H. Selim Açan
Refik, 12 Eylül’den çıkış sürecinde Ankara’da örgütlenmiş işçi yoldaşlarımızdan biriydi. O zamanlar OSTİM’de çalışıyordu. Hem OSTİM’de hem de ailesiyle oturdukları Sincan’da yürüttüğü çalışmalarla kısa sürede öne çıkan kadrolarımızdan biri olmuştu.
Onunla ilk olarak 1992’de düzenlediğimiz birinci Parti Okulları sırasında karşılaştım. O ilk deneyim katılan yoldaşlar için olduğu kadar bizler için de heyecan verici bir başlangıçtı. 12 Eylül sonrası kuşaktan kadrolar ve kadro adaylarımızla ilk kez yüz yüze geliyorduk. Üstlendiğimiz konulara dair her biri 2-3 gün süren seminerler sırasında onların hem teorik-siyasal düzeylerini ve işlenen konulara gösterdikleri ilgiyi gözlemleme şansımız oluyordu daha da önemlisi günlük ortak yaşamda yerine getirilmesi gereken sorumluluklara yaklaşımlarına ve diğer yoldaşlarla kurdukları ilişkilere tanık oluyorduk. Sonraki yıl da düzenlenen her iki Parti Okulu’nda da -ilkine İstanbul, ikincisine Ankara grubunda katılan- Refik hem teorik konulara gösterdiği ilgi hem de her işe koşturması ve becerikliliğiyle öne çıkan kadrolardan biri olmuştu.
İstanbul çalışmasındaki kadro ihtiyacının büyümesi üzerine kısa bir süre sonra İstanbul’a çağırdık. Tereddütsüz geldi. Refik zaten her zaman ‘örgüt insanı’ oldu. Sadece kendisinden istenilenleri değil ‘gerekli’ ve ‘yararlı’ olduğunu düşündüğü her konuda elinden gelenin en iyisini yapma çabası hiç eksilmedi. İstanbul’a yeraltı faaliyetinin en “nankör” işlerinden biri olan baskı komitesinde çalışması için çağırmıştık. TİKB’nin Merkez Yayın Organı Orak-Çekiç başta olmak üzere yasadışı afiş, bildiri, pul ve örgütsel dokümanların baskısını yapan Osman Yaşar Yoldaşçan Matbaası’nda (OYY) görev aldı. 12 Eylül sonrası kurulan ilk baskı komitesinin sorumlusu Selçuk yoldaşın (Şaban Budak) Adana’ya gönderilmesi üzerine o komitenin takviye edilmesi gerekiyordu. Yeni komite, eski komite üyesi deneyimli bir yoldaş tarafından eğitilen Refik’le Metin’den (Remzi Basalak) oluşuyordu. Refik Remzi’nin ölümsüzleşmesi sonrasında da matbaanın sorumluluğunu sürdürdü.
Polisin devrimci örgütlere yönelik öncelikli hedefini oluşturan yeraltı faaliyetinin kendisi ilkelere sıkı sıkıya bağlılık ve keskin bir gözlem gücü yanında beklenmedik durumlarla karşılaşıldığı zaman beliren tehlikeleri savuşturabilmek için soğukkanlılık, beceri ve yaratıcılık gerektirir. Baskı söz konusu olduğu zaman bu gereklere bir de çok daha katı bir sosyal tecrite göğüs germe mecburiyeti eklenir. Hiçbir siyasal eylem ve aktiviteye katılamaz, birlikte çalıştığınız komite üyesi yoldaşlarla üst organlar adına ilişki kuranlar dışında aylarca yoldaş yüzüne dahi hasret kalırsınız. O nedenle çoğu kadro o alanda görev almayı istemez, başlangıçta kabul edenler bile çok geçmeden alan değişikliği talebinde bulunurlar. Ne o görev verildiğinde ne de sonrasında Refik’in ağzından tek bir yakınma cümlesi duymadık. Tersine işçilikten gelen beceri ve potansiyellerini de konuşturarak o alanda temellerini Osman’ın attığı sonrasında Şaban Budak’ların modernize edip geliştirdiği yeraltı baskımızı yetkinleştirdi.
1994 Haziranı’nda yediğimiz merkezi operasyon sırasında OYY Matbaası da açığa çıktı, Refik de tutsak düştü. Dönemin MK’si, İstanbul İl Komitesi ve Yazı Kurulu’nun iki üyesi dışında OYY’yi de düşürmüş olmanın sarhoşluğu yanında önceden tanıdığı kadroların işkencedeki duruşları konusunda kanaat sahibi olan TİKB Timi sadece tanımadığı iki yoldaşı işkencede çözmeyi denedi. Bunlardan biri Refik, diğeri de Uğur Hülagü Gürdoğan’dı. Ne var ki 24 saat geçmeden “Meğer bunlar da Fatih’in öğrencileriymiş” diyerek havlu attı.
“Refik’i nasıl bilirsin” diye sorulacak olsa yanıtım “safi irade” olurdu herhalde. Kafasına bir şey koymaya görsün, o çelimsiz vücuttan beklenmeyecek bir enerji ve güç fışkırır, adeta sınır tanımazdı. O bu yapısallaşmış özelliğini 1996’daki Süresiz Açlık Grevi-ÖO Direnişi sırasında da konuşturdu. Zaten devrimci kamuoyu Refik’i 1996 sırasındaki o duruşuyla tanıdı. Eylemin ilerleyen günlerinde kilo kaybı yanında gözlerinde ışığa karşı aşırı hassasiyet oluşmuştu. Bu nedenle gözlerini pamukla kapatıyorduk. O halinde bile etrafına kararlılık saçıyordu. O direnişte ölümsüzlüğe uğurladığımız Tahsin Yılmaz yoldaşın son nefesini verdiği eylemin 68. günü (27 Temmuz 1996) İstanbul Tabip Odası’ndan kalabalık bir doktorlar heyetinin eylemcileri muayene etmelerine izin vermişti bakanlık. Eylemcileri tek tek muayene eden heyetteki tüm doktorlar Refik’in duruşu ve konuşmalarından çok etkilendiler. Özellikle oftalmolog kadın doktorun Refik’in gözündeki bandajları açarak yaptığı muayeneden sonra gözyaşlarını tutamayarak Refik’e sarılışı hâlâ gözlerimin önünde. O heyette yer alanlardan nörolog Hakan Gürvit ve o zamanki çalışma arkadaşlarının, Refik dahil eylemin bitiminde Bayrampaşa’dan Çapa’ya sevk edilen o eylemin gazisi devrimcilere sonradan da çok emekleri geçti. Diğer eylemcilerin hiçbirine saygısızlık olarak anlaşılmasın ama o günleri yaşayıp tanık olan kime sorsanız Refik’in o süreçte sergilediği o irade gücü sayesinde hayatta kaldığını söyleyecektir size.
Bu irade onun eylem sonrası kendisini toparlama kesitinde de başlangıçta çok işlevli oldu. Fakat eylemin yol açtığı zihinsel ve psikolojik tahribatla da birleşerek zamanla olumsuz sonuçlar doğurmaya başladı. Refik hırçınlaştı, çevresindekilerle iletişimde yaşadığı sürtüşmeler arttı. Bu onu giderek yalnızlaştırdı. Kendisini “teorik erdemlerden bi’haber varlıklarla ancak zorunlu ilişkileri kurabilir” şeklinde tanımlar olmuştu. Bu arada Kapital çözümlemelerine ve felsefeye yöneldi. İlerleyen psikolojik rahatsızlığı nedeniyle ürettiği tezlerin çoğu uçuktu belki ama dün gece rahatsızlanmadan önce sosyal medya ve WhatsApp üzerinden paylaştığı son aforizmalar içinde yer alan şu tez gibi arada üzerinde durup düşünmeye değer olanlar da çıkıyordu:
Kullanım değerini çeşitlendirebilmekte ve kütlesel biçimde üretebilmekteyiz de.. kullanım değerini mübadele değerinden bağımsızlaştırabilir miyiz?
Refik’i de sonsuzluğa uğurluyoruz. Onu her zaman Marksizm’e, komünizm idealine ve devrime bağlılığıyla hatırlayacağız!..
*****
Refik Ünal: Ölümsüzleşirken Çok Şey Söyleyen Yoldaş
Oya Açan
Bizden genç yoldaşlarımız bizden önce ölüp gidiyor. Ne söylersek söyleyelim doğa yasalarının, hayatın hükmünün önüne geçemiyoruz.
Bu bir türlü kabullenilemeyen kervana şimdi Refik yoldaş da katıldı. 16 Ocak gece yarısı aort yırtılması sonucu yere kapaklandı, kalkamadı bir daha…
Onu tanıyan herkes gibi ben de derin bir üzüntüye eşlik eden anıların istilasına uğradım haliyle. Onu ilk gördüğüm anı, konuşmalarımızı hatırladım. Yapacağımız işle ilgili çerçevenin gereklerini, yöntemi ona anlatışımı, püf noktalarını tartışırken buldum yeniden kendimi…
Refik yoldaş işçiydi, devrimci mücadeleye atılmış, bunu bizim saflarımızda realize etmeyi kafasına koymuştu.
Neredeyse son 25 yıldır yaşadığı psikolojik açmazlar, ruhsal sorunlar ne olursa olsun komünizmin özgürlük dünyasına sonuna kadar inanmış bir yoldaşımızdı. Zorluklar, çıkmazlar karşısında pes etmez, meşhur inadını ve “iradesini” konuştururdu. Tek başına bu özellik onu tanımlamaya yetmez belki ama tanıyan herkesin üzerinde birleşebileceği önemli bir belirleyendi “olmazı olur kıl(dır)maya” yönelik muazzam çabası…
10 parmak daktilo
Çoğu kimse hatırlamaz belki, eskiden “10 parmak daktilo kursları” vardı. Kursa gidebilenler şanslıydı, gidemeyenler ise yoldaşlarından öğreniyordu usta-çırak misali…
Refik Osman Yaşar Yoldaşcan Matbaası’nda çalışmak üzere İstanbul’a geldiğinde bende bıraktığı ilk izlenim iki duygunun ve tutkunun pençesinde olduğuydu. Bir yandan hiç bilmediği bir yere konuvermiş ürkek bir kuş gibi temkinli ve meraklıydı, bir yandan da başaracağına ve çok iyi olacağına dair sarsılmaz iradesi kumanda ediyordu hayatına -onu “safi irade” diye tanımlamamız boşuna değil!
Sonraki günlerde hiç yabancılık çekmedi; gelmişti, yapıyı tanıyordu elbette. Ama daha iyi tanımak istiyordu.
‘90’lardı, toplumsal muhalefet bir silkinme içindeydi, kendine gelmeye, ayağa kalkmaya çalışıyordu.
Biz de seferber olmuştuk bu uğraşta. Görüş ve değerlendirmelerimizi işçi-emekçilere ulaştırma derdindeydik. Yeraltı yayınını yetkinleştirmeye çalışıyorduk, üretilen içerikleri baskıya hazır hale getirmeliydik. Osman Yaşar Yoldaşcan’dan sonra Selçuk (Şaban Budak) yeni makinalar ve yeni yöntemlerle baskıya yetkinlik kazandırmıştı. İşe oradan başladık Refik’le. Yazılı hale getirilen görüşler dizilmeliydi önce. Hızlı olabilmek için kuşların yem yemelerine benzer iki parmakla yapılamazdı dizgi işi. Refik 10 parmak yazmayı öğrenmek için çok mesai harcadı. Zira kurslarda bu işler 6 aya yayılır oysa bizim sadece 1 ayımız vardı.
“Tuşlara bakma!” diyorum, içgüdüsel olarak gidiyor gözleri. “Gözlerini kapat” diyorum, gayrı ihtiyari açılıyor bir süre sonra… Yanlış yapmaktan, geç kalmaktan ödü kopuyor çünkü. Çareyi bir eşarpla gözlerini bağlamakta buldum. Bir süre sonra alıştı, tıkır tıkır yazmaya başladı. Yemek istemedi, dinlenmek istemedi, çalıştı da çalıştı…
Refik fazla konuşkan değildi o yıllarda, yeraltı yaşamı zaten fazla konuşmaya gelmezdi. Molalarda “zararsız” sohbetler kabilinden ne ailesinden ne de efti püften şeylerden söz ederdi.
Ustaların eserlerini ve oradan çıkardığı dersleri sonuna kadar konuşmaya çalışırdı, ama hepsi bu kadardı. Bir de çalıştığı alanla ilgili başka neler yapılabilir, onlara kafa yorardı. Marksist bir işçiydi anlayacağınız.
Komünizmin dünyasının künhüne kitaplardan değil komünistlerle omuz omuza yürütülen kavga sırasında, hayatın içinde varmak istiyordu, Marksist klasiklerle ilişkini asla kesmeden, onun pratiğe dökülmüş gündelik hayatta yankısını daha derinden yakalamak istiyordu.
’94 operasyonu
‘94’te faşizm ağır bir darbe indirdi bize de. Yeraltı matbaasından merkez komitesine kadar dönemin temel kadrolarının büyük kısmı tutsak düştü. Operasyon sonrası hücrelerin parmaklıklarından bir kez daha görebildim suretini, oradan ne kadar görülebilirse o kadar… Adressiz Sorgular geleneğinin kitaplardan çıkarak kanlı canlı örneği oldu o da Uğur da… Bu kolay kolay kırılamaz sanılan skorlara özgüven katsayısını ekledi. Her yanımız kanasa da geçmiştik düşman mevzilerinden… Her yanı kanasa da leke düşürmemişti geleneğe…
Tutuklandık, Bayrampaşa Hapishanesi’ndeyiz. Sonra ’95 Gazi patladı, canımızı dişimize takıp onu aktarmaya çalıştık bilene bilmeyene; 10 parmak daktilo -elektriklisi yoktu ama- yine elimizin altındaydı, Refik iş başındaydı…
Sonra ’96 Süresiz Açlık Grevi ve Ölüm Orucu günleri geldi çattı. Refik hiç teklemeden götürdü o süreci. Tahsin Yılmaz yanı başında ölümsüzleşti, Cafer ve o ölümün kıyısına kadar geldiler ama sarsılmayan bir iradeyle sürdürdü koşuyu. Gözlerine pamuklar koydu, bütün dezavantajları elinden geldiğince ortadan kaldırmaya çalıştı.
Kör edecekmiş hissi veren ısrarlı günışığını tutsak etmeye çalıştı sadece -o da eylemdeki duruşuna zarar vermesin, onu geri bıraktırmasın diye-, bir de çizdiği sınırların dışına çıkmaya yeltenebilir belki bedeni, ona güç yetirmeye çalışmıştır olsa olsa…
Eller gözleşirken…
Bir yoldaşı şöyle anlatıyordu o günlerdeki Refik’i:
61. gün
Refik, büyük bir direniş sergiliyor. Yatağında yatarken dahi kendisini işlevlendirmeye çalışıyor. Bir külçe gibi hiç hareket edemeden, yattığı günlerden sonra kendini zorlamaya başladı. Ayağını dizden çekip tekrar bırakıyor, sayıyla yapıyor bunu. Belki üç kez belki beş kez… ama burada sayarak yapması önemli.
Değişik biçimlerde yatmaya çalışıyor. Giderek ilgi ve hareket alan genişletti. Gözleri kapalı; neyi nerede bulabileceğini ve nasıl alabileceğini hesap ediyor ve ona en uygun biçimde koymamızı istiyor. Küçük bir pet şişeden suyu yudum yudum da olsa kendisi içmek istiyor. Diş fırçasına uzanabilmeyi… Bir rulo selpak bağladım yanındaki ipe, kendisi alacak. Elleri gözleşiyor. Kusmaların durması onu bir parça rahatlattı. Bu çabalar, ondan sonra başladı.
Çabası sadece bunlarla sınırlı değil. Beyni işlek. Devrimci iradesini zorluyor, onu sürekli uyanık tutabilmek için küçüklü büyüklü tasarımlar yapıyor. Uykuda bilinç kaybının olduğunu biliyor ve bu nedenle fazla uyumak istemiyor. İlk uyanışlarda kısa bir süre yaşadı bunu. ‘Beni iki saat sonra uyandırın’ diye tembihliyor yoldaşlara.
Refik’in devrimci iradesini son noktasına kadar zorlaması, beynin işlekliği ve günlük yaşamla ilişki kurma çabası, doktorlar dahil ziyarete gelen devrimcileri hem şaşırtıyor hem de bundan dolayı özel bir saygı duyuyorlar. (Ölümü Yenenleri Kimse Yenemez, Ulaş Osman Yılmaz, ÖZ BASIM-YAYIM: 3, Şubat 1997)
Biz kazanacağız!
Kendinden ya da gelişmelerden hoşnutsuzluk, başarısızlık hissi ve yeniklik duygusu gerçek bir baş belasıdır. Kendi gerçekliğinin dışına çıkma, başka bir ben olma arzusu yaşayan herkes tadar bunu. Refik yoldaş varolan sınırlara hiç hapsolmadı; sadece kendisi için değildi bu özlem, başarmamız gerekenlerin cesametine rağmen mücadelenin burçlarını dövmekten vazgeçmedi.
Kendisine dair son yıllarda kullanmaya başladığı tanımla “Refik varlık” ölümsüzleşmesiyle de bize çok şey söylemiş oldu.