Okan Külekçi

Okan Külekçi (22 Mayıs 2002)

Okan Külekçi ölümsüzdür!

Antifaşist kitle hareketinin kabardığı ’95 Gazi, ‘96 Kadıköy rüzgarının devrimci hareketlerin gövdesini şişirdiği bir dönemde örgütle tanıştı Okan yoldaş. Rüzgarın devrimcilerden yana estiği, aynı zamanda tozu da dumana kattığı dönemlerde, dingin yürüyenler pek çarpmazlar göze. Emekçi semtlerinde elini nereye atsan seninle birlikte yürümek isteyen insanlar vardı. 1 Mayıs Mahallesi’nin antifaşist gençlerinin önemli bir kesimi AFMK üzerinden örgüt çeperine yanaşmıştı. İçinde ‘ateş’ geçen bütün eylemler büyük bir sempatiyle karşılanıyor, bu eylemliliklere geniş katılımlar oluyordu. Ağı geniş atıp örgütlenmeyi derinleştirmek, semtte yaşayan emekçiler içerisinde kök salıp, buradan sınıf damarları yakalamakta zorlanıyorduk. Bu yönlü dile gelen her söz, yapılan her uyarı ve yönlendirme bir biçimde boşa düşüyordu. Örgüt çalışmasını ve devrimci hareketi alabildiğince yüzeyselleştiren ve yer yerde yozlaştıran bu kesit; örgüte, “Gazete satmayana kurşun da attırmayacağız” dedirtecek kadar keskin yaşanıyordu.

Okan yoldaş, bu sözlerde ifadesini bulan yönelimin taşıdığı anlamı biliyor, kendi pratiğini de ona uyarlamaya çalışıyordu. Antifaşist gençler, boyna binen bu yükten kurtulmak için bölge esnaflarına ve emekçilerine gazeteyi götürmek durumunda kalıyor, fakat onlara tehditvari “Alacaksın!” dayatmasının dışında bir şey taşımıyorlardı. Proleter devrimciliğin özelliklerini yaşamının her karesinde gösteren Okan yoldaş ise, daha 18 yaşında, yanında bir emekçi ev kadını ve omuzunda onun çocuğu, atölyelerde, fabrika önlerinde gazete dağıtımı ve kitle faaliyeti yürütüyordu. Semtteki ilişki ağı üzerinden işçi direniş ve eylemlerine ziyaretler, destekler örgütlüyordu. Okan yoldaş için, 1 Mayıs mahallesindeki semt güçleri içerisinde, örgütün bu yönelimini bilince çıkartan ve bu yönlü pratik tutum geliştiren tek yoldaştı desek abartı olmaz.

 

“Artık her şeyimle örgütleyim…”

Okan’ın örgütle buluşması ne tekyanlı duygusal bir yakınlaşmanın, ne de tamamen tesadüflerin sonucudur. Bilinçli bir yönelim, arayış ve araştırmanın getirdiği noktadır. Maraş’ta doğup büyüdüğü aile ve akraba çevresi farklı bir devrimci yapının taraftarıdır. Devrimci fikirlerle tanışması bu yüzden çocukluğundan başlar. Fakat okuduklarından süzüp çıkardığı kadarıyla, ortada kendisini ifade edebilecek bir örgütlenme yoktur. Memleketinden ayrılıp İstanbul’a gelir gelmez, aradığı komünist örgüt girmiştir görüş alanına. Tanıştığı insanlar üzerinden yayınları takip eder, okuduklarıyla düşündükleri arasında bir paralellik kurar ve karar verir; Okan artık TİKB’lidir! İnsanlığı gerçek kurtuluşa götürecek olan sınıfın, proletaryanın devrimcisidir!

Fakat ne yazık ki Okan yoldaş, lümpen antifaşist semt gençliğinin yarattığı ‘perdeleme’ nedeniyle, örgütün görüş alanına hak ettiğinden daha geç girdi. Örgütle 1 Mayıs mahallesi arasındaki ilişkiyi kuran semt biriminde yer alanların darlıkları, Okan yoldaşın mütevazı kişilik ve hareket tarzı bu gecikmeyi besleyen temel nedenlerdendi. ‘98’lerde ufku antifaşist devrimcilikle sınırlı olanlarda yaşanan kırılma, Okan yoldaşın öncesinden yarattığı birikimle birlikte öne çıkması, örgütle kendisi arasında daha dolayımsız bir ilişkiyi doğurdu.

 

Zaten öncesinden, çevresini saran bütün darlıklara rağmen, örgütün yönelimlerini rehber edinip bu doğrultuda alan açıp belli bir birikim yakalamıştı. Antifaşist lümpen semt gençliğinin aksine, bir fırında çalışıyor, bunun dışında kalan bütün zamanını devrimci faaliyete ayırıyordu. Çalıştığı yerlerdeki insanlarla ilişkileri yaratıcılıkla kurar, oraları birer devrimci üs haline getirirdi. Ailesi İstanbul’da olmadığı ve akrabalarının yanında onlara bağımlı kalmak istemediğinden bir ev tutmuştu. Kendisinin boyayıp yerleştirdiği şirin bir evi vardı artık. Genç yaşına rağmen yaşam biçimi, kişiliği ve duruşuyla bölge halkı içerisinde doğal olan örgütçülüğü ve ağırlığı her geçen gün gelişiyordu. Örgütle daha yakın ilişki kurduğu dönemde, o sarı şirin evde yaptığımız sohbette; “Ben artık her şeyimle örgütleyim yoldaş” diyordu.

Uzun boyu, kocaman proleter elleri ve tatlı gülümsemesiyle sempatik bir görüntüsü vardı yoldaşımızın. Sakin kişiliğinin altında güçlü bir sınıf kini yatıyordu. Onun sessiz sakin yapısını bilenler öfke patlamalarına tanık olduklarında şaşırıyorlardı. Okan’ın öfke patlamalarına ancak karşı devrimci gelişmelerde tanık olunabilirdi. ‘99genel seçimlerinde “Mahalleye kurulan düzen partilerinin seçim büroları dağıtılmalı” diyordu; “Koşulunu oluşturduğumuz yerlerde devrimci kitle şiddetiyle, olmadığı yerlerde askeri yöntemlerle engel olmalıyız propagandalarına…” Fakat bunu anlatırken, o temiz yüzündeki kızgınlığı, ateş saçan gözleri, öfkesinden titreyen sesi ve sıkılı yumruğu görülmeye değerdi.

 

Okan yoldaşın ilk tutuklanışı böyle bir eyleme katıldığı iddiasıyla olmuştu. Bu kapsamda bir gözaltını ilk kez yaşıyordu. İşkencehaneden cezaevine tek başına alnı açık geçip gelmişti. Kendisinden önceki operasyonlarda, bir zamanlar onun sorumluluğunu yapmış ve Okan’nın alan içerisindeki duruşunu örgüte yansıtmamış, itirafçılaşmış zavallıların acınası durumlarına duyduğu kini anlatırdı voltalarda. Örgütün semtlerdeki çalışmalarda bıraktığı boşlukları, bunların nelere yol açtığını ve çıkartılması gereken dersleri paylaşırdı yoldaşlarıyla.

 

Proleter duruşunun beslediği yaşam tarzı, yoldaşın cezaevindeki kesitine de yansıdı. Antifaşist semt devrimcilerinin yığıldığı koğuşlarda o, dışarıdaki yaşamında olduğu gibi planlı ve üretken bir konumlanışa sahipti. Kapalı mekanın rehavetine kapılmadan büyük bir inatla her sabah sporunu yapardı. Başkalarının da kalkmasını teşvik etmek için “ödül” olarak komüncülere danışarak içine bal katılmış süt hazırlardı. Güçlü bir okuma, araştırma ve kendini geliştirme tutkusu vardı yoldaşın. Eğitim çalışmalarının dışında da, dinlenme saatlerinde, koğuşta iki ranza arasındaki masanın başında hep okurken bulurduk Okanı’mızı. Yoldaşlarıyla göz göze geldiğinde anlamlı bir gülümseme belirirdi yüzünde. “Bu fırsatı iyi değerlendirmeli kendimi dışarıya hazırlamalıyım” diyordu.

 

Tahliye öncesi yaptığı konuşmada, onu en çok mutlu eden şeye, yoldaşlarıyla birlikte yakaladığı gelişime vurgu yapıyor, dışarıda ortaya koyacağı performansın ipuçlarını veriyordu. Dışarıya çıktığı kesit F tipi saldırısının ve karşıt hareketin yoğun olduğu bir dönemdi. Soluğu bu hareketliliğin içinde ve en önlerinde aldı. 19 Aralık katliamı öncesi ve sonrası faşizme karşı her cephede yürütülen militan mücadeleyi omuzlayan temel yoldaşlardandı. Tekrar tutsak düştüğünde hiç tereddütsüz bedenini direnişe yatırmıştı. Dışarıda, bütün enerjisiyle soluğu olduğu direnişin, içeri ayağında artık bir Ölüm Orucu savaşçısıydı.

O bir “YAŞAM”dı!

“Okan’ı şahsen tanıyamadım. Onunla, ekipte yer almasıyla birlikte düzenli mektuplaşmalarımız başladı. Şahsen tanıyamasak da, kılcal damarlarına kadar tanıdığımız yoldaşlarımızdan biri kadar yakındı bize.

Bilirsiniz, öğrenme tutkusu özünde yaşam tutkusudur, gelecek tutkusudur… Hedefleri, yaşamdan beklentileri olan, bunları kendi içinde anlamlandırabilen insanlar, hele hele komünistler, insanlık tarihinin yarattığı bütün bilgiyi, imkansız olduğunu bildikleri halde, kafalarındaki ve yüreklerindeki kıvrımların içine dek sindirmek, sindirmek isterler. Geleceği kafasında anlamlandırmış olanların gerçek gıdası budur sanırım. Okan gıdasını öğrenmek ve öğrenmenin mutluluğunu, hazzını iliklerinde hissetmekten alanlardandı. Onun bu tutkulu öğrenme, daha fazlasını, daha fazlasını… öğrenme isteğiyle bağlanmıştık birbirimize. Bize de taşıdığı, içimizde kanat çırpan kuşlar uçurması bu bağın öz suyuydu; öğrenmek, özünde yaşam ve gelecek tutkusu…

 

Bilinir… hapiste mektupların hepsi değerlidir, yolu gözlenesidir. Ama bazıları daha fazla böyledir. Sizi kanatlarına alıp tarihte, bilimde, insanda… firar ettirenler illa ki böylelerdir. Okan’ın mektupları bizim için işte böyleydi. Son birkaç ayda aniden yaşamımıza girmiş ve kısacık zamanda kendisiyle aramıza inanılmaz güçte bir bağ oluşturmuştu. Hiçbir bağ, hele bu denli güçlü olanları karşılıklı emekten bağımsız düşünülemez. Burada ikinci tekil kişi zamirini özellikle kullandım. Çünkü Okan aramızda oluşan bu bağın asıl yapıcısı ve ustasıydı. Bu ilişkide o kendisini hep ‘’alıcı’’ olarak gördü, öyle sanıyorum. Oysa gerçek ‘’alıcı’’ bizlerdik. Ölümün kıyısında okyanuslaşan bir yaşamın anlamına ermekten daha büyük kazanım olabilir mi? Okan’ın her mektubunda bu pırıl pırıl okyanusun kokusunu çekerdik ciğerlerimize biz. Tanıdığımız, yabancısı olmadığımız bir kokuydu bu. Ama kendine has bir tarafı vardı… Genç olması mı, emekçi olması mı, Kürdistan’dan, varoşlardan, işçi atölyelerinden süzülüp gelmesi mi?.. Sanırım hepsinin bir aradalığı, uyumlu bileşimiydi bu farkın sırrı. O, kendi kuşağında öncüleşmenin, komünistleşmenin tüm dinamiklerini, bitmez bir iç devinimle işleme ısrarıyla farkını hissettiren bir okyanustu. Evet işte bize bu yapının inşasını seyrettirme şansını vererek, aramızda kısacık zaman kesitinde oluşan bu aşılmaz bağı asıl olarak kendisi örmüştü!

Dedim ya adı bizim için “YAŞAM”dı. Bu söz büyülüdür! Aynı anda birçok anlamı bir arada, hem de uyumlu bir bileşimle kafanızda canlandıracak kadar büyülü. Hele ölümle, yaşamı büyüten bir dansa girilen kesitte, bu daha fazla böyledir! Bana Okan şahsında, varoşlardan filizlenen proleter damarı anlatır mesela… Okan bu anlamıyla yaşam olduğu kadar gelecekti de. Devrimimize, kolektifimize devasa bir hazine sunuyordu. Varoş antifaşist gençliğinin, yaşamın her alanındaki o ikili duruşunun içindeki olumlu cevheri, komünistleşme yönünde tekleştiren canlı bir fotoğraftı. Bunun sırrının emekle bütünleşmiş olmakta yattığını anlatan bir fotoğraf. Tek başına bir politika, taktik, kadro eğitimi… aklımıza gelebilecek daha birçok şeyin somut ifadesiydi O. Kolektifimizin bu kesimlerin örgütlenmesi ve komünistleştirilmesinde döne döne öğreneceği bir okuldu Okan. Kırlardan varoşlara düşüp, yolu komünizmin özgürlük dünyasıyla çakışan tüm yoldaşlarına, varoş gerçeğinin oluşturduğu o ikili karakterin, komünistleşme parantezi altında nasıl tekleştirileceğinin yol göstericisidir Okan! İsmini kocaman harflerle yazılmış emek ve emekçilikle özdeşleştirerek bu yaman soruya doğal, içten, mütevazi bir yanıt olmuştur o efendi, ağırbaşlı duruşuyla.”

Yoldaşı ÖO eylemini sonlandırma aşamasında 23 Mayıs 2002’de ölümsüzlüğe uğurladık. “Okan’ın 200′lü günleriydi. Eylemin bitirilmesinin düşünüldüğü iletilmişti. Bitirilmesi düşüncesine karşı çıkma biçiminde değil ala sürdürme isteğini belirten, eylem içindeki bir devrimcinin duruşunu gösterdiğini öğrenmiştik.” Okan yoldaşın yaşam ve mücadele içerisindeki duruşu, birçok yönüyle devrimci hareketi kendine tutsak yapan dar antifaşist semt devrimciliğinin aşılmasıdır. Okan sadece yaşamı ve o yaşamı sonlandırışındaki dorukla değil, bugün ölümsüzlüğünün yıldönümünde de öğretiyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir