O hepimizin Hüseyin abisiydi…

16 Aralık 2024

Yılların işçisiydi ama afişlerde gördüğünüz ‘hormonlu’ işçi tiplerine benzemezdi görünüm olarak. Dal gibi ince uzun bir bedeni vardı. Yüzüne baktığınız zaman dikkatinizi önce ateş gibi parıldayan gözlerle İsmail Cüneyt’in sevdiği tanımla ‘altı okka’ kara bıyıklar çekerdi. Kendi adıma, o yüze her baktığımda nedense bir hüzün havası sezerdim. O güne kadar yaşadıkları yanında asıl ilerleyen yıllarda yaşayacağı tarifsiz acıların habercisiydi o görünüm sanki.

O hepimizin Hüseyin abisiydi. Aramızda konuşurken bile  ‘Abi’ ekini kullanmadan anmazdık adını. Bu tabii ki en başta bir saygının ifadesiydi. Ama ilişkilerde ‘mesafe’ yaratan, bu anlamda soğuk bir saygı değildi bu. Tersine ona duyulan güven ve sevgiden ileri gelirdi. Zaten Hüseyin abinin kendisi izin vermezdi bürokratik resmi bir ilişkiye. Hele yoldaşları söz konusuysa, karşılaştığınız ilk andan itibaren kollarından da önce gözleriyle kucaklardı sizi.

Onun yanında yeraltı yaşamının gerginliklerden sıyrılır, farklı bir huzur bulurduk hepimiz. Her şeyden önce onun bizi bizim yerimize de kolladığını bilirdik. Dahası o anki sorunumuz-sıkıntımız neyse Hüseyin abinin elinden geleni yaparak bir çözüm üreteceğine güvenirdik.

Zeliha abla ile Hüseyin abiyi ilk tanıdığımda Bahçelievler Basın Sitesi’nde oturuyorlardı. O ev hepimiz için bir sığınak, adeta bir ‘huzur evi’ydi. Hasta olanımızın, evsiz kalanımızın, bir yerlere gidip gelirken güvenlik gerekçesiyle kademeli hareket etmesi gerekenimizin… yolu  mutlaka o evden geçerdi. Öyle ki, Osman ve Fatih’in Bağcılar’da jandarma ekibinin kendilerinden şüphelendiğini fark etmeleri üzerine ulaşmayı hedefledikleri ev onların eviydi. O ev öylesine güvenilir bir kaleydi bizler için.

Hüseyin abi Kayseri-Sarız Kürtlerindendi. THKO önderlerinden Hüseyin İnan’la aynı köydendiler (Çağşak). 20 Kasım 1979’da Halkın Kurtuluşu taraftarlarının pusu kurarak katlettikleri Ali Algül yoldaşla aynı zamanda akrabaydılar. Ali’ye kod adı olarak aramızda “Küçük Terzi” derdik, çünkü ‘Büyük Terzi’ Hüseyin abiydi. Ali Hüseyin abinin yanında, onun Gedikpaşa’daki konfeksiyon atölyesinde çalışırdı. O atölyeden bilseniz kimler ve neler geldi geçti… Fatih’in Cerrahpaşa Hastanesi’nden kaçırıldığı eylemde Osman’ın giydiği doktor gömleği bir-iki saat içinde o atölyede dikildi örneğin.

Hüseyin abi, TİKB’nin tarihinde il komitesi üyeliğine getirilen ilk işçi kadrodur. HK’dan ayrılığın hemen ertesinde PTT çalışanı bir kadın işçi ve öğrenci kökenli bir kadrodan oluşan İstanbul İl Komitesi üyesiydi, aynı zamanda o organın sekreteriydi.

Leninist parti literatüründe “parti insanı” ya da “devrim emekçisi” olarak tanımlanan tipler vardır. Bunlar partiye gönülden bağlıdırlar, genellikle dikkat çekmezler, fazla tanınmazlar ama görev insanıdırlar, üstlendikleri görevleri gösterişe kaçmadan büyük bir tevazu ama ciddiyetle yerine getirirler. Bu yüzden de zaten güvenilir kadrolardır. Daha önce 1970’lerin Ankarası’ndan Hacı’yı (Hacı Ilgar) anlatırken kullandığım bir alıntı -aynı kumaştan çok sayıda başka yoldaş gibi- Hüseyin abiyi de anlatır:

“Bizler devlerin omuzlarına tünemiş cüceleriz. Böylelikle onlardan daha iyi görebiliyor ve daha uzakları seçebiliyoruz. Gözlerimiz daha keskin ya da boyumuz daha uzun olduğu için değil, sırf bizi havaya kaldırdıkları ve devasa boylarının haşmetiyle yükselttikleri için…” (Bernard de Chartres)

Hüseyin abi, TİKB’yi omuzlarında taşıyıp yükselten devlerden biriydi. Koşullar nedeniyle örgütlü faaliyetten uzak kaldığı yıllarda da geçmişine ve emeklerine yabancılaşıp ‘cüceleşmedi’. Yıllarca emek verdikten sonra karşılaştığı hoyratlıklar yüzünden örgütle ilişkisini kesmiş ama gönül bağını hiç koparmamış bir yoldaşımızla yıllar sonra aralarında geçen şu konuşma, onun TİKB’liliğinin sağlamlığı ve kalitesi konusunda fazla söze gerek bırakmaz:

Köyde karşılaştıkları bir yaz Hüseyin abi bizimkine akrabalar ve köylülerin önünde de hep “Yoldaş…Yoldaş…” diye seslenir. Diğeri bir gün dayanamaz, “Bana ‘yoldaş’ deyip duruyorsun ama ben örgütten atılalı çok oldu” der. Hüseyin abi her zamanki sevecen ses tonuyla, “Ben de ayrıyım ama teşkilat teşkilattır. Atılsak da ayrı da düşsek dönüp dolaşıp kapısını çalacağımız yer yine orasıdır…”

O da Zeliha abla da yoldaşlarımız olarak hem bizlerin çok kahrını çektiler hem de ana-baba olarak büyük acılar yaşadılar. Evlatlarından Kahraman ve Meryem, DHKP-C militanları olarak kavgada ölümsüzleştiler. Şiirleri Kavgamın Çırağı Olmak İsterim başlığı altında kitaplaştırılan (İçlerinden Neslime Armağandır Grup Yorum tarafından bestelenmiştir) Kahraman (Altun) 1991 Mart’ında İzmir’de devrimci bir eyleme giderken elindeki bombanın erken patlaması sonucu toprağa düştü. Meryem ise faşizmin hücre tipi cezaevleri saldırısına karşı yapılan ölüm orucu direnişi sırasında 31 Mart 2002’de ölümsüzleşti.

Yaşadıkları onca acıya rağmen Hüseyin abi hayata küsmedi, içine kapanıp çevresine yük olmadı. Tersine, etrafındakileri güç vermeyi sürdürdü. İçinde yanan ateşin harına rağmen neşesini de yitirmedi, şakalarından da vazgeçmedi.

Hüseyin Altun yoldaş , Arif Sağ’ın o müthiş dizelerinde dile getirdiği gibi “Serimi meydana koymaya geldim/Özde ben bir insan olmaya geldim” diyenlerdendi. İnsan olmayı başardı, daha da önemlisi dün gece  son yolculuğuna çıkana kadar da insan kalmayı başardı.

Onu içimizde yaşatacağız!..