Ali Sevinç, 29 Temmuz 1998’de İstanbul Gülsuyu’nda polis Mesut Çelik tarafından katledilen genç bir devrimciydi. Anti Faşist Mücadele Komiteleri (AFMK) bünyesinde faşizme ve devlet terörüne karşı mücadele içinde yeralan bir TİKB taraftarıydı.
Ali Sevinç’in katledilmesiyle sonuçlanan saldırı mahallede bir kadına musallat olan polise bir grup antifaşistle birlikte müdahale ederken yaşandı.
Bu tavır onun inandığı anti-faşist mücadele ilkesinin sadece bir fikir olarak değil gündelik yaşamda ve halka yönelik her türlü baskıya karşı fiilen yerine getirilmesi gereken bir sorumluluk olduğunu gösteriyordu.
Sevinç’in katledilmesi o dönem Gülsuyu’nda günlerce süren protestolara neden olmuş, cenaze törenine binlerce kişi katılırken “Ali’nin Katili Faşist Devlettir!” pankartının da açıldığı evinin önünden başlayan yürüyüşte halk yoldaşa sahip çıkmıştır.
Katil polis Mesut Çelik mahkemede Ali Sevinç’in kendisini 15-20 kişilik bir grupla dövdüklerini söyleyerek kendisini korumak için ateş ettiğini öne sürerken, Ali’yi hedef gözeterek kurşun yağmuruna tuttuğu gerçeği ortadaydı.
Bu cinayet 1990’lar Türkiye’sinde devlet terörünün, faili meçhullerin, gözaltında kayıpların ve yargısız infazların sıradanlaştığı bir dönemde işlendi. Ali Sevinç’in katli, o dönemde yaşanan yüzlerce benzer olaydan yalnızca biridir.
Yargılama sürecinde, savcılık katil polis Çelik hakkında “kasten öldürme” değil “tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu ölüme sebebiyet vermek” suçlamasıyla dava açtı ve sadece 2 yıla kadar hapis cezası talep etti. Mahkeme sonuçta Çelik’in cezasını “ağır tahrik” indirimiyle 24 yıldan 6 yıl 8 aya indirdi. Bu karar devletin, halka karşı terör uygulayan görevlilerini koruyan cezasızlık mekanizmasının tipik bir örneği olmakla birlikte o günün koşullarında suçun sabit olduğunu gösteriyordu.
Ali Sevinç’in duruşu ve mücadelesi, devrimci sorumluluğun sadece teoride değil en somut ve riskli anlarda dahi pratiğe dökülmesi gerektiğini gösteren bir örnektir.