12 Eylül faşizmine karşı ilk kurşun Osman Yaşar Yoldaşcan 29 Eylül 1980’de ölümsüzleşti
Çoğunlukla yüzüne yayılan keyifli bir gülümseme eşliğinde çıkardı bu slogan ağzından. Aynı anda sağ işaret parmağını hafif kıvrık bir tarzda ileriye doğru uzattığını görürdünüz. O anda ya okumakta olduğu yazının polemik bölümlerine gelmiştir ya da konuşulmakta olan konuya ilişkin belirsizlikler ortadan kalkmış ve uygulamaya dönük net bir karara varılmıştır. Genellikle böylesi anlarda dudaklarından dökülen o “Hücuummm!..” sloganı, kullanıldığı yere ve konuya bağlı olarak ya “Haydi! Güçlü bir darbe indir ve bitir şu oportünist görüşün işini!..” beklentisini ifade eder, ya “Tamam artık! Konuşma-tartışma faslı bitti, şimdi işe koyulma zamanı…” anlamına gelen bir hatırlatmadır veya çetin geçeceği belli olan bir sürecin başında karşılaşabileceğimiz zorlukları gözünde fazla büyütmeyen bir kararlılığı yansıtır…
Toprağa düşen her devrimcinin arkasından anma yazısı yazmak zordur! Her şeyden önce onu bütün yönleriyle eksiksiz yansıtabilmenin sorumluluğunu duyarsınız omuzlarınızda. O yiğit kadın veya erkeği tanımayanlar sizden öğreneceklerdir çünkü onun “nasıl biri” olduğunu. Dolayısıyla onu herkesten “farklı” ve “özel” kılan karakteristik çizgilerini bir ressam ustalığı ile yansıtabilmeniz gerekir. Bu noktada, tarih ve gelecek kuşaklar karşısında dürüst ve nesnel olma zorunluluğunuz vardır. Fakat bu zorunluluğa hemen bitişik olarak, üzerinizde en az onun yüklediği sorumluluk kadar büyük bir basınç yaratan ‘duygusal‘ faktörler girer ister istemez işin içine. Kavganın ateşinde şekillenen duygulara ve silah arkadaşlığına uzak ve yabancı tipler çoğu kez anlayamazlar bu “duygusallığı” ve bilgiç bir edayla “mistisizm”, “ölenleri idolleştirme” vs. vs. olarak eleştirirler belki ama, bu gerçekte çok insani bir duygu ve durumdur. Burada bütün sorun, nesnel olma yükümlülüğü ile sizi öznelliğe doğru çeken duygular arasındaki dengenin birinin diğerini unutturup silikleştirmesine meydan vermeyecek şekilde kurulabilmesinde düğümlenir.
TİKB‘nin kurucularından, MK üyesi, ilk askeri komutan, gözüpek antifaşist savaşçı Osman Yaşar YOLDAŞCAN, TİKB literatüründe başından beri öncelikle “hücum ruhunun mimarı” olarak tanımlanagelir. Acaba neden onun başka herhangi bir yönü veya niteliği değil de, daha çok bir ‘misyonu‘ tanımlayan bu yönü esas alınmış ve öne çıkarılmıştır? Bunu o günlerin acısı içinde biraz da kalemin akışı sırasında tesadüfen ortaya çıkan “etkileyici bir ifade” arayışının ürünü olarak görebilir miyiz; ya da ölümü yıllardır cebinde taşıyan bir yoldaşı beklenmedik bir anda yitirmiş olmanın duygusallığı içinde burada işe biraz “abartı” karışmış olabilir mi? “Kalıplaşmış olanı sorgulama” adına aklı kışkırtma amacıyla bu tür spekülatif sorular gündeme getirilebilir fakat bunlar muhtemelen Osman’ı tanımamaktan ileri gelen didiklemeler olmanın ötesinde bir anlam taşımaz.
Osman başka “nasıl” anlatılabilirdi? Örneğin döneminin ilerisindeki askeri yetenekleri, planlayıp çoğuna bizzat komuta ettiği cüretkar eylemler üzerinden de anlatılabilirdi; bir arının çalışkanlığını usta bir mimarın bilinçli perspektif derinliğiyle birleştirdiği örgütçülüğünden hareketle de anlatılabilirdi. ODTÜ‘deki hocalarının kendisinde “dünya çapında bir fizikçi olma potansiyeli” görmelerine neden olacak keskinlikteki zekasının olağanüstülülüğü ile o zekayı (ve diğer becerilerini) devrimci sınıf mücadelesinin hizmetinde nasıl kullandığından hareketle ‘teori-pratik birliği’nin güne düşmüş canlı bir örneği olarak çok etkileyici ve esinleyici bir Osman portresi de çizebilirdiniz; ilk görenlerde “sıradan biri” izlenimi yaratan o sallapati görünümünün altında nasıl bir cevherin, hiç sinirlenmezmiş gibi görünen o mülayimliğin altında aslında nasıl bir volkanın, çevresiyle fazla ilgili görünmeyen “bir parça soğuk” kayıtsızlığın altında aslında nasıl duyarlı ve ince bir yüreğin yattığını göstererek özle her zaman birebir örtüşmeyen biçimin aldatıcılığı üzerine kurulu bir tiyatro eseri veya roman da yazabilirdiniz.
Bunların hepsi Osman’ı anlatmaya çalışırken bir çıkış noktası olabilir hatta ana temayı oluşturabilirlerdi. Siz bunlarla da sonuçta Osman’ı “anlatmış” olurdunuz fakat Osman’ı ancak “bir parça” anlatmış olurdunuz! Bu eksendeki anlatımlar “eksik anlatım” olmakla kalmaz, Osman’daki o nitelik zenginliği ile asıl bunların zaman içinde o denli gelişip yetkinleşmesinin temelindeki etken ve dinamikler hakkında bize fazla bir fikir veya ipucu vermezlerdi. Dolayısıyla bizler, ilerleyen yıllarda dahi Osman’ı hala “ölümsüz”, “farklı”, “özel” kılan etkeni tam yakalayamamış olurduk.
Örneğin Osman bir devrim kahramanıydı. Yaşamıyla da ölümüyle de bu sıfatı fazlasıyla hak ettiğini alçaklar dışında kimse inkar edemez! Fakat bu coğrafyada Osman’dan önce olduğu gibi Osman’dan sonra da sayısız devrim kahramanı çıktı ve bundan sonra da çıkacak! Osman dönemine göre çok ileri askeri yetenekleriyle “devrimin generali” olarak adlandırılmayı hak eden bir kurmay savaşçıdır. Fakat ilerleyen yıllarda özellikle de Kürt devrimci ulusal kurtuluş mücadelesinin gelişim seyri içinde birikim ve deneyim yönüyle Osman’ı aşan komutanların çıkmadığını söyleyebilir miyiz? Osman çok özel ve olağanüstü bir zekaya sahipti. Doğru! Fakat başkaları da zeki olabilir, hatta devrimci hareket gelişip büyüdükçe Osman’dan bile daha parlak zekaları bünyesine katıp kadrolaştırabilir, vb. vb. Zaten bunların aksi yönde bir iddiada bulunmak, en başta diyalektiğe ve tarihsel materyalizme aykırıdır. Şehitlerimizin böyle ahmakça fetişleştirme temelinde anılmaya kalkışılması, onları “anlamaya” ve “güne taşımaya” çalışmak yerine mumyalayarak “yaşattığını zanneden” düşünce tembeli ruhsuz bir saygısızlık gösterisinden başka bir şey değildir!
Osman’da “özel” olan nedir? Osman’ı “özel” ve “ölümsüz” kılan nedir? Öncelikle sadece belli yönlerin gelişmişliği ile sınırlı olmayan çeşit ve renk zenginliği, yani çokyönlü bir bütünsellik veya bütünsellik kazanmış bir çokyönlülük. İkincisi, herbirinin ortalama üstü gelişkinliği, yani vasıfta da derinlik. Osman, işbölümü zorunluluğunun olduğu her yerde gelişme zemini bulunan “parça insan”dan farklı olarak ne sadece becerikli bir “örgütçü”dür, ne sadece yetenekli bir “asker”dir, ne sadece baskı ve teknik işlerin çözümünde usta bir “teknikçi”dir, ne sadece gözükara bir “militan”dır, ne yorulmak bilmez bir “pratikçi”dir, ne… ne…ne… Osman aynı anda bunların hepsidir ve daha da önemlisi mücadelenin ihtiyaçları daha başka ve daha fazla ne gerektiriyorsa kendini o yönlerde de geliştirmeye her an için açık ve hazırdır. Öte yandan bunlar Osman’da “elini sallasan ellisini bulabileceğin” bir sıradanlıkta da değil, “az bulunur” bir gelişkinlik ve kıvamdadır. Yani Osman, örgütün ve mücadelenin ihtiyaçları neyi gerektiriyorsa onu yapabilen ama “ne iş olsa yaparım abi”cilikten farklı olarak bunların hepsini de hakkını vererek yapabilen bir yetenek, beceri ve potansiyel deryasıdır. Osman işte asıl bu iki temel yöndeki farklılığı ile gerçekten hepimizden farklıydı ve hepimizin önündeydi! “Hücum ruhu” olarak tanımladığımız dinamik ise, ondaki bu nitelik zenginliği ile nitelikte derinliği yaratıp sürekli besleyen temel itici gücü anlatır.
Yalnız meselenin doğru anlaşılabilmesi için öncelikle buradaki “hücum ruhu” kavramının içeriği doğru anlaşılmalıdır. Her kim buna salt “askeri” bir anlam yükler, onu sadece pratikte ataklık ve militanlığa indirgeyen bir ahmaklık sergiler, o Osman’ı doğru dürüst tanımadığı gibi Osman’ı hiç anlamadığını da ele vermiş olur. Osman’ı “özel” kılan “hücum ruhu”nu, en özet tanımla, koşullara ve gerçekliğe hiçbir zaman gözünü kapatmayan (bu yönüyle maceracı iradecilikten ayrılır) fakat tarihsel amaç ve hedeflerimize giden yolda koşullara ve mevcut gerçekliğe de teslim olmayan (bu yönüyle de her türlü kendiliğindencilik ve konformizmden kopmuştur) bir “irade gücü” olarak tanımlayabiliriz.
Sınır tanımayan ve sınırlanmaya da gelemeyen bu iradenin devrimci karakteri çok açıktır. Bu ruh ve iradenin olmadığı yerde ne öncü bir rol oynanabilir ne de kurucu bir önderlik sergilenebilir. En fazla mevcut sistem, hazır güçler, elverişli koşullar dahilinde, tabii eğer bunlar varsa, bunların izin verdiği sınırlar içinde, bunlara dayalı bir “devrimcilik” yapılabilir. Fakat, devrimciliğin doğasına olduğu kadar tarihsel misyonuna da taban tabana zıt bir tutuculuk üretmesi kaçınılmaz olan “hücum ruhu”ndan yoksun bu tarz bir “devrimcilik”, belli kesitlerde veya belli konularda ne kadar parlak başarıların sahibi olursa olsun içerik ve tarihsel rol bakımından “idare-i maslahatçılık”tan öteye geçemez ve çoğu zaman yorulup yollarda kalmaktan da kurtulamaz! Osman’daki hücum ruhunu biraz daha “özel” kılan özelliklerden birincisi bunun sadece bazı an’larla sınırlı olmayışı ise, ikincisi de sadece bazı alanlarla sınırlı olmayışıdır. Ondaki bu “ruhu” örneğin çok cüretkar askeri eylemleri dahi ustaca planlayıp gerçekleştirme sırasında da görebilirsiniz, diyelim ki yeraltında teksir makinasıyla renkli baskı yapabilecek teknikler geliştirmek için aylarca uğraşmayı göze alışında da yakalayabilirsiniz. Bu, ideolojik konularda yanlışlığı geç de olsa farkedilen yılların düşünce ve davranış kalıplarını terketmede tereddütsüzlük olarak da tezahür eder; inandığı doğrular uğruna çok sevdiği yakınlarıyla dahi ayrı düşmeyi göze alan bir kararlılık olarak da. Çok kritik anlarda çevresine de güven veren bir soğukkanlılıktır, zaman olur kimsenin yapmak istemediği en “nankör” işleri bile büyük bir keyifle üstlenir; bir bakarsınız en umutsuz ilişkileri ve alanları bile canlandırmıştır. Bu ruha sahip bir devrimcilik, yapısı gereği zaten rantiye değil yaratıcıdır; hazırcı olmaktan çok kurucudur; çiğnenmemiş yollarda yürümeyi göze alabildiği için öncüdür.
“Kim ne derse desin, sen doğru bildiğin yolda yürü!” Dante‘nin İlahi Komedya’sında geçen ve Marx‘ın da çok sevdiği bu sözü sık sık tekrarlamayı severdi. Tıpkı “Hücuummm!..” sloganı gibi düsturlarından biri haline getirdiği bu söz, aslında onun yaşamının ve yaşam felsefesinin bir yerde özeti gibidir ve zaten rüzgarlar hangi yönden eserse essin, kimler ne derlerse desin, bedelleri ne olacaksa olsun “…doğru bildiği yolda” tereddütsüz yürümesini bildiği için o hala aramızda, bizlerle birlikte, hepimizin önünde!
*****
Osman Yaşar Yoldaşcan: Özgürleşmenin sembolü

Özgürlüğü, bilincine varılmış zorunluluk şarkısı olarak algılayan Osman Yaşar Yoldaşcan, onu hayatı boyunca kafa dinçliği, canlılık, güç ve sabırla dokumasını bilmiştir. Tarih yapıcılarından biridir o da, ama fazlasıdır aynı zamanda
Oya Açan
Onlar ki aydınlık üzre
ecel toprağına umut ektiler.
Onlar ki karanlık üzre
korku mazgalına zulüm serdiler.
Onlar ki cehennem üzre
yürekten cennet süzdüler. (Refik Durbaş)
Tarih bizi bize anlatır, bize dünyayı öyküler. Geçmişi söylence olmaktan çıkarıp onu hayatlarımızın tam orta yerine elle tutulacak kadar somut olarak yerleştirir. Bazen biz bile farkına varmayız ama aklımızın bir yerinde durur, kararlarımızı ve yönelimlerimizi etkiler. Her özne tarihte kendi çapında iz bırakır. Her insan, bilincinde olsun ya da olmasın -bir yerde- tarih yapıcıdır. “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar. Fakat bunun ancak o tarihsel koşulların sınırları içinde gerçekleşmesi mümkündür.”
“Özgürlük, bilincine varılmış zorunluluktur”. Engels tarafından formüle edilen bu özgürlük anlayışının, idealistlerin iddia ettikleri gibi, insanı edilgen bir kaderciliğe ve eylemsizliğe sürüklemek şöyle dursun, nasıl enerjik bir pratik etkinliğin ruhsal temelini oluşturabileceğini örneklerle açıklar. Ünlü bir burjuva bilim adamı ve düşünür olan Priestley’, “Son derece önemli amaçlar için uğraşırken, zorunluluk düşüncesine inanan insanlardaki kafa dinçliğinden, canlılıktan, güç ve sabırdan daha fazlası nerede bulunabilir ki” diye sorar.
Osman, 1967 yılında girdiği üniversite sınavında 46 bin kişi arasında birinci olmuş ve ODTÜ Fizik Mühendisliği’ne kaydını yaptırmıştı. Sonra devrimcilik geldi, fiziği gerilerde bırakarak komünistleşmeye yöneldi. Osman seçimini yapmış, tarihsel akışta nerede duracağına karar vermişti. O, insanlığın kurtuluşu davasına ter akıtarak özgürleşme yolunu seçti, fiziği başkalarına bıraktı.
Özgürlüğü, bilincine varılmış zorunluluk şarkısı olarak algılayan Osman Yaşar Yoldaşcan, onu hayatı boyunca kafa dinçliği, canlılık, güç ve sabırla dokumasını bilmiştir. Tarih yapıcılarından biridir o da ama fazlasıdır aynı zamanda. Sadece bizim için değil, tüm tarihsel birikimi açısından TDH için de…
Nerede kalmıştık?
“TİKB ruhunun mimarı” olarak niteleyegeldiğimiz Osman Yaşar Yoldaşcan, çoktan unutulmuş ya da bir kenara atılmış hasletlerin özümlenmiş hali olarak beliriverir mücadelemizde. Fıldır fıldır hareket eden zeka deryası gözlerine inat, sükunet ve gösterişsizlik sinmiştir hücrelerine -en olağanüstü işleri bile sıradan bir şeymiş gibi halledivermesi çok az insanın başarabildiği bir özelliktir. Yeni tanıştığı insanları ilk anda elektriklendirmez mesela, tersine sıradan, silik bir görüntüdür onunkisi. Gerekmedikçe ağzını açmaz ve neredeyse hiç boş konuşmaz. Aniden gelişen olaylarda bile sanki daha önce farklı olasılıklara uyacak şekilde kurgulamış gibi isabetlidir sözleri..
Kayıtsız görünümü altında müthiş bir merak ve gözlem gücü gizlidir oysa… Çevresinde olup bitenle hiç ilgisi yok sanırsınız her şeyin farkında olduğunu anlarsınız bir süre sonra. Sorularından, önerilerinden, çözüme ilişkin akıllıca yaklaşımlarından aslında olayın kıyısında değil tam göbeğinde olduğunu, böyle hissedip buna göre konumlandığını farkedersiniz.
Çimento misali kaynaştırıcılık, önüne geçilmez esinleyicilik
Asıl kritik nokta, hemen herkesi bir biçimde işin içine çekebilmesi, mevzilendirebilmesi, yapacak bir iş vermesidir. Az iş değildir bu! Kitle örgütçüsü değildir, ama örgütü örgütleyenlerin en maharetlilerinden biridir o. Yaratıcılığı ile esinleyici, koşullara teslim olmayan irade gücüyle öncü, kalıpların ve reçetelerin tutsağı olmayışıyla sürekli yeni yollar ve yöntemler arayan bir keşifçidir. Alışılmışın güvenli kolları boğar onu, zehir gibi çalışan kafası daima arayış içindedir. “Daha ne yapabiliriz”, “daha iyisini nasıl yapabiliriz”, “hangi güçlerle yapabiliriz”, “hedeflediğimiz alanlara nasıl, kimlerle ulaşabiliriz”, “eylem kapasitemizi nasıl artırabiliriz”, “ajitasyon ve propagandamızı hem içerik hem biçim olarak nasıl geliştirebiliriz?” Bu liste uzar gider kafasında…
Tahta kurusu kaynayan bir gecekonduda yaşarken de, İstanbul’un sokaklarını dur durak bilmeden arşınlarken de, sigara dumanı ve yoldaş sıcaklığının ele geçirdiği Merkez Komitesi toplantılarında da kafa yorar bütün bunlara. ‘Daha yapacak ne çok şey var’ karamsarlığı ve boğuntusu kaplamaz içini, zayıflık ve eksiklerin bütünüyle bilincine varacak bir gerçeklik toprağına basar ayağını her şeyden önce çünkü.
Osman’ın topuğu aşınmış ayakkabısı
Osman’ın ayağı… demişken şu kesite değinmemek olmaz. Osman’ı birçok yönden tanımlamayı kolaylaştıran, onda kristalize olan bir komünistin katmanlı kişiliği çıkacaktır buradan.
1976’da 1 Mayıs afişlemeleri sırasında polisle çatışmaya girmiş ve bacağından ağır bir biçimde yaralanmıştır. Üstünden çıkan kimlikte direnmiş, silahlı olmasına rağmen afişleme yapanlarla ilişkisini reddetmiş, onca işkenceye rağmen pes etmemiş, “sıradan bir gaspçı” senaryosu yazmış emniyette. Hastaneye götürmüş polisler ve kırılan kemikleri o haliyle alçıya aldırmışlar. Sonra yeniden hapishane… Osman tek bacağını kullanabiliyordur artık, iki koltuk değneğinden medet umuyordur…
Osman’ı hapishaneden kaçırdıktan sonra yoldaşları onu ameliyat ettirdiler. Tam 14 ay sonra yeniden kırıldı yanlış kaynayan bacak kemikleri. 20 cm’lik çelik bir çivi taktılar uyluk kemiğine. Beline kadar uzanan alçılar içinde aylarca kıpırdamadan yattı… Yaz aylarıydı… Yaralar açıldı vücudunda. Diğer hastalar acıyla inlerken, o, çelikten iradesini, sabrını konuşturdu… ne inledi ne de yakındı… Sonra uzansın önünde İstanbul sokakları, gelsin mücadelenin meseleleri, açmazları, zorlukları, keyfi ve mutluluğuyla kolektif ailesi…
“Efendi bir çocuk”
“Efendi bir çocuğa benziyor” demişti evin annesi, ameliyatlı ayağının iyileşmesi için bir aile evine teslim etmişlerdi yoldaşları. Evin aristokrat ninesi, herkesten kıskançlıkla sakladığı kahvesini sadece onunla (Mehmet) paylaşmaya başlamıştı. Odasına gidiyor, sohbet ediyorlardı. Onun bir an önce iyileşmesi için dört kişilik aile adeta seferber olmuştu. Beslenmeyse beslenme, dinlenmeyse dinlenme, hareketse hareket, masajsa masaj… Okumuş ve düşünmüştü en çok. Koltuk değneklerini atmış, kanadyenle yürümeye başlamıştı evden ayrılırken. “Mehmet iyi mi?” sorularını bırakmıştı ardından.
Üç santim kısa kalmıştı bir ayağı, özel bir ayakkabı kullanması gerekiyordu. Örgütün mali olanakları elinde olmasına rağmen kendi kişisel ihtiyaçları söz konusu olduğunda müthiş cimrilik yapıyordu. Hatırlatmaları duymazdan geliyor, ayakkabı siparişini sürekli öteliyor, başka işleri bahane ederek erteledikçe erteliyordu. Teknik konulara ilgili ve yatkın yoldaşları peşinden sürükleyerek Perşembe Pazarı’ndaki (İstanbul) hırdavatçılar çarşısına dalıyor, örgütün ihtiyaçlarıyla yatıp kalktığı için “bu şuna, bu buna lazım” diyerek ayakkabı için kullanması gereken parayı o yine örgütsel ihtiyaçlara harcıyordu.
12 Eylül faşist cuntasından 17 gün sonra…
Osman Yaşar Yoldaşcan’ı, bizi biz yapan özelliklerin büyük bir çoğunluğunu kişiliğinde toplamış o önder komünisti, daima bir adım ötesini görmeye çalışan o zeka kıvılcımını 29 Eylül 1980’de kaybettik.
Yaşamı gibi ölümü de devrimci bir mesaj yüklüydü: Osman, 12 Eylül askeri faşist cuntasına sıkılan ilk kurşun oldu. Ortalığı kaplamış olan şaşkınlık, korku ve yılgınlık bulutlarını yaran bir direnme manifestosu yazdı. Bu anlamda yaşamını hangi tercihler şekillendirdiyse örgütlü-militan bir devrimcilikte, devrimci baş eğmezlikte ısrar örneği olarak ölümsüzleşti.
*****
Osman Yaşar Yoldaşcan: Cesaret, irade, sakınmasızlık

TİKB’nin kurucularından, MK üyesi, ilk askeri komutan, gözüpek komünist savaşçı Osman Yaşar Yoldaşcan’ı “hücum ruhunun mimarı” olarak tanımlamamız boşuna değil. Her birimiz üzerindeki sımsıcak otoritesi, düşünülmeyeni bulup çıkarma ısrarı, olmaz denileni olur haline getiren stratejik bakışıyla bize tarifsiz bir hazine bıraktı
Oya Açan
“Toplumsal yaşam özünde pratiktir. Teoriyi gizemciliğe götüren tüm gizemler, akla uygun çözümlerini, insan pratiğinde ve bu pratiğin kavranmasında bulur.” (Engels, Feurbach Üzerine Tezler)
Savaşan bir partinin saflarında -yaşıyor ya da ölümsüzleşmiş olsun- yer alanlar ve mücadelesini daima bir adım ileriye taşımaya çalışanlar hayranlık yanında merak da uyandırırlar. Hangi etkenlerin sonucu olarak ölümüne bir mücadeleye atılmıştır, nelerden etkilenmiş neler biriktirmiştir zihninde ve ruhunda? Koşullar ne olursa olsun onun ileri atılma cesaretini körükleyen asıl dinamik nedir? Olağan ya da -farklı kesimler açısından- “imrenilesi” bir yaşam sürme imkânı varken neden böyle bir yolu tutmuş ve ısrarla yürümüştür? Bu soruların basit bir yanıtı yoktur. Çünkü hangi etkenlerin hangi yoğunluk ve sıklıkla üst üste geldiğini ve bunların kişiyi hangi özelliklerinden yakalayarak çoğalttığını bilmek mümkün değildir -bazen kişinin kendisi bile yeterince çözümleyemez bunu. Ateşi tutuşturan kıvılcımı bulup çıkaramaz…
Bu devindirici etkenlerin en başında kuşkusuz içinde yaşadığımız koşullar gelir. Nasıl bir ortama doğduğumuz, tarihsel-toplumsal ilişkiler, kitle hareketinin gücü ve etkinliği… Varoluşun en kadim sorusu çıkar karşımıza burada: Yaşamın anlamı nerede gizlidir?
Kendini anlama, anlamlandırma ve asli sorumluluğu olarak değerlendirdiği gelişmelere etkide bulunarak kendini gerçekleştirme uğraşına girişme iradesi bütün bu soruları kesen temel yanıttır. Ancak bu koşullarda buluşulabilecek -ve anlam kazanacak- adımlardır kolektif bir mücadelenin bileşenlerinden biri olmamızı sağlayan. Kişisel özellikler, yetenek ve beceriler kolektif mücadeleyi besler; cesaret, irade, sakınmasızlık kişiyi devleştirir, uzun solukluluk bir anıt yaratır hemen yanı başımızda…
Bize ilah gibi görünen yoldaşlarımızı düşünürken -yeterince vakıf değilsek hayat hikayelerine-, hepimiz merak ederiz hangi yollardan geçerek buralara geldiklerini. Bu kararları verip mücadele ırmağına tutkuyla atılışlarını, debisi giderek artıp delicesine akan zorlu ırmakta yükselen bir ritimle yüzüşlerine hayran oluruz.
Toplumsal insan çelişkili bir bütünlüktür, fakat o ancak kendisini çevreleyen koşullarla birlikte anlaşılabilir. Eğer diyalektik materyalizme inanıyorsak her zaman aynı şekilde kalmayan bütün bileşenlere, sürece etki edip onu farklılaştıran etkenlere yoğunlaşmak gerekir.
***
’70’lerin dünyanın her yanında kaynayan ortamı bizim coğrafyamızda da kendisini hissettirmeye başladığında, eylemin gücü -özellikle gençlikte- etkisini göstermekte gecikmedi. Osman Yaşar Yoldaşcan önünden akıp giden hayatı seyredenlerden değildi. “Burjuva düşüncesine özgü düpedüz düşünsel seyircilik” (Marx) ona yabancıydı; sözünü söylemek, safını belirlemek, insanlara dokunmak, kendisinde içerili olanı onlarla paylaşmak, aydınlanışını onlara da bulaştırmak istiyordu. Bunda teyze oğlu Mehmet Fatih Öktülmüş’le[1] iç içe şekillenen toplumsallaşmış birey özelliklerinin tayin edici olduğunu düşünmemiz için çok neden var.
Osman, 1967 yılında girdiği üniversite sınavında 46 bin kişi arasında birinci olup ODTÜ Fizik Mühendisliği’ne kaydını yaptırır. Sınavı birincilikle kazanmışsanız yere göğe koyamazlar sizi; gazetelere fotoğraflarınızı basarlar bolca, bu birinciliğin sırrını çözmeye çalışırlar… O dönemde röportaj falan yapmaya çalıştılar mı bilmiyorum, fakat giriştilerse böyle bir şeye -Osman kabul etmiş olsa bile- elleri böğürlerinde kalmıştır büyük ihtimalle. Osman o kadar az konuşurdu ki, hele gerekmezse hiç! Derdini anlatacak birkaç cümle yeterli gelirdi ona, fazlası zaman ve sözcük israfı olarak görünürdü adeta. Saatleri, günleri bulan gelişmeleri “özetlemek” hiç de kolay değildir, bilirsiniz. Fakat işin içine zekanın bendinden taşan kıvılcımlar girince bu “özetler”i unutulmaz olarak yerleşir zihninize. Merkez Komitesi’ndeki yoldaşlar anlatmışlardı, bir defasında sorumlularıyla sürtüşme yaşayan ama gerçekte örgütten kopmak için bahane arayışındaki biriyle görüşmeye gider Osman yoldaş. Saatler sonra geri döndüğünde diğer yoldaşlar merakla sorarlar “Ne oldu, ne konuştunuz…” diye. Osman birkaç saniye duraksar, yüzünde hınzır bir gülümsemeyle saatlerce süren o görüşmeyi özetler: ‘Ben iyiyim dedi…’
O zamanlar ODTÜ Fen ve Edebiyat Fakültesi Dekanı olan Erdal İnönü, ondaki zekayı ve büyük bir fizikçi olma potansiyelini ilk fark edenlerdendir. Osman fiziği bırakıp komünistleşmeye yöneldiğinde onu bu kararından vazgeçirmek için çok uğraşır. Ama o seçimini yapmış, tarihsel akışta nerede duracağına karar vermişti. O, insanlığın kurtuluşu davasına ter akıtarak özgürleşme yolunu seçti, fiziği başkalarına bıraktı.
***
Onda zaten içerili olarak bulunan yetenek ve özelliklerin tümü örgütlü yaşamda farklı bir anlama büründü; büyüdü, çoğaldı, devleşti ve ilhamını gelecek kuşaklara taşıdı.
Sınır tanımayan ve sınırlanmaya da gelemeyen iradesi, örgüt güçlerinin tümünü kolektifin ihtiyaçları doğrultusunda bir biçimde -ama mutlaka- mevzilendirme ve onların yaşam boyu eğitiminde bunun ne kadar önemli bir dokunuş olacağını öngörmesiyle çarpıcıdır. Mücadelenin ihtiyaçları doğrultusunda yeri gelir becerikli bir “örgütçü”dür, yetenekli bir “asker”dir, baskı ve teknik işlerin çözümünde usta bir “teknikçi”dir, gözü kara bir “militan”dır, yorulmak bilmez bir “pratikçi”dir… Osman aynı anda bunların hepsidir.
TİKB’nin kurucularından, MK üyesi, ilk askeri komutan, gözüpek komünist savaşçı Osman Yaşar Yoldaşcan’ı “hücum ruhunun mimarı” olarak tanımlamamız boşuna değil. Her birimiz üzerindeki sımsıcak otoritesi, düşünülmeyeni bulup çıkarma ısrarı, olmaz denileni olur haline getiren stratejik bakışıyla bize tarifsiz bir hazine bıraktı.
Özgürlüğü, bilincine varılmış zorunluluk şarkısı olarak algılayan Osman Yaşar Yoldaşcan, onu hayatı boyunca kafa dinçliği, canlılık, güç ve sabırla dokumasını bildi. Tarih yapıcılarından biridir o da, ama fazlasıdır aynı zamanda. Sadece bizim için değil, TDH için de…
***
“Güngören’den Bağcılar’a
Pusu kurulmuş yollara
Kahpe pusu yetmeyince
Haber vermişler Ordu’ya…”
Osman Yaşar Yoldaşcan’ı faşist karanlığın etrafı kaplamaya başladığı bir gün, 29 Eylül 1980’de uğurladık ölümsüzlüğe. 12 Eylül faşizmine sıkılan “ilk kurşun” olarak kodladı onu bizim kadar tarih de… Işıltısını, baş eğmezliğini, olmazı olur kılan çabasını, zorluklardan yılmayan mücadele azmini, sımsıcak ama abartısız yoldaş sıcaklığını bırakarak gitti.
Dipnot:
[1] 17 Haziran 1984: Kimdir Mehmet Fatih Öktülmüş?
https://sendika.org/2022/06/17-haziran-1984-kimdir-mehmet-fatih-oktulmus-oya-acan-alinteri-659265
*****
TİKB MK’NIN OSMAN YAŞAR YOLDAŞCAN’IN ÖLÜMÜ ÜZERİNE 1 EKİM 1980 GÜNÜ YAYINLADIĞI BİLDİRİ
