğü karşısında korku ya da güçsüzlük duygusundan kaynaklanan sızlanmaların, bütünsellik taşıyan sistemik bir gelecek vizyonuna sahip olmamaktan kaynaklanan ahlâki itirazların ötesine geçmemiz gerekiyor.

Aynı şey kapitalizmin şurasını ya da burasını şöyle ya da böyle revizyondan geçirerek yola devam edilebileceği yanılsamasını körükleyen “düzeltilmiş kapitalizm” vaazları açısından da geçerli.

Kapitalizm çözümlemeleri sırasında Marx’ın altını defalarca çizdiği gibi onun egemenliğine son verilmediği sürece sermayenin el koyamayacağı, iç edip emeğin ve insanlığın aleyhine kullandığı bir bumeranga dönüştüremeyeceği hiçbir ahlâki itiraz ve reformist proje yoktur.

Dolayısıyla bugün ister emeğin kurtuluşunu, ister halkların özgürlüğünü, ister kadın sorununun çözümünü, isterse çevre ve iklim duyarlılığını esas alsın sistemin şu ya da bu yönüyle sorunu olan her itiraz ve hareket artık bir bütün olarak bu çürümüş sistemin kendisiyle cepheden bir savaşa tutuşmak zorundadır.

*****

Tarihte hiçbir “saf” devrim örneği yoktur. Saf bir işçi devrimi ya da her adımı önceden planlanmış örgütlü bir devrim arayışı ve beklentisi içinde olmak toplumsal bir devrim hakkında hiçbir bilgi ve fikir sahibi olunmadığını gösterir. Çünkü kitlelerin eylemine dayanan toplumsal bir devrim birbirinden farklı -hatta yer yer zıt- öncelik ve hedefleri olan çok farklı güç ve dinamiklerin bileşkesi biçiminde gelişir. Nesnel koşulların yeterli olgunluğa ulaşması temel koşulunun var olduğu durumlarda devrime katılan sınıflar ve siyasal güçlerden hangisi sürece kafası daha açık ve hazırlıklı girerse çoğu durumda hareketi o sürükler peşinden.

Bu rolü devrimci proletaryanın oynayabilmesinin ön koşullarının başında onun bilinç ve örgütlülük düzeyi bakımından kendi iç hazırlığının yüksekliği yanında kendi dışındaki toplumsal muhalefet dinamikleri üzerindeki etkisi, onlarla kurduğu ilişkilerin genişliği ve derinliği gelir. Bunların her ikisi de hareket başladıktan sonra değil öncesinden başlayarak onun mayalanma süreçlerinde kurulup geliştirilmesi gereken ilişkilerdir.

Dolayısıyla bugüne kadar -ve halen- ne sınıf içinde ciddi bir örgütlü güç biriktirmiş ne de özgürlük arayışı içindeki ezilen halklarla, kadın dinamiği, çevre ve iklim hareketleri gibi proletarya dışındaki sistem karşıtı dinamiklerle doğru dürüst ilişkilenmiş, onların dostluk ve güvenini kazanmış bir proleter öncülük arayışı ve beklentisi tarihin oluşumunu kollarını kavuşturarak seyrettiği yetmezmiş gibi bir de suçu kendi dışında arayan kendiliğindenci pişkinliğin daniskasıdır.

Kitlelerin çoğu kez kendiliğinden patlak veren isyanlarına hazırlıksız yakalanmak istemeyen devrimci sosyalist bir proletarya hareketi, dönemin komünist parti ve örgütlerinin ’68 öğrenci hareketi ve sonrasında patlak veren kitlesel başkaldırılar hatta Nikaragua Devrimi gibi devrimler sırasında ya da kadın ve çevre hareketi gibi muhalefet dinamiklerine “sosyalizm hedefinin” ya da “işçi sınıfının” yokluğu gibi gerekçelerle uzak durması hatta düşmanca bir tutum alması tarihsel yanlışını tekrarlamamalıdır.

Diğer yandan kapitalizmle cepheden köklü bir hesaplaşma içine girilecekse sınıf olarak proletaryanın kazanılması ve öncülüğünün önemini küçümseyen sınıf dışı tutumlar, halkçılık ve kimlik esaslı yaklaşımlarla sınırlar da aynı ölçüde net ve kalın olmak zorundadır.

Bu ikinci sınır net olarak çizildikten sonra işçi sınıfı hareketinin dışında kalan dinamikler ve muhalif öznelerle ilişki konusunda -geçmişin de eleştirisini içerecek tarzda- çok daha cesur ve özgüvenli olmak şarttır. Bu elbette onlarla uzlaşmayı her şeyin üstünde tutan bir teslimiyet ilişkisi anlamına gelmez. Ne kendimizi onlara beğendirmeye hatta benzetmeye çalışırız ama ne de onlardan mutlaka bizim çizgimize gelip peşimize takılmalarını bekleriz. Dayatmacı bir tutum takınmak yerine onların duyarlı oldukları konulardaki talep ve beklentilerini dikkate alarak bunları hem emperyalist kapitalizme karşı birleşik bir hareketin kaldıraçları haline getirmeye hem de bu talep ve yönelimlere proleter sosyalist bir içerik kazandırmaya çalışırız. Bu konularda sergileyeceğimiz samimiyet, tutarlılık, ön açıcı öneriler ve pratiğimizle muhataplarımız ve etkileri altındaki kesimlerin güven ve saygısını kazanmaya dayalı bir öncüleşme çabası içinde oluruz.

İnsanlığın yüz yüze olduğu tehlikelerin büyüklüğü bunu zaten bir zorunluluk olarak getiriyor sınıfa ve insanlığa karşı sorumluluk duyan samimi devrimci güçlerin karşısına. Bu noktada Leninin Ne Yapmalıda ekonomistlerle tartışmasında proletaryanın bilincinin devrimci bir sınıf bilinci özelliği kazanabilmesi yanında devrimde öncüleşebilmesinin de nasıl mümkün olacağına dair alt çizmeleri hatırlanmalıdır.

O tartışmada Lenin önce proletarya içinde belirli mevziler kazanmış bir güç haline gelmeksizin diğer toplumsal hareketler üzerinde saygınlık yaratmanın zor olduğuna dikkat çeker. Sadece proleter hareketin değil proletaryanın kendisinin de diğer toplumsal kesimlerin sorunlarıyla ilişkilenmesinin önemi ve anlamını döne döne vurgular. Onun bu alt çizmelerini ekonomistler “sınıftan kaçış” olarak damgalamaya kalkışırlar ve önceki yıllarda işçi çalışmasını merkeze koyan bir yaklaşımının olduğunu hatırlatırlar. Bu demagojik itiraza yanıt olarak Lenin o zaman bunun zorunlu olduğunu, çünkü sınıf içinde bir güç olmadıklarını, fakat gelinen noktada artık önemli mevziler oluşturduklarını ve işçi sınıfının politikleşmesi ve öncüleşmesinin diğer sınıf ve katmanlarla, onların sorunlarıyla ilişkilenmesinde düğümlendiğini anlatır.

Proletaryanın devrimcileşmesi ve devrimde öncüleşmesinin yoluna dair Leninin çizdiği bu hat sanki bugün için çizilmiş devrimci bir yol haritasıdır. Öncelikle sınıf içinde bir güç haline gelmeyi esas almayan ve bunun için çalışırken sınıfı da kendi dışındaki ezilen ve sömürülen toplumsal kesimlerin sorun ve taleplerine duyarsız kalmama bilinciyle donatmaya çalışmayan bir toplumsal devrimcilik iddiasının geçerliliği ve hayatta bir karşılığı yoktur.

*****

Ne var ki Türkiye solu hâlâ “Türkiye alt emperyalist bir ülke mi değil mi”, “mevcut rejimi faşizm olarak mı tanımlamak gerekiyor yoksa henüz diktatörlük yönünde bir gidiş içinde miyiz”, “Güçlendirilmiş bir parlamenter sistem talebi mi daha önemli ve yakıcı yoksa Cumhuriyetin ve lâikliğin savunulması mı” gibi tartışmalarla nefes tüketiyor. Kısacası ne yaşadığımız ve nereye gittiğimiz üzerine çoğu verimsiz-kısır tartışmalar yürütüyoruz ama ne yapmalı sorusuna verilen çekim gücü yüksek bir yanıt yok ortada.

Bazı sol çevrelerin böyle bir derdi bile yok. Onlara göre geçmişte neyi nasıl yapmışsak bundan sonrasını da onları taklit ederek getirebiliriz. Köprülerin altından hangi suların aktığının dahi farkında olmayan bu akıl dışı tutumlar kaçınılmaz olarak hüsranla sonuçlanıyor. Fakat bu arada mücadele ve hesap sorma isteğini kamçılamak şurada dursun güçsüzlük duygusuna ve umutsuzluğa kan taşıyarak devrimci harekete güven duygusunun kaldığı kadarını da kemiren bir rol oynuyor.

Sonuç olarak, kapitalizme ve burjuvazinin sınıf egemenliğine karşı güçlü devrimci ataklar geliştirebilmek için Marksist literatürdeki tanımla nesnel koşullar” gözle görülür bir olgunluk kazanmış durumda. Buna karşın etkili bir devrimci öncülüğün yokluğu anlamında “öznel koşullar” korkunç zayıf ve yetersiz. Başlı başına bu çelişkinin kendisi toplumun muhalif kesimleri içinde umutsuzluk ve moral bozukluğu kaynağı.

Özümsenmiş samimi bir devrimcilik iddiası açısından ise bu tablo hem bir utanç nedeni hem de bir yangın alarmıdır. Daha doğrusu böyle okunmalıdır. Bu anlamda hem örgütsel hem de bireysel düzlemlerde devrimcilikte ciddiyet ve tutarlılığın ölçütü olarak görülüp kullanılmalıdır.

Nesnel koşulların elverişliliğini vurgularken komünistler ve devrimciler olarak bizlerin -en azından bugün için- gücümüzü aşan niteliği nedeniyle o nesnelliğin sınırlandırıcı/engelleyici kimi öğelerini elbette gözden kaçıramayız.

Bu bağlamda burjuvazinin yönetme sanatındaki ustalığıyla sistemin krizindeki derinleşmeye paralel olarak dünyanın her yerinde pervasızlaşıp yoğunlaşan burjuva devlet terörünün radikal devrimci güçler başta olmak üzere toplumsal muhalefet dinamiklerinin etrafına ördüğü boğucu çemberin üzerinden atlayamayız. O nedenle burjuvazinin neoliberal yeniden yapılanma döneminde ele geçirip pekiştirdiği üstünlük ve avantajları, özellikle 1980 öncesi yıllarla kıyaslanmayacak ölçüde gelişmiş teknolojiye dayalı gözetim ve denetim sistemlerinden kaynaklanan dezavantajları hiç hesaba katmayan bir eleştirellik ve sorgulama, artniyet taşımadığı durumlarda bile insaf ve vicdanla bağdaşmaz.

Fakat devrimciler olarak kendi payımıza şu gerçeği de görmek zorundayız:

Bizi asıl sınırlandıran ve bu kadar etkisiz hallere düşüren engeller öncelikle kendimizden kaynaklı. Kendi kendimizi hapsettiğimiz iç çemberlerimizi bir türlü kıramadığımız için sıra bizi aşan nedenlerden oluşan dış çemberlere gelemiyor bir türlü. Onlara dayanıp zorlamak şurada dursun yanına bile yaklaşamıyoruz. Bundan ötürü zaten burjuvazi ve faşist rejim çoğu kez kaale dahi almıyor bizleri.

Bu iç engellerimizin başında ülke politikasında esamesi okunmayan cılız ve etkisiz muhalif odakçıklar olarak kalmayı kanıksayıp içimize sindirmiş olmak geliyor. Devrimi örgütleme iddiası anlamında devrimci iktidar bilincinin zayıflığı Türkiye solunun 12 Mart sonrası dönemden itibaren adım adım yitirdiği, bu anlamda yapısallaşmış bir zaafıydı zaten. 2000 sonrasının genel tasfiyecilik dalgası sonrası hepten silikleşip kayboldu. Burjuvazinin iktidarına meydan okuyan ülke çapında etkili militan devrimci bir iddianın sahibi olmak yerini sınırlı güçlerle yürütülen sınırlı faaliyetler sırasında kaydedilen küçük ve göreli ilerlemelerle yetinen hatta bunlarla başı dönen bir iddiasızlık ve kendinden hoşnutluk aldı.

Bugünün koşullarında ileriye doğru attığımız mütevazi adımların yarattığı yankı, örgütleri ve devrimci kadroları daha büyük ve daha ileri hedeflere yönelten devrimci bir motivasyon etkeni olarak iş göreceği yerde tersine yapılanla yetinen bir rehavet etkenine dönüşüyor. Atılan küçük bir adımın yarattığı heyecan ve sahiplenmeden hareketle sürekliliği olan daha cüretkar çıkış ve adımların nasıl sıçramalı bir gelişme potansiyeli içerdiğini görmek yerine elde edilenle tatmin duygusu öne geçiyor.

Kısacası bir yönüyle dönemin ihtiyacı olan somut başarılar doğru yorumlanıp devrime öncülük iddiasının dönemsel sorumluluklarının kavranışına dayalı tarihsel bir perspektifle ele alınmadığı sürece bir yönüyle de mevcut ilişkiler ve pozisyonu koruyarak doğrusal bir çizgide göreli ilerlemelerle yetinen iddiasızlık ve sıradanlaşmayı besleyen olumsuz bir rol oynuyor.

O nedenle bugün toplu olarak yaşadığımız nitelik ve irtifa kaybını tersine çevirmek, kimsenin kaale almadığı cılız muhalefet odakçıkları olmaktan çıkıp süreçlerin gelişimi üzerinde etkide bulunabilmek için TDH niteliksel bir sıçrama yapmak zorunda. Başka bir anlatımla devrimcilikte düzlem farklılaşması yaratmak zorundayız. Bunun tayin edici halkasını yüzümüzü işçi sınıfına ve emekçi yığınlara dönmek oluşturuyor. Onlarla kitlesel ölçeklerde buluşup kaynaşabilmek için inatçı bir çaba ve yönelim içine girmemiz gerekiyor.

****

Bu noktada kesinlikle sakınılması gereken iki tehlike karşımıza çıkıyor:

Bunlardan birincisi, kim tarafından nasıl olursa olsun gözü onun alaşağı edilmesinden başka bir şey görmeyen körleştirici bir “Tayyip düşmanlığı” ile yetinmektir. Egemen sınıflar arasındaki çatlaklara bel bağlayacak kadar ilkesiz bir dar görüşlülüğü beraberinde getiren bu bağnazlık bugün kimi konularda uzun yıllar Tayyip Erdoğan’a da akıl hocalığı yapmış, birisi emeğin insafsızca sömürülmesinin, ülkenin yerüstü ve yeraltı kaynaklarını yandaş sermaye ve emperyalist tekellerin doymak bilmeyen yağma ve talanına açan neoliberal ekonomik politikaların asli faillerinden diğeri ise Kürt kentlerinin yerle bir edilmesinden Suriye’deki iç savaşın kışkırtılmasına kadar insanlık suçlarıyla dolu kirli bir sicile sahip Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu gibilerle bile bir “demokrasi cephesi” kurulabileceği hayalini körüklemektedir.

İlkelere dayalı devrimci bir politika düşman kamp içindeki çelişki ve çatlaklara elbette kayıtsız kalmaz, bunları görmezden gelmez, tersine büyütüp derinleştirmeye çalışır. Fakat bu hiçbir zaman kim olduklarını ve geçmişlerini unutarak taraflardan birini seçmek, onunla işbirliği ve uzlaşma arayışına çıkmak anlamına gelmez. Bunlardan birinci yaklaşım devrimci bir siyasetin gereğidir, diğeri ise belkemiksiz ve ufuksuz oportünist bir siyaset tarzıdır. Ulaşılabilir dönemsel hedeflerin ötesine geçen tarihsel bir hedef açıklığı ve amaçlardan olduğu kadar net bir sınıfsal karakter ve ilkelerden de yoksundur.

Bu dönemde sakınılması gereken politik aymazlıklardan biri de, ekonomik krizin derinleşmesi başta olmak üzere rejimin yaşadığı kimi sıkışma ve açmazlardan hareketle “düştü düşüyor” beklentisine kapılmaktır. Toplumsal muhalefet dinamiklerinin zayıflığı ve dağınıklığı başta olmak üzere iç ve dış dengelerin bütününü dikkate almak yerine her şeyden soyutlanan tekil bazı veri ve göstergelerden hareketle üretilen bu propaganda “bekle-gör” kendiliğindenciliğini körüklemenin yanında bir süre sonra “ne olursa olsun bunlar iktidardan gitmeyecek” umutsuzluğuna dönüşmektedir.

*****

5. Konferans’ını geçtiğimiz günlerde tamamlayan TİKB, dünyanın ve Türkiyenin bugünkü durumuna dair bu temelde yaptığı çözümlemelerden hareketle önüne proleter sosyalist devrimi örgütleme iddiasını büyütme stratejik hedefini koydu.

Bu bağlamda, önümüzdeki süreçte faaliyetlerini aşağıdaki hedefler doğrultusunda yürütmeyi kararlaştırdı:

1) İşçi sınıfı içinde çalışmayı esas almayı sürdürerek faaliyet alanlarını genişletip büyütmek, yeni güçlere ve alanlara açılmak,

2) İşçi sınıfı içindeki çalışmayı büyütmek ve güçlendirmek, sınıfın siyasal ve sendikal örgütlenmesinde ön açıcı militan sosyalist bir çekim merkezi haline gelmek,

3) 1990ların ortalarından itibaren yaşanan iç kriz süreçlerinde fazlasıyla ihmal edilip boş bırakılan kadın çalışmasını yeniden canlandırmak, bu alanın kendi güçlerine dayanarak örgütlenmesine hız vermek,

4) Bağımsız gündemini takip etmekte herhangi bir zayıflama ya da ihmale meydan vermeden kendi dışındaki samimi devrimci-sosyalist güçlerle değişik düzeylerde işbirliği arayışlarını sürdürmek,

5) Proletarya sosyalizmine yeniden çekim gücü kazandırmak doğrultusundaki teorik-siyasal-pratik çabalarını yoğunlaştırmak, 20. yüzyılda yaşanan sosyalizm deneyimleri ve geriye dönüş sorunları üzerine teorik bir yoğunlaşma yönelimine girmek,

6) Propaganda ve ajitasyon araç ve yöntemlerini zenginleştirip çoğaltarak genç kuşaklara ulaşmanın yollarını bulmak,

7) Yeni bir enternasyonal ilişkiler ağının örülmesine yönelmek.

TİKB 5. Konferansı’nın Çizdiği Yolda İleri!

Yaşasın Marksizm Leninizm!

Yaşasın Devrim ve Sosyalizm!

21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!

Yaşasın TİKB!

Aralık 2020

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir