TİKB Merkez Komitesi Raporu

TİKB-MK’nin 5. Konferans’a sunduğu rapor…

Yoldaşlar,

2012 Ekim’inde sonuçlanan 1. Kongre’mizin üzerinden 8 yıl geçti. Kongre tarafından seçilen Merkez Komitesi olarak bu süreç boyunca iki kez konferans kararı aldık. Fakat bunların ikisi de elimizde olmayan nedenler yüzünden gerçekleşmedi.

Bunlardan 2015 sonunda yapmayı planladığımız ilkini Ankara Katliamı ve sonrasında ortaya çıkan boşluklar nedeniyle hayata geçiremedik. İkinci girişimimiz ise Türkiye işçi sınıfının tarihine de not düştüğümüz önemli bir işçi direnişinin arkasından yaşananlar nedeniyle sekteye uğradı.

Örgütün en üst karar organı olarak konferansların zamanında yapılmaması TİKB olarak yapısal-tarihsel zaaflarımızdan biri olageldi. Bu yüzden, daha doğrusu bunu bahane eden ciddi iç krizler de yaşadık. Öte yandan sadece örgüt konferanslarının zamanında yapılıp yapılmamasına indirgenemeyecek olan tüzüksel işlerlik duyarlılığının zayıflığını bütünüyle aştığımızı da iddia edemeyiz. Fakat bu duyarlılığı sadece belli konularda hatırlayıp onları da kimi şekil şartlarının zamanında yerine getirilip getirilmemesine indirgeyen biçimci yüzeysel bir yaklaşım içinde de değiliz.

Dolayısıyla 5. Konferans’ımızı elimizde olmayan nedenler yüzünden geç yapıyor olmayı ciddi bir zayıflık göstergesi olarak görmekle birlikte küçük burjuva aydın özentisi bürokratik sağcı bir yaklaşım tarafından sinsice sabote edilip sonrasında da yıllara yayılarak çürütülen 3. ve 4. Konferans süreçleriyle aynılaştırmıyoruz.

’79 Platformu’ndan bu yana örgütün yıllarca sorun dahi edilmemiş program sorunu gibi yapısal bir zaafına son verdiğimiz 1. Kongre’den bugüne kadar geçen sürecin değerlendirilmesi sırasında öncelikle şu iki belirleyici etken gözönünde bulundurulmak zorundadır: Bunlardan birincisi, dönemsel koşulların olağanüstü elverişsizliğidir, ikincisi ise aralarında düşünsel ve ruhsal bir ortaklık ve süreklilik ilişkisi olan hiziplerin yol açtıkları çok yönlü yıkım, güç ve prestij kaybıdır.

Bizlerin elinde olmayan, dahası bizlerin devrimci çabalarına rağmen değiştiremediğimiz durumlar olarak bu iki nesnel etkenin birkaç boyutla da sınırlı kalmayan geriye çekici-sınırlandırıcı etkilerini hesaba katmadan yapılacak her değerlendirme, gerçeği bütün yönleriyle kavrama çabasından uzak keyfi bir tutum anlamına gelmekle kalmaz; önyargıların yön verdiği haksız ve insafsız bir sorgulama özelliği kazanır.

Devrimcilik kuşkusuz iradi bir tercih ve duruş anlamına gelir. Özellikle de Marksizm-Leninizm’in ihtilalci özünün kavranışı temelinde şekillenen komünist bir devrimcilik bu nedenle hiçbir zaman ve hiçbir konuda koşullara teslim olup boyun eğmez. Dolayısıyla devrimcilik iddiasındaki hiçbir örgüt ya da birey özellikle de sonucun tümüyle kendisine bağlı olduğu konularda yaptığı yanlışları, sergilediği yetersizlik ve beceriksizlikleri, bıraktığı boşlukları koşulların arkasına saklanarak açıklamaya kalkışmaz. Böyle bir mazeret arayışı gerçekte devrimcilik iradesi ve iddiasındaki zayıflığı ele verir. Marksizmin önderlerinin de vurguladıkları gibi “insanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar”. Fakat onların da devamında dile getirdikleri gibi bu, içinde bulunulan koşulların bu süreçte hiçbir rolü ve öneminin olmadığı anlamına gelmez.

Materyalist tarih anlayışının bu temel ilkesi ışığında baktığımızda 1. Kongremizi yaptığımız 2012 sonlarından bugüne nasıl bir Türkiye -ve dünya- tablosu çıkar karşımıza?

Arada Gezi isyanı ya da 3. Havalimanı Direnişi gibi kimsenin ummadığı kitlesellik ve militanlıkta patlamalarla karşılaşmış olsak dahi sınıf ve emekçi kitle hareketinin özellikle de Türkiye cephesinde diplerde seyretmeye devam ettiği bir kesit oldu bu dönem. Buna karşın ekonomiden siyasete, toplumsal yaşamın yönlendirilmesinden dış politikaya kadar her alanda üstünlük ve inisiyatif burjuva karşı devrimin elindeydi. Devrim ile karşı devrim arasındaki güç dengeleri açık ve ezici şekilde devrimin aleyhineydi.

Özellikle toplumsal psikolojik ortamın boğuculuğu bakımından son 50-60 yılın tereddütsüz en karanlık ve moral bozucu dönemi oldu bu son 10 yıl. Toplumsal muhalefet dinamiklerinin dağınıklığı ve parçalanmışlığı yanında kendi gücüne güveni de diplerde seyretti. Toplumun sınıfsal çelişkileri dahi gölgeleyecek keskinlikte neredeyse ortadan yarılıp birbirine düşmanlaşması, geçmiş yıllarda “olmaz” denilenlerin bile sıradanlaşması, “bu kadarını yapamazlar” denilenlerin dahi yapıldığını görmek bu özgüven kaybını derinleştirip kalıcılaştıran etkenler olarak işledi. Ve tabii en önemlisi devrimci hareketin cılızlığı, güçsüzlüğü, kendi hataları yüzünden uğradığı itibar kaybının büyüklüğüdür. Başlı başına bu bile çok ciddi bir moral kaybı ve umutsuzluk etkenidir.

Kısacası, 2010 sonrası Türkiyesi’ndeki siyasal-toplumsal koşullar ne 12 Eylül öncesi ne de 1990’larla aynıdır. Mantığını ve nesnelliğini yitirmemiş her gözün görebileceği kadar açık ve ortadadır bu fark. Hal böyleyken TİKB’nin 1. Kongre sonrası performansını geçmişle kıyaslayarak değerlendirmeye kalkışmak ne devrimci materyalist tarih anlayışıyla bağdaşır ne de devrimci dürüstlük ve samimiyete sığar.

Üstelik TİKB bu elverişsiz koşulları birbirleriyle hem düşünsel hem de ruhsal bir bütünleme ve devamlılık ilişkisi içinde olan tasfiyeci hiziplerin neden olduğu çok büyük güç, irtifa ve prestij kaybı içindeyken göğüslemek zorunluluğuyla karşı karşıya kaldı. Yani sadece dönemin nesnel koşulları bakımından değil sahip olunan güç ve olanaklar bakımından da geçmişin hiçbir dönemiyle karşılaştırılamayacak kadar ağır elverişsiz koşullar söz konusuydu.

Bu açıdan TİKB sözcüğün gerçek anlamıyla mezara gömülmek istenmişti. Öyle ki, keskin sosyalist devrimci görünüme bürünerek TİKB’yi gerçekte neo liberalizmin ideolojik yörüngesine sokmakla kalmayıp “yetmez ama evet” çizgisine çekmeye kalkışan neo Bernsteincı ikinci hizip, geçmişin toptan inkarı kapsamında TİKB adının dahi terkedilmesini savunacak kadar kendini kaybetmişti.

O zamanlar neo liberalizmi “insanlığın gelişimi tarihinde sanayi devrimine eşdeğer hatta onu da aşan bir devrim” olarak tanımlayıp emperyalist kapitalizmin bu sayede “daha en az 30-40 yıl sürecek bir istikrar dönemine girdiğini” savunuyordu bu sağcı oportünizm. O nedenle pratiğe müdahale çabasını küçümsüyor, “sonuçsuz kalmaya mahkûm nafile bir çaba” olarak karşı çıkıyordu. “Türkiye’de devrimci hareketin kapitalizmde sadece kriz öğelerini gördüğünü, onun üretici güçleri geliştirme yeteneğini gözden kaçırdığını halbuki asıl bunun görülmesi gerektiğini” vurguluyordu. Neoliberal “büyük dönüşüm”ün mantıki bir sonucu olarak “bütün dünyada parlamentoların öne çıkacağı bir tarihsel sürece girildiğini, bu bağlamda Türkiye’de de faşizmin gerileyip çözüldüğünü, yerini geri ve yetersiz de olsa burjuva demokrasisinin aldığını” iddia ediyordu.

Eksen…Eksen…” çığlıklarıyla yeri göğü inlettikleri bu neo Bernsteincı görüşlerine karşı çıkıp eleştirdiğimiz için bizleri “teorik gerilik ve dogmatik tutuculukla, geçmişte kalmış dar siyasal devrimcilikle, sınıfı ve sosyalizmi unutmuş ezilenci devrimci demokratizmle” vb. suçluyorlardı.

Dünyada da Türkiye’de de gidişin iddia ettikleri gibi burjuva demokrasisi yönünde değil onun göstermelik kalıntılarının da burjuvazi tarafından ayak bağı olarak görülüp bir biçimde bordadan atıldığı, buna karşın faşizme özgü çizgi ve uygulamaların giderek daha baskın ve belirleyici hale geldiği bir rejim yapılanması yönünde olduğunu onlara da anlatmaya çalıştık. Tarihsel koşullardaki değişime paralel bir değişim geçiren faşizmin bu yeni biçimine illa farklı bir isim vermek gerekiyorsa bunun “neo faşizm” olarak tanımlanabileceğini söylediğimizde bizi ikinci Cumhuriyetçilik zeminine çekmeye çalışan bu oportünizmin saldırı ve alaylarına hedef olduk.

Aradan çok değil 10 yıl geçti. Tarihin oluşumu açısından çok kısa bir zaman aralığı anlamına gelen bu 10 yıl sonra karşımızda nasıl bir dünya ve Türkiye gerçekliği olduğu ortada. O tezlerin sahipleri ise o yıllarda böbürlenme ve ayrılık konusu yaptıkları “eksen” tezlerinin hiçbirini bugün anmıyorlar bile. Çünkü hayat tarafından da fena halde çürütülüp çöp oldu hepsi.

Fakat en azından dürüstlük gösterip ufacık bir özeleştiri dahi yapmadıkları gibi hangi temelde devam ettiği belirsiz ayrılıkta ısrarlarını sürdürdüler. Oluşumuyla olduğu gibi devamıyla da bu, aslında anlamlı ideolojik bir öze dayanmaktan çok kişisel kırgınlıklar ve hırslar temelinde ortaklaşmaya dayalı dejenere bir “solculuk-devrimcilik” anlayışının bizim özgülümüzdeki tezahürlerinden biridir.

Sözünü ettiğimiz bu dejenere devrimcilik anlayışı -daha doğrusu devrimciliğin değişik biçimlerde ayağa düşürülüp dejenere edilmesi- sadece hangi temellerde var olup hangi devrimci iddia, misyon ve pratik farklılığı temelinde neden sürdüğü belirsiz bu tür çevreciklerin pıtrak gibi çoğalmasından ibaret değil. Sınıf ve kitle hareketinin diplerde seyretmesinden de güç alan tasfiyecilik, devrimci olanı her yönden kuşatıp kendine benzetmek için her kılığa girmiş olarak çıkabiliyor karşınıza. Bunun nasıl yapışkan bir illet olduğunu geride bıraktığımız yıllar boyunca yaşayarak deneyimledik. O süreçlerin ruhlarda ve bilinçlerde yarattığı deformasyon ve tortularla hâlâ karşılaşıyor olmak bizi sınırlandırıp yavaşlatan engellerimizden biri olmayı sürdürüyor ne yazık ki.

Dolayısıyla TİKB’nin 2010 sonrası performansını didikleyerek sürekli eksik gedik arayanlar, yapılanların anlamı kadar hangi koşullarda yapılmaya çalışıldığını görmezden gelerek sürekli geçmişle kıyaslayanlar bütün bu faktörlerin üzerinden atlıyorlar.

1990’ların ortalarından itibaren birbirlerinden güç alarak peş peşe gelen o tasfiyeci dalgaların anlamı ve eğer onlarla savaşılmamış olsaydı TİKB’nin nerelere sürükleneceğine dair devrimci bir kavrayışın yokluğunu gösteriyor bu tutum. O yüzden zaten TİKB’nin militan sosyalist karakterinin korunması, Marksist Leninist çizgisi ve değerlerinin yaşatılması, kısacası TİKB bayrağının yere düşürülmemesi için yürütülen devrimci savaşımın anlamını ve önemini görmezden gelip yaşananları kişiler arasındaki kariyer savaşı olarak yorumlama sığlığı ve ucuzluğunda hâlâ ısrar ediliyor.

Bu sığlık sadece düşünme tembelliğinden ya da Marksist Leninist teori konusunda acınası bir cehaletten kaynaklanmıyor. Bu ısrarın gerisinde asıl olarak kendi gerçekliğiyle yüzleşmekten kaçış var. Çünkü 1990’ların ortalarından itibaren birbirlerinden cesaret alıp birbirlerine güç katan örgüt içindeki tasfiyeci yönelimlerle onlara karşı savaşımın ideolojik-tarihsel muhtevası görülüp hakkı teslim edilecek olursa bu kez neden bu savaşımın dışında kalındığı, onun neden tribünlerden seyredildiği, en azından sonrasında TİKB’yi yeniden ayağa kaldırma çabalarına neden omuz verilmediği soruları gündeme gelecek. Bu soruların yanıtı ise öncelikle herkesin kendisinde yatıyor. İradi bir tutum ve duruş sorunu olarak devrimcilik iddiası, özellikle de TİKB’ye samimi bağlılık iddiası bunu gerektiriyor.

1. Kongre’mizin arkasından yayınladığımız Sonuç Bildirgesi’nde “devrimcilikte düzlem farklılaşması” hedefini önümüze koyduk. O günden bugüne geçen süre içinde TİKB’nin tasfiyeciler tarafından gömülmeye çalışıldığı mezardan çıkışını da simgeleyen adımlar olarak bu hedefe maalesef sadece iki alanda yaklaşabildik (1990’ların ortalarından sonra yaşadığımız iç krizler sırasında fazlasıyla ihmal edip boş bıraktığımız kadın çalışmasında yurtdışında ve ülkedeki bir alanda attığımız umut verici son adımları da bu kapsamda sayabiliriz. İnanıyoruz ki kadın yoldaşlarımız bu adımların arkasını getireceklerdir):

Bunlardan birincisi sınıf çalışmasında açtığımız yol, yarattığımız örnektir. Sınıf hareketinin diplerde seyrettiği çok elverişsiz koşullarda üstelik örgütlenmesi zor bir sektörde sergilediğimiz devrimci sınıf sendikacılığı pratiği, bu konuda gösterdiğimiz ısrar ve irade, bu örgütün tarihinde çok daha geniş güç ve olanaklara sahip olduğumuz dönemlerde dahi yanına yaklaşamadığımız bir örnek ortaya çıkardı.

Yaratılan bu örneğin harcına Serdar Ben, İsmail Kızılçay ve Ethem Sarısülük yoldaşların kanları da karıştı. Nicel güç bakımından bu hâlâ küçük ve sınırlı bir mevzi belki ama sınıfın yaşadığı atomizasyon ve geleneksel sendikal yapıların yaşadıkları çürümenin had safhaya vardığı bir kesitte devrimci sınıf sendikacılığının hangi anlayışla nasıl yürümesi gerektiğinin somut örneği olarak özellikle öncü kesimlere esin kaynağı olan bir çekim merkezi konumunu kazanmış durumda. Bu mevziyi daha da büyütüp güçlendirmek, onu sınıfın çok daha geniş kesimlerinin görüş alanına sokarak sınıf hareketine yön veren bir konuma yükseltmek önümüzdeki dönemde de temel önceliğimizi oluşturacak.

Devrimcilikte düzlem farklılaşması” kapsamında belirgin bir sıçrama sergilediğimiz ikinci alan ise bütün temel tez ve öngörüleri hayat tarafından da doğrulanan Marksizm Leninizm’in devrimci özüne sadık proleter sosyalist bir politik odak olarak tekrar itibar kazanıp öne çıkışımızdı. Marksist Leninist teoriyi cansız dogmalar yığını olarak kullanıp genellikle geride kalmış süreç ve olguların yorumlanmasıyla yetinen ruhsuz bilgi satıcılarından farklı olarak teorik çaba ve faaliyetlerimizi bundan sonra da proletaryanın bilimsel dünya görüşünün ışığını militan devrimci bir ruh ve canlılıkla bugünün ve geleceğin sorunlarının üzerine düşürmek doğrultusunda yürüteceğiz.

Devrimcilikte düzlem farklılaşması hedefimiz doğrultusunda belirgin bir yol aldığımız bu her iki alanda da eksiklerimiz ve yetersizliklerimiz oldu elbette. Yapabileceklerimizin hepsini yaptığımızı iddia edemeyiz. Ama her ikisinde de gözle görülür bir gelişme kaydettiğimiz gerçeğini görmezden gelip değersizleştirmeye yeltenmek de artniyetli hatta düşmanca bir yaklaşımdan başka bir anlama gelmez.

Geride kalan yıllarda ülkede de yurtdışında da attığımız başka adımlar oldu elbette. Önceye dayalı hiçbir ilişkimizin olmadığı işçi direnişleri ve eylemleriyle dahi ilişki kurmaktaki ısrarımız ya da yurtdışını sadece ülkeye lojistik destekle sınırlı bir alan olmaktan çıkararak bulunulan ülkelerdeki politik gündemlere ve sınıf eylemlerine müdahale refleksi edinme yönündeki ısrarı buna örnek verebiliriz. Fakat geçmişe kıyasla önemli ve anlamlı olan bu tür adımların arkasını maalesef getiremedik. Kesitsel olarak yakaladığımız düzeyleri kalıcılaştırıp kurumsallaştıramadık. Dolayısıyla bu göreli ileri adımlar “devrimcilikte düzlem farklılaşması” özelliğini kazanamadı maalesef.

Bu anlamda TİKB’nin tarihi boyunca aşamadığı eşiklerden biri olan “gelişmede bütünlük ve süreklilik sağlayamama” eşiğine bir kez daha takıldık. Daha da kötüsü, bazı konularda ileriye gideceğimize yer yer geçmişin de gerisine düştük.

Bunların başında da devrimi örgütleme iddiamızın, Leninist bir sosyal devrim örgütü vasfımızın -onun temel çizgi ve özelliklerinin dahi- aşırı zayıflaması geliyor. Leninist bir devrimciler örgütünün en temel ilke, özellik ve reflekslerine yabancılaşmış tutum ve yaklaşımlar daha çok “taraftar” konumundaki çeper güçlerle de sınırlı kalsa içimizde boy gösterebiliyor. Bu açıdan hizip dönemlerinin yarattığı düşünsel ve ruhsal kirlenmenin, değer erozyonunun tortularından tümüyle arındığımızı söyleyemiyoruz.

1. Kongre’mizden bugüne kadar geçen yıllar boyunca örgütün yeniden örgütlenmesiyle bu sürecin teori-siyaset-örgütlenme ve pratik bütünlüğü içinde devrimci bir muhtevada yürütülerek kendi kurucu kadrolarını yaratması sorununu hep iç içe ele alma çabası içinde olduk. “Neyi nasıl yaparsak sonuçları devrimci olur, hem örgütü hem de mevcut güçlerimizi ileriye doğru sıçratır?” temel sorusu ışığında hareket etmeye çalıştık. Fakat atmaya çalıştığımız pek çok adımda gerek kendi iç sınırlarımıza gerekse nesnel koşulların duvarlarına çarptık.

Bu zorlanma ve sürtünmelere rağmen yolumuzu açma ısrar ve iradesini kaybetmedik. Bunda köklerimizin, tarihsel deneyim ve birikimlerimizin, tüm zorlanmalara rağmen bu süreçte mütevazı da olsa kazandığımız mevzilerin ve ortaya çıkardığımız ideolojik-siyasi eksene olan güvenimiz belirleyicidir.

Yıkımdan “yeni” bir örgüt yaratmak hem de bunu o yıkım sürecinin yıpranma ve yorgunluklarını yaşayan temel kadrolarla gerçekleştirmeye çalışmak, tüm tarihsel deneyim ve birikimlerimize rağmen oldukça sürtünmeli bir süreç yaşamamızı kaçınılmaz kıldı. Üstelik elde avuçta kalan deneyimli kadroların parmakla sayılabilecek kadar azaldığı bir kesitte Serdar Ben (Maviş) ve İsmail Kızılçay gibi yılların birikimine sahip yoldaşlarımızla genç kuşağın atılım içindeki gözü kara temsilcilerinden Ethem Sarısülük yoldaşı kaybettik.

Serdar, İsmail ve Ethem yoldaşların ölümleri, TİKB’nin uğradığı güç kaybı ve zayıflamaya karşın sınıf mücadelesinin her cephesinde sakınmasız militan bir tutumla yer almaktaki ısrarının nasıl yeniden canlandığının göstergesiydi. Öte yandan birini Gezi İsyanı’nın Ankara ayağında, diğer ikisini ise 10 Ekim Katliamı’nda ölümsüzlüğe uğurladığımız üç yoldaşımızın da işçi olmaları tesadüf değildi. Bu aslında TİKB’nin faaliyetlerinde sınıf içinde çalışmanın artık lâfta kalmaktan çıkarılarak pratiğe taşınmasındaki ısrarın dışavurumuydu.

1. Kongre sonrası süreçte yitirdiğimiz yoldaşlarımızın herbiri ayrı bir değeri ifade ediyordu. Herbirinin kaybı bizim özgülümüzde geride büyük boşluklar yarattı. Özellikle 1. Kongre sonrasında TİKB Merkez Komitesi’nde de yer alan önderleşmiş işçi yoldaşlarımızdan biri olarak Serdar Ben yoldaşın kaybı sadece sınıf çalışması alanında değil teorik-politik önderlik alanından teknik alana kadar hemen her alanda kendini hâlâ hissettiriyor.

TİKB tarihi boyunca gücünün ve olanaklarının çok üstünde gözü kara pratikler sergilemesiyle tanınır. Bu sakınmasızlığın temelinde proletaryanın, devrimin ve sosyalizmin çıkarlarını her şeyin üzerinde tutan bir devrimcilik anlayışı ve bilinç açıklığı yatar. Örgütün 2010 sonrası ayağa kalkış süreci de bu çizgide seyretti. Henüz kendimize tam gelememişken Gezi İsyanı’nın hem Ankara hem İstanbul ayaklarında sergilediğimiz pratik, 4. Konferans’ımızın hemen arkasından bizi kendimize getiren TEKEL Direnişi ile sonraki yıllarda patlak veren irili ufaklı sayısız işçi eylemi ve grevle kurduğumuz ilişkilerin çok yönlülüğü, solda dahi “sınıf devrimciliği” ya da “anti emperyalizm” arkasına saklanan sosyal şovenizmin şaha kalktığı bir kesitte Rojava Devrimi ile işçi sınıfı arasında köprü kurma girişiminde bulunmak, 10 Ekim Katliamı sırasında Ankara’da olmak bu çizgideki ısrara değişik alanlardan verilebilecek bazı örneklerdir.

Şimdiden işçi sınıfının mücadele tarihine geçen büyük bir direnişin o noktaya sıçratılmasında oynanan rol ise, ödenecek muhtemel bedellerin ağırlığına aldırmadan devrimci öncü sorumluluğun hakkını vermekte tereddütsüz davranmanın özel olarak anılmaya hak eden bir başka örneğidir. O şantiyede kendiliğinden bir öfke patlaması yaşandığını duyar duymaz sahaya koşan yoldaşlarımızın sergiledikleri devrimci refleks, sonrasında sürdürdükleri militan inisiyatif ve öncülük olmasaydı tarihe şerh düşen o sarsıcı direniş o düzleme sıçramaz, patladığı günün akşamı kendiliğinden sönümlenip giderdi.

Dönemsel koşulların ve öznel durumumuzun bütün elverişsizliğine karşın geride kalan yıllar içinde zaman zaman kendimizi de aştığımız oldu. Pandemi sürecinde yakaladığımız teori-siyaset-pratik bütünlüğünü buna örnek verebiliriz. Daha önce tanık olunmadık bir salgınla karşı karşıya kalınan ilk günler hatta haftalarda sınıfa ve emekçi kitlelere öncülük iddiasındaki siyasal ve sendikal örgütler de paralize olup somut hiçbir talep ve politika ortaya koyamazken Mart ortasında kapsamlı bir talepler bütünlüğü ortaya koymakla kalmadık sınıf içinde somut ve sonuç alıcı bir pratiğe yöneldik. Yaptırım gücümüzün olduğu büyük bir şantiyede etkili sağlık önlemlerinin alınmasını sağlamakla kalmayıp işçilerin haklarını koruma noktasında da somut kazanımlar elde ettik.

Güçleri ve olanakları bizden kat kat fazla sendikalar ve meslek odaları haftalar sonra hâlâ parçayla sınırlı talepler temelinde burjuvazi ve iktidardan anlayış ve çözüm beklentisiyle oyalanırlarken ölüme, açlığa ve işsizliğe sürülen sınıf içinde dayanışma duygularını canlandırıp birbirini sahiplenme pratiğini geliştirecek yeni somut adımlar attık. O kesitteki pratiğimize yön veren taktik politikalarımızın gerisinde ise pandemi gerçekliğini ve arkasından yaşanabilecek olası gelişmeleri Marksist-Leninist temellerde çözümleme çabası vardı. Aynı kesitte hem sınıf içindeki pratiğimizden hem de yurtdışındaki pratiğimizden çıkardığımız derslerden hareketle yeni örgütlenme ve örgüt içi ilişki biçimleri kullanmaya yöneldik. İleriye doğru attığımız her adım önümüze yeni ufuklar açtı.

Örgütü yıllarca paralize edip bitkisel hayata sürükleyen tasfiyecilik ve arkasından yaşanan kopuşların yerini 1. Kongre sonrasında da yeni genç güçlerle doldurmaya çalıştık. Onlarla da anlamlı pratikler gerçekleştirdik. Fakat herbiri genel devrimci hareketin ve sınıf mücadelesinin oldukça zayıfladığı, toplumsal çürümenin, bencillik ve hazcılığın, neoliberal tüketim kültürünün tavan yaptığı bir dönemde şekillenmişti. Onların devrimci dönüşümü güçlü bir örgütsel iç atmosferin olmasına bağlıydı. En anlamlı değerleri bile hızla tüketen bu gençlerin önüne bir de kendi darlıklarımız, olanaksızlıklarımız ve yer yer eskimiş yaklaşımlarımız nedeniyle yeni kanallar açamadığımız, bir taraftan anlamlı bir bütünün parçası olduklarını hissederken bu arada da dönüşüp devrimcileşecekleri hedef ve yönelimler koyamadığımız için bir süre sonra kopuşları kaçınılmaz oldu.

