2026 Umudu Büyüttüğümüz Bir Yıl Olsun!..

28 Aralık 2025

İnsanlığın her zaman umuda ve güvene ihtiyacı olmuştur. Özellikle sınıfsal, ulusal ve cinsel baskı altında tutulan ezilen ve sömürülen yığınlar için umut bir yanıyla yaşadığı acı ve sıkıntılara göğüs germesini kolaylaştıran ‘yatıştırıcı’ bir işlev görürken bir yönüyle de arzuladığı geleceği gerçekleştirme arzu ve cesaretini kamçılayan bir işleve sahiptir.

Dünyada da Türkiye’de de emekçi insanlık bugün maalesef umudunu yitirmenin sınırlarında. Çürümüş ve tükenmiş bir sistemin can çekişmesini uzatabilmek için her alanda hiçbir kural, değer, sınır tanımayan emperyalist tekelci burjuvazinin pervasızlıklarına tanık olurken karşısında onu frenleyip durdurabileceği güvenini veren bir dinamiği görememenin yol açtığı bir ‘umutsuzluk hali’ bu. Zaman zaman tanık olduğumuz halk isyanları, kitlesel gösteriler, grev ve direnişler, dayanışma kampanyaları karanlıkta yanan çoban ateşleri misali umudun büsbütün yitirilmesini önlüyor önlemesine ama birbirlerinden güç ve ilham alarak büyüyen bir yangına dönüşemiyor bu parlamalar. Çünkü buna öncülük edecek güçlü bir devrimci odak yok ortada!

İşte bu yüzden, yeni bir yıla adım atmak üzere olduğumuz tarihin bu kesitinde tayin edici halkayı devrimin nesnel koşullarındaki olağanüstü olgunlaşma ile onu gerçeğe dönüştürecek öznel koşullardaki olağanüstü zayıflık oluşturuyor!.. İşçi sınıfına ve emekçi halklara insanlığın kurtuluşu doğrultusunda yol gösterme iddiasını taşıyan bütün samimi devrimciler, en başta da komünistler 2026 yılında (da) bütün enerji ve mesailerini bu akıl almaz çelişkinin çözümüne yoğunlaştırmak zorundadırlar!..

Kimse herkesin şu ya da bu ölçüde gördüğü çelişkilerin keskinleşmesini öne çıkaran ajitasyonlarla kendisini de kitleleri de avutup oyalamamalı!.. Niyetlerden bağımsız olarak bu düpedüz kendiliğindeliğe umut bağlayıp onu yücelterek günün tayin edici devrimci sorumluluğunu yerine getirmekten kaçıştır!.. Çünkü nesnel koşullardaki olgunlaşma tarihin hiçbir döneminde kendiliğinden devrimlere yol açmamıştır. Buna karşın, mevcut güç dengeleri ve koşulların komünistler ve devrimcilerin fazlasıyla aleyhine olduğu kesitlerde bile tarih bilinciyle hareket eden, tarihsel amaç açıklığına sahip cılız parti ve örgütlerin dahi tarihin akışını nasıl değiştirdiklerinin çok sayıda örneği vardır. Dönemin anlı şanlı partilerinin utanç verici iflasına ortak olmayan bir avuç komünistin temsil ettiği Zimmerwald Solu ve  1917 Ekim Sosyalist Devrimi bunun en tipik örneklerinin başında gelir.

Dünyanın emperyalist çakallar tarafından yeni bir paylaşım savaşına sürüklendiği ve bu tehlikenin fazla da uzak olmadığı doğrudur!.. Nükleer silahların kullanılacağı neredeyse kesin olan bu savaşta bu kez 6 milyar insanın ölmesinin beklendiği doğrudur!.. Nükleer kalıntıların yol açacağı toprak-su ve hava kirliliği nedeniyle yeryüzünde bildiğimiz hayattan neredeyse iz kalmayacağı doğrudur!.. Havanın, suların, doğanın, eko sistemlerin şimdiden allak-bullak edildiği, bu gidişle geri dönülemezlik sınırlarının çok geçmeden aşılacağı doğrudur!.. Açlık, kuraklık, su kaynaklarının kirlenip kuruması, toprağın verimsizleşmesi, devlet terörü, emperyalistler tarafından kışkırtılıp desteklenen iç savaş gibi nedenlerle göç sorununun büyümeye devam edeceği doğrudur!.. Göçmen düşmanlığının tırmanmaya devam edeceği, emekçi yığınların çürümüş kapitalist sisteme ve burjuva düzen partilerine duydukları tepkiyi sömüren ırkçı faşist parti ve hareketlerin ürkütücü yükselişinin süreceği doğrudur!.. Proletaryanın daha fazla dibe itileceği, orta sınıfın geometrik bir hızla erimeye devam edeceği, emeği çok daha tüketici ve onur kırıcı çalışma koşullarının, işsizliğin, yoksullaşma hatta açlığın beklediği doğrudur!.. Açgözlü burjuvazinin toplumsal patlamalardan duyduğu korkunun şiddetlenmesine paralel olarak faşist devlet terörünün, gözetleme ve denetimin  daha da boğucu hale geleceği doğrudur!..

Uzun sözün kısası, emek-sermaye çelişkisinin, emperyalizm ile ezilen halklar arasındaki çelişkinin, emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişkilerin önümüzdeki süreçte daha fazla derinleşip keskinleşeceği doğrudur!..

Bunların herbiri devrimci propaganda ve ajitasyonun asla ihmal etmemesi gereken gelişme ve tehlikelerdir elbette. Komünistler ve devrimciler bunların herbirini sadece teşhirle yetinmeyip tarihsel olarak da güncel olarak da ömrünü doldurmuş bir sistem olarak  kapitalist emperyalist sistemle olan bağını etkili bir tarzda sergilemekle yükümlüdür. Fakat ne kadar keskin ne kadar devrimci olursa olsun tek başına propaganda ve ajitasyon sınıfı ve kitleleri harekete geçirmeye yetmez. Özellikle de önlerinde kendilerine güven veren bir önderlik, uğruna bedel ödemeye değer bir programda somutlanan farklı bir dünya alternatifi bulamıyorlarsa bu vahim bir yanılsama ve hayaldir.

Türkiye somutunda da tablo farklı değil. Dünyanın gidişindeki belirsizlik ve dalgalanmaların kendisini çevreleyen coğrafyalarla bağlantılı yansımaları yanında özellikle 3 dinamik 2026 Türkiyesi’ne damga vuracak görünüyor. Bunların üçü de birbirleriyle yakından ilişkili dahası adeta iç içe geçmiş durumdadır.

Bunlardan birincisi, kendi tabanı içinde bile sorgulanır hale gelmiş faşist iktidar koalisyonunun Saray rejimini ayakta tutma ısrarı. Her yanından irin fışkıran çürümüş, mafyalaşmış, doymak bilmeyen bir açgözlülük ve pervasızlıkla karakterize olur hale gelmiş rejimi pedal basmaya son verilecek olursa yıkılması kaçınılmaz bisiklete benzetebiliriz. Son zamanlarda kızışmaya yüz tutan iç tepişmeler ve taht savaşlarının temelinde de bu akıbetten duyulan korku yatıyor zaten. Tarafların herbiri kendisini sağlama almanın peşinde. Ne var ki, halk muhalefetinin öncüsüz ve örgütsüz olmasından yararlanarak akıbetini bir nebze öteleyebilse bile temelleri zayıflamış Saray rejimini sürdürebilmenin daha fazla pervasızlaşmak, faşist devlet terörünü ve sindirme operasyonlarını şiddetlendirme dışında yolu kalmamış durumda.

2026 Türkiyesi’nin nasıl yaşanacağı üzerinde tayin edici bir rol oynayacak belirleyici dinamiklerden biri de Süreç’in seyri olacak. İmralı’da gizli-kapaklı yürütülen telkin ve pazarlık sürecinin belli bir kıvama geldiği kanaatinin oluşması üzerine legalleştirilen Süreç’te devlet tarafından hâlâ somut bir adım atılmış değil. Kürt halk dinamiğini beklentiye sürükleyerek oyalamak amacıyla kurulan Meclis Komisyonu’nun ipe un serme etabı da geçenlerde tamamlandı. 14 Ay sonra geldiğimiz noktada daha belirgin biçimde görünür hale gelen bir gerçek var: Türk tekelci burjuva devleti Kürt sorununda taşlaşmış tarihsel anlayış ve reflekslerini bir nebze olsun yumuşatmaya dahi niyetli değil. O Kürt sorununu değil Kürt özgürlük mücadelesini çözmenin peşinde!.. Bu bağlamda bütün dikkat ve enerjisini asıl Rojava’yı silahsızlandırıp onu bir biçimde boğmaya vermiş durumda. Bunu başaracak olursa da sahadaki güç dengeleri izin vermediği için kimi tavizler vererek pusuya yatmak zorunda kalırsa da Kuzey’de masayı devirme olasılığı yüksek. Bunun bahanelerini de şimdiden hazırlıyor.

Kürt siyasal hareketinin sözcüleri sürecin baştan beri güven vermeyen gidişi sırasında çoğalan olumsuz sinyalleri rağmen hâlâ “barış ve demokratikleşme” masalları anlatıp devletin icazet sınırları içinde “komüncülük” oynanabileceği hayalleri yayıyorlar. Bunu da “yeni bir sosyalizm anlayışı”, dahası “Marksizmin aşılması” olarak pazarlama çabası içindeler. İşin tuhafı, yaşamın her alanında komün tipi örgütlenmeler aracılığıyla inşa edilebileceği hayalini yaydıkları “yeni tipte demokrasi” inşası yolunda elle tutulur hiçbir pratik girişim de yok ortada. Buna karşın Marksizme, onun tarihsel önderlerine ve sosyalizmin tarihine yönelik seviyesi bilinçli olarak düşürülen sistematik bir kampanya yürütülüyor. Bu aslında aylar öncesinde dikkati çektiğimiz gibi “sürecin özünü ve gidişin gidiş olmadığı gerçeğini perdeleme” amacıyla yapılıyor.

Rojava’daki olası gelişmelere bağlı olarak bu Süreç bir kez daha hayal kırıklığıyla noktalanacak olursa karşılaşacağımız sonuçlar bu kez çok daha ağır olacak. Hiçbirimizin bu tehlikeleri hafife almak hele ki kendi dışımızda ve uzağımızda görme lüksü yok! Bu her şeyden önce Kürt sorununun çözümünü, Kürt halkının özgürlük mücadelesini kendi sorunu ve sorumluluğu olarak görmeyen sosyal şoven bir kayıtsızlığın dışavurumudur. Keza “nerede kalmıştık” diyerek Süreç öncesi dönem ve koşullara geri dönebileceğimiz aymazlığına da düşmemek gerekiyor. Çünkü bu Süreç noktalanırsa Türk faşizmi beklediğini bulamadığı için filmi koparacaktır. Dolayısıyla o hem uğradığı bu hayal kırıklığının acısını çıkarmak hem de Kürt halkı ve demokratik kamuoyunun yaşayacağı ruhsal ve düşünsel sarsıntıyı tam bir teslimiyet yönünde derinleştirmek için elinden geleni yapacaktır. 1990’lardan bu yana daha çok lokal ırkçı azgınlık boşalması olarak tanık olduğumuz linç grupları pratiğinin 1965 Endonezyası’nı çağrıştıracak şekilde daha geniş ölçekte hayata geçirilme olasılığı hafife almamamız gereken olasılıklardan biridir.

2026 yılı dünyada olduğu gibi Türkiye’de de işçi sınıfının kendiliğinden patlamalarına tanıklık olasılığının çok güçlü olduğu bir yıl olmaya adaydır. Çünkü Türkiye ve Kürdistan’ı ucuz emek deposu haline getirerek emperyalist ülke ve tekellerin tedarikçisi, enerji ve ticaret yollarının güzergâhı, lojistik üssü, maden kaynağı haline getirmeyi stratejik amaç haline getirmiş olan Türk tekelci ve orta burjuvazisi emeğe dönük saldırılarında sınır tanımıyor. Düpedüz açlık sınırında yaşamaya mahkum ettiği sınıfın hayatını da onurunu da hiçe sayıyor. Kapitalizmin ilk dönemlerindeki sınır tanımayan açgözlülüğü güne taşıyarak işçiyi çocuklarıyla birlikte hayasız sömürü çarklarının içine çekiyor. Bu aşağılama, bu yoksullaştırma, bu bunaltıcı ve tüketici çalışma temposu, buna rağmen sürüp giden “yarın ne olacağım” korkusunun bir noktada patlamaya dönüşmemesi düşünülemez. Bu patlamanın nerede, ne zaman, bardağı taşıran hangi damla sonucu hangi şiddet ve yaygınlıkta yaşanacağını kimse bugünden öngöremez. Fakat tarihsel deneyimlerin defalarca gösterip kanıtladığı bir gerçek var: Bu devran böyle sürmez!..

Bu noktada da bütün mesele sınıfa ve devrime öncülük iddiasına sahip komünistler ve devrimciler olarak bizlerin buna ne kadar hazır ve hazırlıklı olduğumuz noktasında düğümleniyor. Gezi dahil Metal Fırtına’dan 19 Mart’a kadar  bugüne dek tanık olduğumuz bütün büyük ve yaygın patlamalar, böbürlenmeye ya da birbirimize üstünlük taslamaya gelince ne dersek diyelim istisnasız hepsi hareketin kuyruğuna takılmayı bile doğru dürüst beceremediğimizin kanıtları. O halde aklımızı bir an önce başımıza toplayarak kendi kendimizi aldatıp içimizi rahatlatmaktan başka hiçbir anlamı ve sonucu olmayan sınırlı ve etkisiz oyalanma pratiklerini ve buna yol açan politika tarzlarını bir an önce terk etmemizin zamanı daha gelmedi mi? Kendimizi hapsettiğimiz fanusların dışında kimseye bir anlam ifade etmeyen varoluş biçimleriyle tatmin olmayı bir an önce terk ederek sınıfa ve emekçi yığınlara güven ve umut aşılayacak güçlü bir devrimci odak inşasına girişmemiz gerekmez mi?.. Birbirimizle omuz omuza vererek bu doğrultudaki adımları elbirliğiyle büyütüp daha çekici ve etkili hale getirmek çok mu zor?..

2026’nın, dünyada da Türkiye’de de emeğin şahsında insanlığın kurtuluşu yolundaki adım ve atılımları büyütecek enternasyonalist devrimci odakların inşası yolunda atılım yılı olması dileğiyle… 28. Aralık.2025

TİKB Merkez Komitesi