‘Zamanında atılmayan her adım bizi vuran bir bumeranga dönmüştür’

‘Bir bütün olarak dünya komünist hareketinin devrimci mirasını ve TİKB’nin yarattığı değerleri bugüne yeni bir formda taşımak durumundayız.’

Hangi dönemde, nasıl devrimci oldunuz? Hangi etkenler sizi böyle bir tercihe yöneltti? 

90’lı yılların başında orta son sınıfta devrimcileşmeye başladım. Türkiye’de egemen olan Sünni-Türk-İslam senteziyle yoğrulmuş bir aile yapısı içerisinde dünyaya geldiğimden devrimci, sosyalist görüşlerin alabildiğince uzağında büyüdüm. Dolayısıyla içinde büyüdüğüm ilişkiler sisteminden edindiğim bilinçten, devrimci-sosyalist düşünceye geçiş sancılı ve sarsıcı oldu.

Babam sözü geçen bir din bilgini aynı zamanda halk ozanıydı. Köy konaklarında yapılan toplantılara birlikte katılırdık. Babamın gözlerinde problem olduğu için ilmihallerden çeşitli pasajları bana okutturur, söylevler verirdi. Militan, militarist bir hal almasa da o yaklaşım ve pratiklerin karşısında olunsa da ‘cihadist’ söylemlerle yetiştik.

‘SOSYALİZM BİZE İLK RENGAREK IŞIKLAR OLARAK YANSIDI’

Doğduğum köy Ermenistan ile sınır. 1983 yılına kadar elektrik yoktu. Gaz lambasıyla işlerimizi görürdük. Akşamları evlerin üzerine çıkar sınırın öteki tarafından süzülen rengarenk ışıkları izler, imrenirdik. Sosyalizm bize ilk o zamanlar ‘rengarenk ışıklar’ olarak yansısa da ‘Lenin bile senin yaptığını yapmaz’, ‘Ermeni tohumu’, ‘Allahın komünisti’ gibi küfürlerle büyüdük.

Orta son sınıftan itibaren okumak için köyden İstanbul’a geldiğimde bambaşka bir dünya ile tanıştım. Benim ve yaşıtlarım için o zamanlar İstanbul’a gelmek bir hayaldi. Bu hayalim Dev-Yol çevresinden olan abimin sayesinde gerçek oldu. Kendisi de İstanbul’a yeni taşınmış olan abim okuyalım diye bizi yanına getirdi. Kısmen kendinin üretip kendinin tükettiği köy yaşamından, yaşamak için bir yerlerde çalışmak zorunda olduğun kent yaşamına geçmiştik.

Daha önceleri farklı işlerde çalışmış abim, burada pazarcılıkla, seyyar satıcılıkla geçimini sağlıyordu. Okuldan arta kalan zamanlarda, hafta sonlarında abimin yanında bu işleri yapmaya başlamıştım. Hem okul harçlığımı çıkarmaya hem evli ve çocukları olan kirada oturan abimin de aile bütçesine katkı sunmaya çalışıyordum.

Köy yaşamındaki feodal ilişkiler sistemi, aile dayanışması ve kalabalık kardeş bileşeni içerisinde erkek egemen bakış açısıyla yetişen ve kendini birşey sanan kafa yapısı buradaki yaşamda bir hiçti. Bir yanda kendi başına yaşamda durmayı, tutunmayı öğrenmen gerekirken diğer yanda metropol yaşamının karmaşasıyla baş etmek şarttı. Köyden baktığında ‘taşı toprağı altın İstanbul’da yaşamayı ‘kurtuluş’ olarak gören çocuk kafası, buradaki gerçeklikle yüz yüze geldiğinde afallamıştı.

‘İLK SİSTEM SORGULAMASI, DEVLETLE İLK KARŞI KARŞIYA GELİŞ’ 

Özellikle o zamanlar farklı illere giden otobüs garajlarının da olduğu Topkapı’daki seyyar satıcılık sırasında zabıta, zaman zaman da polisle yaşadığımız hengame sistem sorgulamasının, onunla karşı karşıya gelmenin ilk ipuçlarını vermişti. Siyah çöp poşetlerine doldurduğumuz çocuk elbisesi benzeri şeyleri, evden sırtımıza alarak otobüslerle Topkapı’ya götürüp orada iki tarafına ip bağladığımız naylonların üzerine sererek bağıra, çağıra satmaya çalışıyorduk. AVM’ler yoktu o zamanlar, tek tük mağazalar vardı. Dolayısıyla memleketine gidenler ihtiyaçlarını ya da tanıdıklarına hediyeleri daha uygun fiyata bizim gibi seyyar satıcılardan temin ediyorlardı.

Zabıta bazen aldığı rüşvetlere karşılık satışlara göz yumarken, bazen de polisle birlikte baskınlar düzenleyerek yakaladıklarını alıp götürüyor, varı-yoğu olan tezgahına el koyuyorlardı. Çoğunlukla zabıta, polis kovalamacasında kalabalığa karışarak kaçıp kurtulmayı başarsam da zaman zaman tezgahı (‘ekmek teknesini’) kaptırdığım oluyordu. Onları geri almak bazen kendi ederinden fazla ceza ödemeyi gerektiriyordu. Sistem sorgulaması asıl olarak devletin temsilcileriyle ilk bu biçimlerde karşı karşıya gelme sırasında, kendi kendime sorduğum basit sorular üzerinden oldu. Hırsızlık yapmıyor, alınterimizle ‘ekmeğimizi kazanmaya’ çalışıyorduk. Bize reva görülen bu uygulamalar niyeydi? (Burada seyyar satıcısından nohutlu pilavcısına, turşucusundan kasetçisine Anadolu’dan, Kürdistan’dan metropole göç etmiş çok sayıda insanla ‘kader ortaklığı’ daha sonra devrimci olduğum yıllarda, Topkapı’da gazete satarken sivil faşistlerin, polisin saldırılarında bu insanların bize sahip çıkmasını getirdi. Grup olarak çıktığımız gazete satışları sırasında özellikle sivil faşist saldırılarda tezgahların altından çıkan sopalar (Haydar’lar) bizim canımızı kurtaran araçlara dönüşüyordu).

‘KELLİ FELLİ’ DEVRİMCİLERLE TARTIŞMA’

Bir tarafta adeta ‘sudan çıkmış balığa dönmüş’ gibi çelişkiler yumağı içerisinde boğuşurken diğer yanda akşamları evde ‘kelli felli’ bir grup Dev-Yol’cuyla tartışırken, onlara tanrının varlığını ispatlamaya çalışan idealizm savunusu içinde buluyordum kendimi. ‘Gözünle görmediğin bir şeyin bütün evrenin yaratıcısı olduğuna nasıl inanırsın’ sorularını elime aldığım bir bardak sütü göstererek ‘Bunun içindeki bakterileri görüyor muyuz ama varlar’ ergen şapşallığıyla savuşturuyordum. (Bu tartışmalar ilerleyen zamanlarda pasifizm ile devrimci militan mücadele anlayışı ayrımları üzerinden sürecekti.)

Bir taraftan da 1990 yılında suikaste kurban giden eski müftülerden Turan Dursun’un ‘Din Bu’ benzeri kitapları okumaya başlamıştım. Kafamda o vakitlere kadar şekillenen düşünce dünyasına darbeler vuruluyordu. Benimse ısrarlı bir şekilde savunma pozisyonum sürüyordu.

Bütün bu yaşananlar üzerinden Aşık İhsani, Ali Asker gibi sanatçıların kasetlerini dinlemeye, ilk tanıştığım devrimciler Dev-Yol’cu olduğundan hemen bütün ‘Tartışma Süreci Yazıları’nı (1992’de yürütülen tartışma sürecinden daha sonraları ÖDP doğmuştur) okumaya, okul defterimin aralarına ‘Kızıl Yumruk’ çizmeye başlamıştım.

Köy ile bağım henüz kopmamıştı. Yaz tatilinde ekin-biçim işlerine yardım için gidiyordum. Orada devrimciler ‘öcü’ olarak görülüyor, solcu sanatçıların kasetleri imha ediliyordu. Artık solcu, devrimci olmak, kendini öyle tanımlamak benim için daha fazla çekici hale gelmişti.

İlk 1 Mayıs gösterisine 1992 yılında İstanbul Gaziosmanpaşa meydanında katılmıştım. Bu İstanbul’da 1980 askeri faşist darbesi sonrası gerçekleştirilen ilk izinli 1 Mayıs’tı. ’89 bahar eylemlerinin itilimiyle, özellikle Türk-İş ağalığına karşı sendikal muhalefet içerisinde bir arayışı ifade eden İstanbul Sendika Şubeler Platformu’nun belirleyici olduğu 7-8 bin kişilik bir miting gerçekleşmişti. Okulu kırıp örgütsüz katıldığım ilk ve tek 1 Mayıs olması ve kendimi solcu-devrimci olarak tanımlama yönüyle ’92 yılı hayatımın dönüm noktalarından birisi oldu.

‘BU ÖRGÜTÜN MAYASINDA BAŞKA BİRŞEY VAR’ DUYGUSU’

Birincinin devamı olarak neden TİKB’yi seçtiniz? 

Örgütlü devrimcilik fikri kafamda olgunlaşmıştı. O zamana kadar yürüttüğüm tartışmalardan kaynaklı görüş alanımda Dev-Yol vardı fakat onların örgüt olarak kendilerini var edebilecek niyetleri de mecalleri de yoktu. Militan bir sosyalizm mücadelesi anlayışından çok uzaktılar. Geçmişten, utanç verici 12 Eylül yenilgisinden, 1989 SSCB çöküşünden ders çıkartmak adına legalizm batağına saplanmışlardı.

TİKB’nin görüş alanıma girişi benden önce okumak için İstanbul’a gelen diğer abim aracılığıyla olmuştu. 12 Eylül ve tasfiyecilik karşısındaki devrimci tutum, devrimci yeraltı mücadelesi vurgusu ve pratiği, işkencede, cezaevlerinde, mahkemelerde örgüt düzlemine sıçratılmış direniş ve bunlarla birleşik öne çıkan sınıf vurgusu ‘bu örgütün mayasında başka bir şey var’ dedirtiyordu. Dolayısıyla TİKB ile buluşmam hızlı ve tereddütsüz oldu.

TİKB’nin gençlik örgütü Genç Komünarlar (GK) üniversitelerde örgütlüydü fakat liselerde zayıftı. Bu alanda kurucu olmak, Liseli GK’yı örgütlemek gerekiyordu. O yıllarda liselerde karınca kararınca fiziki gücümüzün üstünde bir faaliyeti örgütleyip geliştirdik. Hem bağımsız alan örgütlenmesinde, hem eylemlerde, hem liseli gençlik örgütlerinin oluşturduğu ortak platformlarda azımsanmayacak bir etki gücü yarattık. Çocukça yanlar taşımakla birlikte inanılmaz bir güç ve özgüven hissine sahiptik. Sınır, engel, yetmezlik tanımıyorduk. Bu gücü de asıl olarak TİKB’nin prestijinden alıyorduk.

‘GÜCÜ VE OLANAKLARI NE OLURSA OLSUN TİKB’NİN YÜZÜ HEP MİLİTAN PRATİĞE DÖNÜKTÜR’

Size göre TİKB’li olmak ne anlama gelir? Ya da soruyu şöyle soralım: TİKB’yi farklı kılan ve TİKB yapan temel değerleri nasıl tanımlarsınız?

TİKB’li olmak en başta işçi sınıfı devrimciliğini, bilimsel sosyalizm anlayışını, bu doğrultudaki militan mücadeleyi sindirmiş olmak ve bunun uğraşını vermek anlamına gelir.

TİKB’li olmak aynı zamanda her türlü oportünizmden uzak, yaşamın ve mücadelenin her cephesinde sınıf uzlaşmazlığını konuşturabilmek, kurucu bir iradeyle hareket edebilmek demektir.

Bugünün ve geleceğin ihtiyaçları temelinde kendini sürekli yeniden üretip geliştirme ihtiyacıyla birlikte, proletarya sosyalizmi ve sınıfsız komünist toplum savaşımında güçlü bir ideolojik-teorik eksene sahip olmak TİKB’yi farklı kılan temel değerlerdendir.

TDH içerisinde yeraltı örgütü kültürü, işkence tezgahlarında, cezaevlerinde, mahkemelerde bu kültüre uygun destansı direngen tutum sahibi olmak bu farklılığın önemli bileşenlerinden birisidir. Bu direngenlik yaşamın her alanında ‘sözü ve özü bir’, en zor koşullarda dahi tuttuğu ipin ucunu bırakmayan bir duruş olarak çıkar karşımıza.

Yine fiziki gücü ve olanakları ne olursa olsun yüzü hep çok yönlü militan bir pratiğe dönük olması bu değerlerdendir. Günümüzde bu pratik, örgüte yaşatılan tasfiyeci dalgalar ve içten atılan çelmelerin yarattığı etkilerle birleşik yerlerde sürünüyor. Fakat adeta küllerinden yeniden doğuşun temel dinamiklerden birinin bu pratiğe tutunmak olduğunun açıklığıyla hareket ediyor olmak TİKB’yi farklı kılan özellikler arasındadır.

‘TİKB’Lİ KALABİLMEKTEN GURUR DUYUYORUM’ 

Bugünden geriye doğru baktığınız zaman nelerle gurur duyuyor, nelerin pişmanlığını yaşıyorsunuz? 

Materyalist dünya görüşüyle beraber her şeye rağmen TİKB’li olmaktan, o ya da bu şekilde TİKB’li kalabilmekten gurur duyuyorum.

TİKB’nin kurucu kadroları, önderleriyle tanışmış, onlarla yaşamın belli kesitlerini paylaşmış olmaktan onur duyuyorum. Yine farklı kuşaklardan bir kısmı ölümsüzleşen özgün özelliklere sahip yoldaşlarla birlikte bir şeyleri omuzlamış olmaktan onur duyuyorum.

TİKB’nin içten bu kadar darbelenmesine, bu kadar güç kaybetmesine engel olabilecek adımların geliştirilip atılamamış olmasının, bu doğrultuda farklı çıkışlar yapamamış olmanın acısını yaşıyorum.

Örgütlü mücadele içerisinde ’90’lar kuşağı deyim yerindeyse adeta ‘kayıp kuşak’ haline geldi. ’80 yenilgisine meydan okumasına, o yıkıntıdan çıkışta öncü bir rol oynamasına rağmen bu kuşak, ‘80 öncesi kuşağın gölgesinden kurtulup önderleşemedi. Bu kuşak kendinden sonraki 2000 kuşağının da hızına yetişemeyerek arada kalıp, preslendi. Dolayısıyla belli tecrübe ve birikime sahip kuşaklar arasında kopukluk ciddi bir handikap halini aldı.

  ‘ZAMANINDA ATILMAYAN HER ADIM TİKB İÇİN KENDİNİ VURAN BİR BUMERANGA DÖNMÜŞTÜR’

TİKB’nin bugünkü durumunu nasıl değerlendiriyor, bu noktaya gelişini nelere bağlıyor, nasıl açıklıyorsunuz? 

Uluslararası düzeydeki yaşanmış deneyimlerin yarattığı hayal kırıklıklarının etkisiyle de sosyalizmin, beraberinde devrimci-komünist hareketin etkisizliği malum. Dolayısıyla TİKB de bu genelden azade değil. TİKB bu zayıflığı, ideolojik-teorik-pratik alanların bütününde yarattığı gelenek ve değerlerle birlikte düşünüldüğünde hiç hak etmediği biçimde daha derin yaşıyor.

Zamanında atıl(a)mayan her adım sonrasında TİKB için dönüp kendini vuran bir bumeranga, kendi ayağında bir prangaya dönüştü. Bunun nedenlerinin başında grup alışkanlıklarını aşamamış, ondan kurtulamamış olmak geliyor.

TİKB tarihinin her döneminde, abartısız biçimde, TDH’nin ortalamasının üstünde teorik perspektif ve açılımlar ortaya koymuş fakat uzun yıllar ‘programsız devrimcilik’ yapmak ile malüldür. Bu ‘programsız devrimcilik’ yıllar içinde kimilerinin kendi söylediklerini ‘tanrı kelamı’ sandığı iç krizleri tetikleyen, kolektif davranma yeteneğinden kopuşlar ile sonuçlanmıştır.

Bu ‘programsız devrimcilik’ beraberinde kongre ve konferanslar başta olmak üzere yukarıdan aşağıya kurumsallaşamamanın, bu doğrultuda bir kültür yaratamamanın kuluçkası olmuştur. Zira tek yanlı bir ‘mükemmeliyetçilik’ anlayışı adeta programsız devrimciliğin, partileşmenin, kurumsallaşmanın önüne engel olan gerekçe haline gelmiştir.

Programsız devrimcilik ayıbına, 2000’li yıllarda örgüt içinde boy veren neo-koordinasyoncu inkarcı aydın elitizminden kopuşun ardından, yaşanılan güç kaybına rağmen 1. Kongre ile birlikte son verildi. Fakat bu noktaya gelinceye kadar örgüt içinde boy veren tasfiyecilik birçok şeyi ayaklar altına almayı başardı. Çok fazla tortu, kir ve pas birikti.

‘HER TÜRLÜ MİTLEŞTİRME YIKILIRKEN, KALIPLARIMIZI KIRARAK İLERLEMELİYİZ’

Bu durumdan çıkış için sizce ne yapılması lâzım? 

Bireyler olarak da kolektif olarak da uzuvlarımızı sarmış tortulardan kendimizi kurtaracak bir dinamizm oluşturabilmeliyiz. İşçi sınıfı devrimciliğinde ısrarın somutlandığı adımları büyütüp genişleterek, kadın ve gençlik dinamikleri içerisinde ağlar yaratmayı zorlamalıyız.

Ekonomik darboğaz, faşist cendere ve toplumsal çürüme karşısında kendimizi dar yoldaş topluluğuyla sınırlamadan, 41. yıldönümü açıklamasındaki çağrıya kulak vermeye aday dost ve yoldaşların da öneri ve katılımlarıyla bir devinim yaratabilmeliyiz. Sıçramalı gelişimin önünün  açıldığı, toplumsal patlama dinamiklerinin büyüdüğü, alt üst oluşların yaşanabileceği bu dönemde hazırlıklarımızı buna göre yaparak, biriktirerek ilerlemeliyiz.

Dışımızdaki samimi dost güç ve dinamiklerle buluşmayı da zorlayarak, karmaşık değil basit ve somut adımlar atmalıyız.

Geleneksel olan her türlü kült ve mitleştirme yıkıldı. Bu yıkımın yarattığı sorgulamalar, güvensizlikler diz boyu. Bir bütün olarak dünya komünist hareketinin devrimci mirasını ve TİKB’nin yarattığı değerleri bugüne yeni bir formda taşımak durumundayız.

Fakat 2020’nin dünyasında kalıplarımızın tutsaklığını tam aştığımızı söyleyemeyiz. Gezi’nin, Sarı Yeleklilerin, Lübnan’ın, Sudan’ın, Şili’nin öğrettikleriyle kalıplarımızı kırarak ilerlemeliyiz.

Lale Çolak ve Serdar Ben yoldaşların tüm imkansızlıklara karşın sınırları zorlayan yaratıcılık ve buzkıran rollerini, Nilgün Gök ve Nurettin Demir yoldaşların cesaretlerini, Tahsin Yılmaz ve Tuncay Günel yoldaşların mütevaziliklerini ve samimiyetlerini kuşanarak yürümeliyiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir