Faşizmin karartamadığı gözler
Hicabi, zaferi ölüm karşısında değil, burjuva yaşam ve alışkanlıklarıyla iğdiş edilmiş düzen içi hiçliğe karşı kazandı. Hicabi yoldaş, Eskişehir’de, özellikle de üniversitelerinde ve sendikalarında hala daha anıları sıcak olan, iz bırakmış bir yoldaştır. Ölümsüzleştiğinde, sanki gençlik hareketi şehit vermiş gibi Anadolu ve Osman Gazi üniversitelerindeki devrimci-demokrat ve yurtsever öğrenciler ona sahip çıkmışlardır. Ve hala daha Eskişehir’in şehidi olarak kabul edilir.
Yoldaşın en belirgin özelliği, olgu ve olaylara hep sınıf ekseninde yaklaşmasıydı. Eskişehir’de ve bulunduğu diğer yerlerde O’nu tanıyanlar da hep böyle anlatırlar. “İşçi sınıfı hakkında ne düşünüyorsun” her bir sohbetinde bu soru Ulaş’la bütünleşmiş bir sorudur. Eskişehir’de diğer siyasetler üzerinde bir saygınlığı vardı yoldaşın. Hicabi deyince farklılaşırdı ortam.
Ve tabii antifaşist kimliği. Şu anda hala daha Eskişehir’de bulunan kimi sivil polisler, öne çıkan birisi oldu mu, “Sen de Hicabi gibi başımıza bela mı olacaksın” diyorlar! Onun bilinen ünlü çatışmalarından birisi, Anadolu Üniversitesi’nde bahar şenlikleri sırasında standa saldırmaya gelen polislere, daha onlar saldırıya geçmeden Hicabi ve diğer yoldaşların saldırıya geçmeleri… Bu saldırı o kadar uzun sürmüş ki, Ulaş yoldaşı zaptedebilene aşk olsun. En sonu artık 3-4 saatlik bir boğuşmadan sonra ve neredeyse bir manga polisle zapt edilebilmiş yoldaş. Gençlikten gelen bir yoldaş olması açısından da birçok yoldaşımıza esin kaynağıdır Hicabi.
***
Çok genç bir yoldaş var karşımda ve aynı zamanda Anadolu’nun bir kentinde bir başına kurucu gibi çalışan, kafa yoran, öğrenen, tartan, gücü yettiğince uygulayan tek kişilik bir ordu.
Her kesimin sıkışma noktaları, hangi yöntemlerle yaklaşıldığında hangi tür mücadele zeminlerinin yaratılabileceği, kentin sanayi profili, gazetenin kentte satış oranı, neler yapılırsa sağlanabilecek artış, içeriğiyle kentteki farklı kesimlerin ilgi-sorun-gereksinimleri arasındaki uzak ve yakın noktalar… bu konuda kendisinin, gazetenin ve yayınlarımızın içeriği üzerinden yapılması gerekenler… Tümüne ilişkin söyleyecek sözü, çoktan seçmeli planları var, biri tutmadığında diğeri devreye girecek. Anlatıyor. Çocuksu yüzüyle çelişen bir ağırbaşlılık ve derinlemesine kafa yoruş. Yalnızca yapılabilecek olanı değil yapılması gerekeni esas aldığını hissettiriyor her sözüyle. Çalışmadaki zorlanışlarına da değiniyor ama vurgu kendisinin ve kentin örgütlenmesinde yapılması gerekenlere. Kendine de buralardan bakıyor. Kendisini bu çalışmadaki hedefleri açısından geliştirme çabası yansıyor konuşmalarındaki çok yönlülüğe de. Bilimden sanata, eğitimden çevreye uzanan bir ilgi genişliği…
Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde okuduğunu anlatıyor Hicabi. Bu kentin öğrencilerden emekçilere mücadele, ilgi, potansiyel ve açmazlarının panoramasını sunuyor. Üniversitede, devrimci yaşamda ve bir kentte ilk yılları. Tümünü birlikte, tüm çabasıyla iç içe geçirmeye çalışarak tanıma ve örgütlemeye odaklanmış bir yaklaşım onunki. Ve Alınteri’nin gelişip güçlenme zeminlerini aktarıyor konuşmasında. Bu iki konu her sözcükte iç içe geçiyor. “Önceleri yeni sayının geldiğini belirterek dağıtımını yaptığımda Alınteri şu kadar satıyordu. Sonra her sayıda onların sorun ve gereksinimleri ışığında da okuyarak gazeteyi, herbirinin bu yönleriyle örtüşen yazıları bulmaya çalıştım. Onlarla önce bu konularda sohbet edip yeni sayı geldi, tam da bu konuya ilişkin bir yazı var diyor, o sorundan yazıya, içeriğe evrilen sohbet üzerinden eğitim çalışması yapıyorduk adeta. Bu arada gazeteyi de satmış oluyordum” diye örneklemelerle anlatıyor. “Bu yöntemle gazetenin satışında şu kadar artış oldu, şu yöntemi izlersem bu birkaç kez katlanır” diye yeni ve daha yaratıcı yöntemlere de kafa yoruyordu.
***
Faşizmin karartamadığı gözler
“Büyük tarihsel-toplumsal hareketler, önce büyük direnişlerle kendilerini ortaya koyarlar… Bu, örgütler için de geçerlidir. Örgütler olsun sonrasında devrime yol açan, bu yönde ilerleyen büyük tarihsel-toplumsal hareketler olsun, güçlerini ve eylem kararlılıklarını, yenilmezlilerini öncelikle direnişlerde sergilerler. Üstün karşıdevrim karşısındaki bu duruşları, o kesitte kuvvet dengelerinden dolayı eylemleri yenilgiyle sonuçlansa bile, sonraki zaferi muştular. Embriyonik zaferin tüm unsurları, o güçlü direniş içerisinde yer almaktadır. Direnişin gücü ve kararlılığıyla içerilmiş bu öğeler, ilerleyen süreçlerde inisiyatifin devrim yönünde geliştirilmesinde, tarihsel devrimci akışın sağlanmasında çıkışı oluşturur.”
“Büyük direnişlerin önemi bundan gelmektedir. 1996 Mayıs-Temmuz Genel Direnişi sınıf savaşımının devrimci açılımının geleceğe taşınacak ipuçlarını verdiği, onlar için kanallar yarattığı gibi, örgütümüzün gücü ve süreçte yeralışı konusunda tarihsel bir saptamada da bulunmaktadır. Bu, örgütümüzün proleter sınıf savaşımının ve antifaşist kavganın içerisine girilen döneminde, kendisinden hiçbir şey esirgemeden sürecin önderi olmaya adaylığını pekiştirerek göstermiş olmasıdır. TİKB’siz tarih yazılamayacaktır. Ama sorun sadece bu da değildir. TİKB, güçlü geleneklerle örülmüş sağlam örgütsel yapısı ve gelişkin taktiğiyle her büyük mücadeleye önderlik etmeye aday ve hazırdır. Politik sınıf savaşımının gündem oluşturan her konusunda kendisini burjuvazinin gündemiyle sınırlandırmadan alternatif politika ve taktik oluşturup güçlerini buna göre en ileri düzeyden mevzilendirerek savaşma ve yenme azmi ve kararlılığını bir kez daha ilan etmektedir bu eylemdeki duruşuyla.“ (Ölümü Yenenleri Kimse Yenemez)
Bu satırlarda Tahsin Yılmaz, Osman Akgün ve Hicabi Küçük‘ün de aralarında yer aldıkları 12 şehit ve onlarca gazisiyle 1996 Büyük SAG ve ÖO Genel Direnişi‘nin en kısa ve en yoğun değerlendirmesini görürüz.
Üç kuşaktan öncü komünisti birleştiren, ne ölümdür ne de ölümüne sürdürülen SAG gibi bir direniştir. Ölümüne savunulan ihtilalci Marksist-Leninist ideolojileridir birlikteliklerinin gerçek zemini. Ne kadar gizil olursa olsun proletaryanın devrimci güç ve potansiyeline olan inançtır.
Hicabi’nin devrimci yol haritası
İşte Hicabi’yi, tüm zaaf ve yetmezliklerin parantezi olarak sıradan/düzeniçi birey olmaktan çıkarıp, bir taraftar, yepyeni bir devrimci olarak tanışmak durumun da kaldığı faşist diktatörlüğün kolluk güçleri ve işkenceleri karşısında tökezlese de düşmemesini sağlayan da ihtilalci ML ideoloji ve onun maddileşmiş hali olarak TİKB‘nin kendisine uzanan elleridir.
Hiçbir zaman sorunları da sorumluluğu da dışsallaştırmadı kendine. Eskişehir gibi doğru dürüst, uzun soluklu ve direngen bir devrimci gelenek birikiminin yaratılamadığı bir bölgede tanışmıştı ihtilalci ML ile. Çevresindeki insanların birçoğu tutunamayıp yuvarlanıp giderken, o sarsıldıysa da yıkılmadı. Ki bu, faşizm için en büyük suçlardandı. Sudan gerekçelerle tutuklanıp cezaevine konuldu.
Faşist diktatörlüğün temel taktiklerinden birinin hedefiydi. Küçük, mücadelenin geri ve zayıf olduğu bölgelerde doğrulmaya çalışanları ezerek diz çökme halinin devamını sağlayacak bir ruhsal-düşünsel teslimiyet havası oluşturmak. Hicabi, asıl bu boğucu havayla savaştı. Onun çocuksu bir saflıkla gülümseyen gözlerinden yansıyan işte bu savaşı kazanmış olmanın güvenidir. Başarmıştı işte. Bir gözü artık ışık ve hareketle başedememeye başladığında bile, onu bir bantla kapatıp, diğeriyle gülümseyebilmesi bundandı. Son günlere doğru bilinci kapanmaya, hafızası gidip gelmeye başladığında, “Hiçbir tedaviyi kabul etmiyorum. Biz kazanacağız!” derken de beslendiği kaynak aynıydı: İhtilalci Marksizm-Leninizm.
Düzen içiliğe karşı kazanılmış bir zafer
Zaferler ancak mücadelenin ürünü olarak yaratılır. Hicabi, zaferi ölüm karşısında değil, burjuva yaşam ve alışkanlıklarıyla iğdiş edilmiş düzen içi hiçliğe karşı kazandı. Parçaladığı sınırlar, hepimizi/herkesi her saniye yeniden kuşatan burjuva hiçliğinin teslimiyetçi çemberiydi. SAG’nin her gününde kendini yeniden yaratarak başardı bunu. Ne kadar küçük olursa olsun başarılarını görmezden gelmeyerek, her defasında daha ileriye, daha hızlı adımlar atarak ve temposunu örgütünün hedefleriyle uyumlulaştırarak koştu.
Şimdi önümüzdeki model o. Mükemmelliğiyle değil ama, mükemmeli gerçekleştirme azmi ve iradesiyle modelidir kendisinden sonraki kuşakların ve tüm komünistlerin.
***
Sonbahar: Bu Ülkenin Kendi Evlatlarına Hoyratlığı
Sadece 9 yıl önce yaşanan ama nedense hiç olmamış gibi davranılan, hayatı ellerinden alınan yüzlerce insan ve aileleri dışında anımsanmayan cezaevleri operasyonlarını zarifçe, dedim ya provoke etmeden anımsatan müthiş bir hafıza oyunu Sonbahar.
BİA Haber Merkezi – İstanbul
24 Aralık 2008, Çarşamba
https://bianet.org/yazi/sonbahar-bu-ulkenin-kendi-evlatlarina-hoyratligi-111548Çiğdem MATER – cigdemater@yahoo.com
1996’da Eskişehir’de öğrencilik hayatıma başlarken, bir isim duydum. Hicabi Küçük. Çömez bir öğrenci olarak kente gitmiştim, siyasetle alaka kurmaya çalışıyordum. Hicabi öyle girdi hayatıma. Hicabi’yi hiç görmedim. Benim okula başladığım eylülün yazında ölmüştü, ölüm orucunda… Hiç tanımadığım ama dostlarımın okul hayatında acı bir tat bırakmış bir kıymetli hatıraydı Hicabi…
Aradan yıllar geçti. Dünyanın çok uzak bir köşesinde, buralı, Anadolulu, çok güzel gülen bir kadınla tanıştım. 50 yaşlarına yaklaşmıştı, minyon, kocasına çok aşık, keyifli, müthiş bir kadındı. Bir tesadüfle tanıştık. Hem onunla, hem de kocasıyla. Başka bir yerde yaşamak zorunda kalan, hayatın keyfine ancak ellilerine yaklaşmışken varabilmeye başlamış bir devrimci kadın. Konuştukça, 1999’da ölüm orucu yapanlardan biri olduğunu öğrendim. O minicik kadın uzunca bir zaman çok daha minik kalmıştı ama belli ki yüzünden o hayatın bütün ağırlığını da taşıyan gülümsemesi hiç eksilmemişti. O kadın, hayatımın kıymetli parçalarından biri oldu. 1999’da, şimdilerde utanarak itiraf etsem de, bir izleyici olarak seyrettiğim cezaevi operasyonlarının tanıklarından ve mağdurlarından biriydi. Ondan aldığım her iyi haber bana son üç yıldır hep çok ama çok iyi geliyor. İyi ve mutlu olduklarını bilmek, yılda bir kere, iki kere karşılaşabilmek bile yüzümü çok ama çok güldürüyor…
Geçtiğimiz hafta Emek Sineması’nda Sonbahar’ı izlerken aklımda hiç tanıyamadığım Hicabi ve tanımaktan çok mutlu olduğum o müthiş gülen kadın vardı. Bu ülkenin kendi evlatlarına neler yaptığına, o akıl almaz hoyratlığa dertlenirken o güzel kadının o gülümsemesi için mutlu oldum, hiç tanışamadığım Hicabi içinse yeniden çok üzüldüm…
Bir müthiş hafıza oyunu
Özcan Alper’in ilk uzun metrajlı filmi Sonbahar. Bir ilk film için çıtayı yükselten, metaforları çok yerinde kullanan, anlattığı hikâyeye inanan, çok dürüst bir film. Müthiş ustalıklı bir görüntü yönetimi, insana bir yere sıkışmışlığı sakince anlatan, evden dışarıyı gösteren çerçeveler, iyi bir oyuncu yönetimi… Hikâyedeki mekân azlığından doğru görsel imkânları kısıtlı bir filmi, Karadeniz’in müthiş yeşili ve puslu havasıyla çok imkanlı bir hale getirebilmiş Özcan Alper. Özcan Alper bir ilk film için hem çok cesur hem de çok becerikli.
Ağır bir film “Sonbahar”, sert bir film. Bir şeyleri bir anda hissettiren, bunun için hiç demagojiye, ajitasyona kaçmayan ama yine de çok sert, çok ağır bir film.
10 yıl kaldığı cezaevinden sağlık sorunları nedeniyle tahliye edilen Yusuf’un annesinin yanına, Doğu Karadeniz’e ölmeye yatmaya gitmesinin hikâyesi Sonbahar. Fona dağılan Sovyetler Birliği’ni alan, Karadeniz’in eski sakinleri Ermenileri anan, Hemşince diye bir dilin varlığını anımsatan/ anlatan/ kanıtlayan, dağılan Sovyetler Birliğinin yarattığı korkunç kadın trafiğine ve seks işçiliğine dokunan ama en çok bu toprakların kayıp kuşaklarına selam duran bir film Sonbahar. O kayıp kuşakları tanıyamayan bizler için, genelinde müthiş bir balık hafızası örneği veren Türkiye toplumu için iyi bir hatırlatma. Bundan sadece 9 yıl önce yaşanan ama nedense hiç olmamış gibi davranılan, hayatı ellerinden alınan yüzlerce insan ve aileleri dışında anımsanmayan cezaevleri operasyonlarını zarifçe, dedim ya provoke etmeden anımsatan müthiş bir hafıza oyunu Sonbahar.
Hicabi ve çok güzel gülen bir kadın…
Bize anımsatıyor. Cezaevi operasyonlarında ve ölüm oruçlarında hayatını kaybeden, sakat kalan, hayatını artık eskisi gibi geçiremeyecek olan onlarca, yüzlerce kadının ve erkeğin sadece istatistik değil, birer insan olduklarını, hayatları, aileleri ve devamları olduğunu anımsatıyor.
Dedim ya bana Hicabi’yi ve o çok güzel gülen mutlu kadını anımsattı. İlle de birini tanımanız gerekmiyor, filmi izlediğinizde göreceksiniz ki o insanlar, kadınlar ve erkekler, sadece gazetelerde isimlerini gördüğünüz istatistikler değil, hepsi bir hikâye taşıyor heybesinde… 10 yıl geçse bile buralarda birileri o hikâyeleri ve o gidenleri unutmayacak, sanırım önemli olan o unutmayacak olan insanlarla bir uzaktan tanıdıklık geliştirebilmek… Gerisi lafı güzaf zaten…
Bu yıl genelde Türkiye sineması için, özelde politik sinema için bereketli bir yıl oldu. Özcan Alper bu bereketi taşıyanlardan biri, eline, emeğine, gözüne sağlık!