H. Selim Açan
İrfan (Sancı) Amasya Taşova’lıydı. O nedenle kod adı yerine Amasyalı diye anardık aramızda. 12 Mart’tan çıkış sürecinde bağ kurmuştu TİKB önceli grup yapımızla. Ankara’da etkin olduğumuz semtlerden Demirlibahçe Tayfası’ndandı. Özellikle Atilla’yla (Acartürk) kankaydılar. Birlikte yaptıkları kimi kaçamakları yıllar sonraki sohbetlerimiz sırasında öğrendik.
Sessiz-sakin bir yapısı vardı. “Taş yerinde ağırdır” sözünün canlı bir örneğiydi adeta. Dışardan baktığınız zaman “durgun” bir profil çizerdi. Fakat o dönemin koşullarında yapılması gereken ne varsa bağırtısız-çağırtısız koşturanlar içinde olurdu mutlaka. Aktancılar olarak o yıllarda bir ayağımız ADYÖD’teydi, ODTÜ ve Hacettepeliler dışında kalanlarımızın diğer ayağı Cebeci Kampüsü’nde. İrfan gibi bölgedeki fakültelerin dışından gelen yoldaşlarımız genellikle Siyasal ve Hukuk yurtlarının kantinlerinde üslenirlerdi. Herhangi bir fakülte ya da semtten çatışma haberi ya da silahlı destek talebi gelirse taksi-dolmuş ne denk gelirse doluşup oradan giderdik.
THKO ile birleşme sonrası (1975 sonu) İrfan’ın memleketi Amasya’ya gönderildiğini duydum. Amasya-Merzifon-Çorum ve Samsun’dan sorumlu bölge komitesine getirilmiş. O dönem nasıl yoğun bir faaliyet yürüttüklerini anlatırdı keyifle. Bu anılar arasında içine en fazla Merkez Komitesi temsilcisi olarak bölgeye ara sıra gelen yöneticinin bizlerin yoldaşlık kültürüne yakışmayan bencil tutumları işlemişti. Bir de ayrılık sürecini tetikleyen gelişmelerden biri olarak örgüt içinde bizlerden saklı gündeme getirilen sosyo-ekonomik yapı konusundaki oldu-bittiye nasıl alet edildiklerini unutamamıştı.
Kızı Bilge ve bizim ısrarlarımız üzerine geçen yıl parça parça kaleme almaya başladığı anılarında bunu şöyle anlatıyordu:
…Birleşmeden önce biz Aktancıların alamet-i farikası, Türkiye’nin geri kapitalist üretim ilişkilerinin hakim hale geldiği yarı-sömürge bir ülke olduğu tespitiydi. Devrim perspektifimiz de ML çizgide proletarya partisinin öncülüğünde işçi sınıfını temel alan bir devrimci mücadele idi. Gel gör ki birleşmeden bir süre sonra sahada bambaşka gerçeklerle karşılaştık.
(…) MK temsilcisi yoldaş geldiği zaman durumumuzu gözden geçirme ve teorik çalışma için bazen iki-üç gün bir köyde kalıyorduk. MK temsilcisi bunlardan birinde ülkemizin yarı feodal-yarı sömürge bir ülke, önümüzdeki hedefin de toprak devrimi olduğunu söylemesin mi?.. Bu tezini ete kemiğe büründürmek için getirmiş olduğu bir takım yazılı materyali çantasından çıkarıp önümüze serdi. Sonra da bizlere ‘köylerde anket yapma’ görevini verdi. Yoldaşı yolcu ettikten sonra bizler bir anketçi titizliğiyle köyleri kasabaları gezip kağnı, orak, saban gibi araç gereçlerin sayısı ile traktör sayılarını tespit edip MK’ya rapor edecektik. Onlar da kağnı sayısının traktör sayısından fazla olduğunu görüp gönül rahatlığıyla üretim ilişkilerinin yarı-feodal olduğunu ve buna uygun olarak da Milli Demokratik Halk Devrimi’ni örgütlememiz gerektiğini görev olarak önümüze koyacaklardı. Bütün bunlar birleşmeden önce bizim asla prim vermediğimiz, o güne dek savunduklarımızın çok gerisinde anlayışlardı. Diğer iki yoldaşın bu anlayışla sorunları olmadığı için onların içi de kafası da rahattı oysa ben çok bunalıyordum ama verilen görevi aksatmakta olmazdı…
Ayrılık sonrası İrfan’ı İstanbul’a çekmiştik. Fatih’in sorumlu olduğu Bahçelievler-Siyavuşpaşa çalışmasında yer aldı uzun süre. Hamido’nun (Hamit Tekin) katledilmesinin ardından yediğimiz operasyon sonucu deşifre olup aranır duruma düşünce bir süre bizim Fatih’teki evde kaldı, sonra Anadolu Yakası’nda çalışmaya başladı. Biz Adana’dayken 1982’nin son günü İstanbul’da Zeynep Kamil civarında gözaltına alınmış. 3 gün semt karakolunda sorgulamışlar, “senin yüzünden çoluğumuz-çocuğumuzla yılbaşı geçiremiyoruz” diye çok dayak yemiş. Sonra 1. Şube’ye teslim etmişler. 10 gün de orada işkenceden geçirilmiş. Özellikle “Stalin Mehmet kim?.. Prof. Ahmet kim?..” diye sormuşlar. Kim olduğunu hâlâ çözemedikleri “Stalin Mehmet” İsmail Cüneyt, “Prof. Ahmet” ise o yıllarda bizim yeraltı yayınlarımızı basan Ankara Basın Yayın’dan bir yoldaşımızdı. Özellikle yazılı ve görsel propaganda-ajitasyon faaliyetlerinde çok işlevli olduğu için propagandanın kısaltması olarak “Prop” lakabını takmıştı ona Osman (Yaşar Yoldaşcan).
İrfan’dan Şube’de de bir şey alamayınca “Anlaşılan bunun İstanbul’la fazla ilgisi-bilgisi yok, bu biliyorsa Amasya’yı biliyordur” gerekçesiyle Amasya’ya sevk etmişler. Amasya’da da 1 ay Tugay’da tutuluyor, sadece Amasya’yı değil bölgeyi avucunun içi gibi bildiği halde orada da kimseyi ele vermiyor. Arkasından tutuklanıyor. Hakkında verilen ifadelerden dolayı Amasya Halkın Kurtuluşu davasında yönetici olarak yargılanıyor. ’84 ortalarına kadar 1,5 yıl tutuklu kalıyor.
12 Eylül’den çıkış sürecinde İrfan’la yeniden bulduk birbirimizi. Bizler henüz hapishanelerdeyken 1987 sonlarına doğru Oya kurmuş ilişkiyi. “Nerde kalmıştık” heyecanı yaşamışlar karşılıklı. Sonrasında ne zaman neye ihtiyacımız olmuşsa kapısını çekinmeden çaldığımız yoldaşlarımızdan biri oldu yine. Elinden ne geliyorsa yaptı üstelik her seferinde çocuksu bir heyecan ve mutluluk duyarak yaptı yapabileceklerini. O ruhu son nefesini verene dek hiç kaybetmedi. Yaşadığımız iç krizler yanında genel tasfiyecilik ortamında onun ideallerimizi ve örgütü sahiplenme konusunda sergilediği içtenlik ve vefa ayrı bir moral kaynağı oldu bizler ve tanıyan bütün yoldaşlar için. İleriye doğru attığımız her adım onu da heyecanlandırdı; yediğimiz darbeler, yaşadığımız iç krizler, hedef olduğumuz saldırılar bizlerden daha fazla öfkelendirip kahretti İrfan’ı. Böylelerine duyduğu tepkiyi “Ölüler yaşayanları sevmiyor” diye dile getiriyordu.
Devrimci Proletarya’yı yeniden yayınlamaya başlayacağımızı duyunca çok heyecanlandı, gazetecilik (12 Eylül döneminde cezaevinden çıktıktan sonra Günaydın gazetesinde çalışmıştı) ve yayıncılıktaki deneyimini de hatırlatarak “Yazıların son okumalarını ben yapmak istiyorum” dileğinde bulundu. Bizler de seve seve kabullendik. “Bu yayınlar tarihe kalacak, en küçük bir hata ya da falso olmamalı” diye aşırı titizlenirdi. 16. sayımız baskıya hazırlanırken Süreyyapaşa Hastanesi’ndeydi. Sadece o sayıda aksattı tashih okumasını. Taburcu olduktan sonraki konuşmamız sırasında takıldım kendisine, “Gördün mü bak, sen olmayınca yazılardan birinin başlığı bile hatalı basıldı…” diye. Karşılıklı gülüştük. Onun titiz son okumalarından tümüyle mahrum kalacağımızı nerden bilirdik?..
Hastane sürecinde ziyaretine gittikleri bir gün Selma Bilge’ye anlatmış. Etrafında bir şeyler olurken fark etmediği bir konu sonradan açıldığında şaşkınlık gösterince Selma, “İrfan sen neredeydin o zaman?” diye sorarmış, “Ben o esnada göğe hücuma kalkmışım demek” diye cevap verirmiş. İrfan o TİKB’li ruhunu hiç kaybetmedi.
Son yıllarda onu çok mutlu eden iki gelişmeden biri 2010 Ocak’ında sonuçlanan 4. Konferansımızda TİKB’nin Onur Üyesi kabul ettiğimiz kavgamızın şairi Adnan Yücel’in şiirlerini yeniden yayınlama hakkını nihayet elde etmekle yıllardan beri ısrarla dile getirdiğimiz devrimci bir odak inşası yolunda somut bir adımın atılması oldu. Adnan’ın şiirlerini yayınlama hakkını bizim değerlerimizi yıllarca tepe tepe sömürmüş bir tüccarın elinden kurtarabilmek için Bilge’yle yıllarca uğraştılar. Bunu bir onur sorunu yapmıştı. Kitapların yeni halini eline alamadı belki ama yıllardır sabırla kovaladığı sonucu elde etmiş olmanın gururunu ve coşkusunu yaşamış olarak gitti.
Son aylarda sağlığı çok kötülemişti. Son nefesini verdiği hastaneye kaldırılmadan önce yaptığımız son konuşmada heyecanla İnşaat-İş’in Dolapdere lokalinin açılışını bekliyordu. Ne yazık ki gidemedi o açılışa da. Bilge ertesi sabah ziyaretine gittiğinde entübe edildiği yoğun bakım yatağında kulağına fısıldayarak özetlemiş açılışın ne kadar kalabalık ve etkileyici geçtiğini, ayrıca bütün yoldaşların onu sorup selam gönderdiklerini söylemiş. Bilge’nin dediği gibi o bu anlatılanları mutlaka ‘duymuştur’. Daha önceki yatışları ve evdeki nekahat dönemlerinde de yoldaşların ziyareti ya da bizlerin selamı -kendi ifadesiyle- “doping” oluyordu onun için. Yıllardır yaşadığı hastalık nedeniyle aşırı yıpranmış olan bedeni bu kez o tepkiyi vermedi ne yazık ki.
Fakat İrfan’ın haftalardır her gün kulağına fısıldanan haberlerimizin ve selamlarımızın coşkusunu hissederek aramızdan ayrıldığından eminim.