Ölüm ve Mahir Alınteri… Yan yana düşünülmeleri bu kadar imkansız, birbirlerine hiç mi hiç yakışmayan başka bir ikili nadir bulunur herhalde.
İnsanlara ad ve soyadlarıyla hitap etmeyi oldum olası soğuk ve itici bulmuşumdur. Bu bir resmiyet ya da mesafenin, kimi durumlarda da kızgınlık ve tepkinin ifadesidir nazarımda. Mahir Alınteri bunun da istisnasıydı. Gerçek adı Ali Keskin’di. Ama ne Ali Keskin’e ısındı içim ne de sadece seçtiği kod adıyla Mahir demeye vardı dilim. Telefonla konuşurken bile o Mahir Alınteri’ydi!.. Sosyalizm davasına, devrimci hareketin tarihine ama ille de örgüte bağlılığının sentezi olarak seçmişti bu kod adını. ‘Bu kadar havalı bir kod adı bulmak için çok mu düşündün’ diye takılmıştım ilk karşılaşmalarımızdan birinde. Her zaman olduğu gibi yürekten kopup geldiği belli kocaman bir gülümseme eşliğinde ‘Hiç sorma! Beynim yanacaktı neredeyse!..’ diye yanıtladı.
Mahir Alınteri’ni tek sözcükle tanımlamam istense ‘hayat’ derdim. Hayat doluydu çünkü. Yerinde duramayan haylaz bir çocuk gibi kıpır kıpırdı her zaman. Türkiye solunda ağırbaşlılık ‘asık suratlı ağır abi’lik olarak anlaşılır, Mahir Alınteri bunun tam tersiydi. En ciddi ortamlarda bile kendini tutamaz ya bir muziplik ya da bir espri yaparak havayı yumuşatırdı. Ölçüyü kaçırdığı da olurdu zaman zaman ama kimse ona kızmaz, daha doğrusu kızamazdı. ‘Şeytan tüyü’ taşırdı sanki üzerinde.
Kapitalizmin hepimizi bir biçimde etkileyip sokmak istediği kalıplara sığmayan halleriyle hayatın yükü ve acılarının altında ezilmemeyi başarabilen, yaşam sevinci ve enerji dolu sosyalist birey tipolojisi gibi görünürdü zaman zaman gözüme. İtiraf etmeliyim, bazen ben de ‘sorumsuzluk, gamsızlık, havailik’ olarak görür ve eleştirirdim bu hallerini. Fakat zamanla, hiçbir şeyi umursamaz görünen o kayıtsızlığın arkasında aslında çevresinde olup biten her şeye ve herkese değer veren, onları düşünen müthiş hassas bir yürek ve ruh olduğunu fark ettim. Zaten yüreğinin bizlere göre genç yaşta yorulup ‘benden bu kadar’ demesi de kanımca bu duyarlılığın sonucu.
‘Yoldaş’ sözcüğünün ağzına bu kadar yakıştığı, bu sözcüğün ifade ettiği anlamı bütün hücrelerinde duyumsadığını karşısındakine de hissettiren çok az insan tanıdım. Yoldaşlar arasında ayrım da yapmazdı. Yoldaş yoldaştı onun için. Sadece ölümsüzlüğe uğurladıklarımız bir parça ayrıcalıklıydı gözünde. Gözleri dolmadan anmaz, anamazdı hiçbirini.
Suriye’de emperyalistler ve bölge gericiliklerinin kışkırtıp örgütledikleri iç savaş alevlerinin yeni yeni yayıldığı günlerde bir toplantı için Viyana’ya gitmiştim. Bu arada eski hapishane arkadaşım olan devrimcilerle de buluşmalar ayarlamıştı Mahir. Bunlardan biriyle sohbetimiz sırasında konu Suriye’de olası gelişmeler ve Kürtlerin ne yapabileceğine geldi. Kobanê henüz kuşatılmamıştı ama eli kulağındaydı. İspanya İç Savaşı’ndaki Uluslararası Tugaylar örneğini vererek TDH’nin o kritik tarihsel kesitte PYD’ye aktif bir destek vermesinin önemine dikkat çekip ‘Yaşadığımız son iç kriz sonrası biz çok güç kaybettik, öyle ki onbir kişilik bir manga bile gönderemeyiz ama sizlerle güç birliği yaparak birleşik bir müfreze gönderecek olursak bu çok anlamlı olur’ içeriğinde bir konuşma geçti aramızda. Muhatabım bu fikri paylaştığını belirterek ‘Bu önerinizi bizimkilerle konuşayım, size döneriz’ yanıtını verdi. Sohbet sonrası eve dönerken Mahir heyecanla kolumu tutup ‘Yoldaş, beni ve kızımı listede başa yaz’ dedi. Onun bu gönüllülüğü çok etkileyiciydi. Sırf damarına basmak için, ‘Dört çocuk babası biri olarak sen bu yaşında ne yapacaksın orada, mutfakta patates mi soyacaksın?’ diye takıldım. Yine önce ağız dolusu bir kahkaha bastı, ardından ‘Biliyorsun ben Arabım, hem savaşırım hem de Arapçam işe yarar, benden iyisini teşkilat nereden bulacak?’ cevabını yapıştırdı.
Ne yazık ki Rojava’ya müfreze gönderemedik ama Mahir Alınteri bu kez heyecanla karşıladığı sendikal faaliyete omuz vermek üzere ülkeye gitti. Sağlığı elverdiği sürece de faaliyet yürüttü.
Kendi ifadesiyle ‘Çocuk yaşlardan beri TİKB’liydi’ nam–ı diğer Ali Keskin. Antakyalı bir Araptı. Yine çocuk yaşlardan beri işçiydi–emekçiydi.
Ölüm haberini sosyal medyadan kamuoyuna duyururken yoldaşların yayınladıkları bir video var: Gar Katliamı’nda ölümsüzleşen Maviş’in (Serdar Ben) Gazi Mahallesi’ndeki 40 yemeği sırasında yaşanan bir olayı yansıtıyor. Elinde Alınteri bayrağı bulunan Mahir Alınteri, korteji dağıtmaya çalışan zırhlı polis aracına saldırıyor öfkeyle. Araç ayağının üzerinden geçmekle kalmıyor çarpmanın etkisiyle yere savuruyor. Fakat bizimki ayağa kalkmakla kalmayıp elinde bayrak sopasıyla tekrar saldırıya geçiyor. Bu sahne Mahir Alınteri’nin özetidir adeta:
Bütün benliğiyle ideallerine, davasına ve yoldaşlarına bağlılık; burjuvaziden, onun devletinden ve kapitalizmden ölesiye nefret!.. Bunların harmanından beslenen adanmışlık ve cüret!..