Bu açıdan süreç, mücadelenin muhtevasının devrimci örgüt sorunu ve kadroların gelişiminin temel belirleyenlerinden biri olduğu gerçeğini döne döne önümüze koydu.

Geldiğimiz noktada şapkamızı önümüze koyup neleri nasıl yapsaydık sonuçları daha farklı olurdu sorusunu kendimize sormaya devam ediyoruz. Bu bağlamda yakın ve uzak geçmişimizi eleştirel bir yaklaşımla ele almaktan vazgeçmiş değiliz. Fakat asıl olarak geleceğe bakıyoruz. Bugün devrimci bir ısrarla tuttuğumuz mevzilerimizi yeni mevzilerle çoğaltmanın, militan komünist bir örgütün inşası için gerekli olan dinamik bir sistemin ve bu sistemi geliştirip mükemmelleştirerek kesintisiz olarak geleceğe taşıyacak kadrosal gücün nasıl bir yaklaşımla inşa edilebileceği sorusuna güncel ve stratejik yanıtlar arayışı içindeyiz.

Yalnız TİKB’yi yaşatmak ve onu daha da ileri götürmekteki bu ısrarımız örgütü fetişleştirmek anlamına gelmiyor. Bizler komünist devrimcileriz. Her türlü bedeli göze alarak uğrunda dövüştüğümüz tarihsel amacı insanlığın kurtuluşunu sağlayacak olan sınıfsız komünist topluma ulaşmak oluşturuyor. Bu kavganın örgütsüz verilemeyeceğinin bilincindeyiz. Fakat Leninist ilkeler temelinde örgütlenen devrimci örgütlü komünizm tarihsel hedefine ulaşmanın araçlarından biri olmaktan çıkarıp kendinde şey olarak amaçlaştırmanın da uzağında ve karşısındayız.

Bu konuda anlayış düzeyinde bilincimiz açık olmakla birlikte uygulamaya geldiğinde kimi zaman bu kavrayışla çelişen korku ve tereddütlerin tutsağı olmaktan henüz tam kurtulamadık. Onurlu bir tarihin ve militan sosyalist değerlerin temsilcisi komünist bir örgütü tasfiye olmaktan kurtarmanın tarihsel sorumluluğu ile eldeki güçlerin sınırlılığı arasında sıkışıp kalmak kimi kritik konularda yanlış kararlar almamıza yol açtı. Rojava Devrimi’ne fiilen katılma konusunda sergilediğimiz tutuklukla örgütle bütünleşmekteki isteksizliği bariz unsurlara fazlasıyla tavizkâr davranmamız buna verilebilecek iki çarpıcı örnektir.

Rojava’da filizlenen devrimin bölge açısından olduğu kadar Türkiye devriminin gelişimi açısından da taşıdığı anlam ve önemin başından itibaren farkındaydık. Öyle ki, Kobane kuşatmasından aylar önce bu devrime fiilen katılmak gerektiğini dile getirmekle de kalmayıp bazı dost devrimci örgütlere ortak bir müfreze kurma önerisinde bulunduk. Fakat uygulama aşamasında hem muhataplarımızdan bir ses çıkmayışı hem de eldeki zaten sınırlı güçlerin bir kısmını da Rojava’ya gönderecek olursak örgütün toparlanıp ayağa kaldırılması sürecinin sekteye uğrayabileceği korkusu bizi de ketledi, tarihsel anlam ve önemi büyük bu stratejik adımı atmaktan alıkoydu.

Örgütü ayağa kaldırıp yaşatma kaygısı “bizleşmemekte” ısrarlı kadro ve taraftarlarla ilişkilerimizde de bizi sık sık fazlasıyla tavizkâr tutumlara sürükledi. Öyle ki, TİKB’nin tarihsel amaçları ve değerleriyle çelişen tutumlarında ısrarlı olanlara bile haddinden fazla sabır ve hoşgörü gösterdik. Kendimize ve görüşlerimize duyduğumuz güvenle onları kazanmayı esas aldık. Fakat onlar bizim bu hoşgörü ve sabrımızı örgütün zayıflığına, insana olan ihtiyacın büyüklüğüne yordular. “Vazgeçilmez” olduklarını düşünmeye başladılar. Sonuçta kaybolup giden kendileri oldu. Ama sınırları doğru zamanda, doğru yerden çekemediğimiz her örnekte bu aşırı esneklik bize de zarar verdi. En başta da örgüt ortamının ve örgüt içi ilişkilerin devrimcileşmesi süreçleri zayıflayıp sulandı.

Bu esneklik anlayışı yönetici organlar düzeyinde keyfi tutumları da beraberinde getirdi. Anlayış düzeyinde ortaklaşılan konularda bile uygulamada bireysel özelliklere bağlı olarak değişen çelişik tutumlar sergiledik. Kişilerden bağımsız nesnel ölçütler temelinde merkezi bir kadro politikasından uzaklaşmayı beraberinde getiren bu subjektivizm, örgütte disiplin ve otorite zaafiyetini de büyüten bir rol oynadı. O nedenle bu konuda yaşadıklarımızdan da ders alarak önümüzdeki süreçte Leninist örgüt kültürü ve işlerliğine saygı noktasında esneklik marjımızı daha dar tutmak zorunda olduğumuz görüşündeyiz.

TİKB olarak proletaryanın devrimci öncüsünün Leninist parti anlayışı temelinde, onun temel ilke ve sınırlarını esas alarak inşa edileceği anlayışında olduk. Uzun yıllar kişiye bağımlı çevreci bir grup kültürüyle şekillendiğimiz için örgüt olmaya yöneldiğimiz sonraki yıllarda çubuğu bu kez katı bir merkeziyetçilik yönüne büktük. Pratiğimizin militanlığı da zaten merkezi bir işleyiş ve sıkı bir disiplin gerektiriyordu. Fakat Leninist demokratik merkeziyetçiliğin demokratik yönünü, buna işlerlik kazandıracak kural ve mekanizmalar boyutunu gözden kaçırıp sık sık ihmal ettiğimiz için ortaya bürokratik olduğu kadar keyfiliğe de açık bir bulamaç çıktı. Bu anlamda çevreci ruh ve alışkanlıklardan kurtuluşu bir bakıma biçimde aramakla yetindiğimizi 12 Eylül dönemi ve sonrasında yaşadığımız krizlerle hayat gösterdi.

Gerek kendi pratiğimizden gerekse sosyalizmin tarihsel tecrübelerinden çıkardığımız dersler ışığında Leninist parti ve işlerlik anlayışımızı hem teorik hem de pratik olarak geliştirip yetkinleştirme yönelimi ve çabası içinde olduk. Ulaştığımız sonuçları hem 4. Konferans sürecinde hem de 1. Kongre sürecimizde yazılı hale getirmekle yetinmeyip tüzüğümüze de yansıttık. Örgüt içi ilişkilerde katı hiyerarşik sınırların ortadan kaldırılması, güvenlik riski içeren konular dışında bilginin demokratikleştirilmesi, değişik danışma ve katılım mekanizmalarının işletilmesi, kuralların uygulanması sırasında biçimci tutumlar yerine içeriği temel almak pratiğe de taşımaya çalıştığımız esaslar oldu.

Fakat örgüt içi ilişkiler ve işlerlik konularında olduğu gibi çevre güçleriyle ilişkiler sırasında da yeni bir anlayışla hareket ederek yeni bir tarz tutturmaya çalışırken hem bizim bıraktığımız boşluklar ve hatalarımız oldu hem de bizim bu yaklaşımlarımız muhataplarımız tarafından yanlış anlaşılıp istismar edilmeye kalkışıldı. Biçimden çok öze dayalı ilişkileri esas alırken bu bazı durumlarda şekilsizlik ve belirsizliğe yol açtı ya da öyle algılandı. Katı kurallara dayalı hiyerarşik bir ilişki tarzı yerine yoldaşça samimiyet ve açıklığı esas alan tutum ve yaklaşımlarımız zaafa ya da mecburiyetlere yoruldu. Yeni bir örgüt anlayışı ve tarzı hayata geçirmeye çalışırken karşılaştığımız olumsuz sonuçlar ne olursa olsun kendi hatalarımızdan çıkardığımız derslerle takviyeli olarak bu konudaki ısrarımızdan ve arayışımızdan vazgeçmeyeceğiz.

Türkiye devrimci hareketinin 1990’lar sonrasında kapıldığı hastalıklardan biri de başkalarıyla rekabeti esas alan bir politika tarzına yönelmesidir. Bunun temelinde devrimci iktidar bilinci ve perspektifinin, başka bir anlatımla devrimi örgütleme iddiasının zayıflaması hatta kaybolması yatıyor. Kimi zaman ve konularda devrimciliğin anlamıyla da ruhuyla da bağdaşmayan vahim tutumlara kaynaklık eden bu hastalığa karşı net bir tutum ve duruş içinde olduk. Bu konuda da çubuğu ters yönde büktük. Kendi gerçekliğimizi eğip bükmeye tenezzül etmedik. Ne altı boş bir böbürlenme içine girdik ama ne de uğradığımız güç ve mevzi kayıplarının yol açtığı zayıflığımız altında ezildik. Devrimci dost güçlerle ilişkilerimizde her zaman açıklığı, dürüstlüğü ve içtenliği esas aldık.

Bu bağlamda sadece kendi zayıflığımızdan hareketle değil, onun da farkında olarak ama ondan da önce Türkiye cephesindeki devrimci öncülük boşluğunun büyüklüğünden hareketle devrimci bir güç birliği arayışı ve ısrarı içinde olduk. Özellikle son 3 yıldır bu konuda çeşitli girişimlerde bulunduk. Bu anlayıştan hareketle Halkların Birleşik Devrim Hareketi (HBDH) içinde yer almakla kalmadık, onun ruhunu ve felsefesini Türkiye cephesine daha etkili bir tarzda taşıyabilmek amacıyla HBDH bileşeni Türkiyeli devrimci örgütlerle daha işlevsel işbirlikleri kurma arayışına yöneldik. Bütün muhataplarımız prensip olarak aynı görüşte oldukları halde gerek bazılarının yaşadığı iç krizler nedeniyle gerekse geleneksel siyaset tarzı ve alışkanlıklarından tümüyle kurtulunamamış olması yüzünden bu girişimler sonuçsuz kaldı.

Sadece bu deneyimlerle de sınırlı olmamak üzere ülkede de yurtdışında da Türkiye solunun mevcut etkisiz halini fazlasıyla içine sindirmiş olduğunu görüyoruz. Dünya, bölge ve Türkiye halklarının, işçi sınıfı ve ezilen kitlelerin yaşadıkları sorunların ağırlığı, karşı karşıya oldukları tehlikelerin büyüklüğüyle birlikte düşündüğümüzde bu aymazlık ve ondan kaynaklanan rehaveti çok ürkütücü buluyoruz. Kendi adımıza bu noktada hem muhataplarımızı yoldaşça uyarma ve eleştiri yöntemini işletiyoruz hem de kendimizi o geleneksel grupçu anlayış ve politika tarzından uzak tutmayı esas alıyoruz. Bunu her zaman ya da hepimizin başardığını söyleyemeyiz belki ama iç kültür olarak belirgin bir yol aldığımızı rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kürt Özgürlük Hareketi’yle Türkiyeli radikal devrimci örgütler arasında devrimci bir güçbirliği platformu olarak kurulan HBDH’ı her şeyden önce birleşik bir devrimin kaldıracı olarak gördük. Bu güç birliğine davet edildiğimizde “bu oluşumda yer alan örgüt ve partilerle aramızdaki ideolojik farklılıkların yanı sıra bazı konulardaki kaygılarımıza rağmen” bu coğrafyadaki bütün samimi devrimciler ve ilericiler arasında devrimci militan bir güç ve eylem birliğini dayatan güncel durum ve zorunluluğun ötesinde bu ‘güncelliği’ de içeren ama onu da aşan iki tarihsel etkenden dolayı uzak ve kayıtsız kalamayacağımızı belirttik.

Bu stratejik nedenlerin başında, Türkiye ve Kürdistan’ın da bir parçası olduğu Ortadoğu bölgesinde yerleşik bütün düzen ve dengelerin yeniden şekillendiği tarihsel bir sürecin yaşanıyor olması geliyordu. Devrim ve sosyalizmin tek ülkede de zafere ulaşabilme olasılık ve olanaklarını reddetmemekle birlikte kapitalizmin dünya çapındaki hegemonyasına karşı çekim gücü yüksek daha sağlam ve anlamlı sonuçlar elde edebilmek için -en azından birleşik bölgesel bir devrim perspektifine sahip olan- hiçbir devrimci güç bizce bu tarihsel altüst oluş sürecine seyirci kalamazdı. İkinci stratejik gerekçemiz ise, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkı kapsamında yüz yıl sonra bir statü elde etme fırsatını yakalamış olmalarıydı. Kürtlerin uğradıkları tarihsel haksızlık ve bunun neden olduğu sonuçlar ortadayken, dünyanın ve bölgenin bugünkü koşullarında Kürtlerle yan yana gelmekten hâlâ şu ya da bu bahaneyle uzak duran hiçbir hareket ve yaklaşım devrimci ve enternasyonalist olarak kabul edilemezdi.

HBDH uzunca bir süre sadece Rojava cephesiyle Avrupa’da kendini gösterdi. Rojava’da olamadık fakat Avrupa’da elimizden gelen katkıyı sunma çabası içinde olduk ve bu tutumumuzu hâlâ sürdürüyoruz. HBDH Türkiye’de ise yakın zamana kadar anlamlı bir varlık gösteremedi. Zaman zaman yapılan sınırlı bazı çıkışların da arkası getirilemedi. İşçi sınıfı, kadın ve çevre hareketleri başta olmak üzere son yılların öne çıkan toplumsal muhalefet dinamikleriyle kalıcı kitlesel bağlar kurmaya çalışmak gibi birleşik bir yönelime ise hiç girilmedi.

HBDH adına yapılan eylemlerde son aylarda daha çok “intikam eylemleri” biçiminde bir canlanma var. Fakat orman yakmak gibi asla onaylamayacağımız yanlış bir tutum başta olmak üzere bu eylem anlayışına, dahası Türkiye cephesinde yürütülecek HBDH faaliyetinin salt askeri bazı eylemlere indirgenmesine TİKB olarak eleştiri ve itirazlarımız var. Bunları yazılı ve sözlü olarak da ilettik siper yoldaşlarımıza. Ancak bütün farklılıklarımıza ve eleştirilerimize karşın HBDH’a ve onun birleşik devrimimizde oynayacağı devrimci öncü role ihtiyacın hâlâ büyük ve yakıcı olduğu inancındayız.

TİKB olarak siyasetin sonuçta güç’le yapıldığının bilincindeyiz. Tabii ki bu gücü sadece “kafa sayısına” indirgemiyoruz. Dönemin ve süreçlerin isabetli ve derinlikli tahlilinde somutlanan doğru devrimci bir teori, devrimci teorinin ışığında şekillenmiş doğru ve isabetli taktik politikalar, o strateji ve politikaları hayata geçirme yeteneği ve potansiyellerine sahip devrimci bir örgütlenme ve bütün bunların toplam sonucu olarak şekillenen etkileyici militan bir pratik bütünlüğü içinde kavrıyoruz.

Güçlerimizin ve olanaklarımızın sınırlılığı ve faaliyet alanlarımızın darlığı başta olmak üzere anlamlı bir devrimci öncü faaliyetin bütün bu temel bileşenlerinde farklı düzey ve yoğunluklarda eksiklerimizin olduğunun farkındayız. Dahası bunu her alanda neredeyse her gün yaşıyoruz. En başta da dönemsel politika ve taktiklerimizi daha geniş çapta ve sonuç alıcı biçimde hayata geçirmeye çabalarken duyumsuyoruz.

Fakat bu çemberi de bir biçimde yaracağız! Tasfiyeciliğin TİKB’yi gömmeye yeltendiği mezardan çıkmayı nasıl başardıysak, yitirdiğimiz güçlerin, kaybettiğimiz zamanların, kaçırdığımız fırsatların ağırlaştırdığı bu darlık ve cılızlığından da üstesinden geleceğiz!

Bizde o irade ve o güç var!

30 Eylül 2020 / TİKB Merkez Komitesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir