Yeni Ethem’ler bu dünyanın mimarı olacak!

25 Haziran 2021

Serdar Ben’in (Maviş) yoldaşı Ethem Sarısülük için kaleme aldığı yazı

Katil bir polisin kurşunuyla aramızdan ayrılışı üzerine Serdar Ben’in (Maviş) yoldaşı Ethem Sarısülük için kaleme aldığı yazıyı yayınlıyoruz

Serdar Ben

Yazmak zor bir mesele! Beynine zuhur eden anılara direnecek ve yazacaksın. Ölümünü de yaşamını da tekrar tekrar yaşayacaksın. Bazen gözlerin dolacak, bazen kin ve öfkeden yüreğin kabaracak. Tarifi oldukça zor duygu yumağı içinde debelenip duracaksın. Anlatırken öğrenecek, öğretecek ve geleceğe taşıyacaksın.

Üç yıl önce karşılaştığımızda kolundaki saati çıkarıp koluma takmıştın, “başın sıkışırsa satarsın” demiştin. O hareketin özü, örgütlü olana duyduğun saygıydı. Örgütlü mücadelenin büyütülmesine verdiğin destekti. Neden bunu andım biliyor musun? O zaman her şey bencilce tüketilirken, “her koyun kendi bacağından asılırken”; bugün bütün bunlar bir halk isyanının kolektif gücü karşısında eriyor.

Senin o paylaşımcı, sahiplenici doğana uygun bir iklimi yaşıyor halkımız. Bugüne kadar kendi çıkarları dışında bir şey düşünemez hale getirilen insanlar, polis saldırısında kendisinden önce yanındakiler için kaygılanıyor. Gaz bulutları altında bayılmak üzere olan insanlar, kendi hallerine bakmadan, başkalarına gazın etkisini hafifleten solüsyonlar dağıtıyor!

Demem o ki Ethem yoldaş, sen benliğine yaraşır bir isyanın göbeğinde çarpıştın ve ayrıldın aramızdan.

En son karşılaştığımızda ise 1 Mayıs için Taksim’i zorluyorduk. Ben ön taraftan size haber vermek için geldim “hazırlanın saldırı olacak”. Elimdeki taşı sana doğru uzattım, sen ellerini öne doğru uzattın, her iki elinde de taş vardı ve arka tarafı gösterdin: Epey bir taş vardı orada. İşte bu son karşılaşmamız oldu. O gün de ideallerimize uygun bir biçimde çarpıştık.

Seni “şanslı” buluyorum, böyle erdemli bir kavgada ölümsüzleştiğin için. Yerinde olmak isterdim. Şimdi bize, senin sesin olmak ve uğruna çarpıştığın idealleri geleceğe taşımak kaldı.

Kapitalist barbarlığı yıkacak amansız bir kavgada elbette bu bayrağı taşırken bazılarımızın düşeceğinin farkında ve bilincindeyim. Ama insan yine de… yine de…

(…) Yoldaşlar mezar başında yapılacak anma için her şeyi eksiksiz halletmişlerdi. Megafondan birisi anons yaptı, “Ethem’i son yolculuğuna yoldaşları uğurlayacak”.

Cenaze törenin sırasında yoldaşlar aşağıdan gözüktüğünde “Ethem’in yoldaşlarına yol açın” diye başka bir anons yapıldı. Bir yandan yol açılırken bir yandan da herkes alkışlıyordu. Son yolculuğunda seni yalnız bırakmayan, bağrına basan halkımız yoldaşlarını da bağrına basıyordu. Devrimci hareketin o dar grupçu zihniyetinden eser yoktu. Senin şahsında herkes senin örgütünü bağrına basıyordu. Kardeşlerin bayrakları elleriyle örttüler üzerine…

Senden sonra 17 gün daha sürdü bu halk isyanı. Senin de bildiğin üzre, bu düzeyde bir kalkışmaya hazır değildik. Sen de biliyordun bu eksikleri, biz de biliyorduk. Bunların üzerine çıkmak şimdi daha büyük bir borcumuzdur.

Klasik tabirlerimiz vardır düşen yoldaşlarımızı mezar başında anarken, bir tekerleme gibi sürekli söyleriz: “Onları anmak, onların ideallerine sahip çıkmaktır… onları sınıf kavgasında bayraklaştırmaktır…” diye. İşte sen Kızılay’ın göbeğinde bunu yaptın. Seninle aynı ayda yitirdiğimiz Fatih’i bayraklaştırdın. Şimdi seni Fatih’le beraber anacağız. Fatih’le beraber anılmanın onuru sana, ideallerinizi sınıf içinde bayraklaştırmak görevi de bize düşüyor.

(…) Böyle bir mektupta sana duygularımı yazmak istedim ama beceremedim. O kadar kızgınım ki kendime; daha iyisini, daha da iyisini yapabilirdik. Yirmi gündür içim içimi yiyor. Bu kapsamda bir ayaklanma, insana daha çok gösteriyor zayıflıklarını, kütlüklerini, yetmezliklerini; her şey o kadar berraklaşıyor ki!..

Cumhuriyet tarihinin gördüğü bu en kapsamlı halk isyanından halen öğrenmeye çalışmayan ve enerjisini bu süreçte iki katına çıkarmayan bir devrimcilik, doğrusu insanda büyük bir kin uyandırıyor. Görevlerine daha sıkı sarılmayan, sosyalizm mücadelesini büyütmeyen mezar başında olan ya da olmayan yoldaşları affedebilir misin?.. Sınıf mücadelesi affeder mi?..

Biz Anka Kuşu gibi küllerimizden yeniden doğarız. Tarihimizde bunu daha önce yaşadık ve şimdi de küllerimizden yeniden doğduk! İşte sen bu doğuşun en berrak simgesisin, bu tarih bu rolünü misyonunu hiç unutmayacak!

Adın şimdiden yüz binlerin dilinde, kimbilir kaç çocuk komünist “Ethem” adını alacak bugünden sonra… İçin rahat olsun, işte biz bu çocuklara sınıfsız sömürüsüz bir dünya kuracağız. Yeni Ethem’ler bu dünyaya doğacak, bu dünyanın mimarı olacak!..

***

Bir halkın yoldaşı olmak

Bir savaş alanındaydık hepimiz. Yoldaş ölümlerine bile insanca bir hüzünle “ağlayamadığımız” bir cephede. Hani derler ya “taş kesilmek” diye… İşte günler boyunca “taş kesilmiş” gibi yaptık. Göz pınarlarımızda duramayan gözyaşlarımızı bile hızla içine kovduğumuz, gerçeği kabul etmek istemediğimiz, gerçeği olduğumuz gibi yaşayamadığımız bu taş kesilme anlarını ben ömrümde ilk kez yaşadım.

Daha önce büyük cezaevi direnişlerinde ya da dışarda kaybettiğim yoldaşlarımızın acısını doya doya, hiçbir otokontrol yaşamadan hisseden ben bile bu halk isyanının olağanüstü gücü karşısında “acıya tuz basmayı” öğrendim! Ta ki “Ethem’in kalbi durmuş” haberi gelene kadar. O anda en çok istediğim şey doya doya ağlamaktı. Bir köşeye çekilip doyasıya ağlamak. Yine yapamadım.

Bilirsin biz devrimciler/komünistler hep başkalarının acılarını, sorumluluklarını da üstlenerek yaşarız hayatı. Kendi acımızı, duygularımızı öteleye öteleye… Sonra bütün hepsi bir çığ gibi büyüdüğünde, artık durdurulamaz olduğunda gözyaşlarımız hücum eder. Ankara otobüsüne bindiğimde seninle, sadece seninle baş başa kalabildim yoldaşım. Ötelediğim tüm duygularımın ipini o zaman çözebildim.

Sabah 10.00 gibi indim otobüsten. Kızılay’da, vurulduğun yeri aramaya başladım önce. Ölümsüzlüğe uğurlanacağın yeri… Buldum. Yakınındaki bankta oturdum bir süre. Orada neler olduğunu gözümde yeniden yeniden canlandırdım. Senin o hayatı “ti”ye alırmışçasına muzip muzip bakan yüzün canlandı gözümün önünde. Yoldaşlarınla birlikte o polis barikatını nasıl yardığınız, Kızılay’ı nasıl özgürleştirdiğiniz…

Daha önceki kitle gösterilerinden anlatılmıştı gözüpekliğin. Sen bir 100 metre koşucusuydun! Hayatı o hızda ve tempoda adımladığın her halinden belliydi. Gözündeki gençlik pırıltısı ve muzipliği olmasa seni on yılları devirmiş, hayatın çemberinden geçmiş bir olgunlukta sanırdı insanlar. Ki öyleydin de. Hem çok olgun ama hem de çok genç! Bende kalan halinse hep o muzip bakışların olacak sevgili yoldaşım.

Ben bunları düşünürken bir yandan da insanlar geliyordu, insanlar birikiyordu. Bu Pazar Ankara’nın o sakin Pazar sabahlarına hiç benzemiyordu, benzemeyecekti! Günlerdir olduğu gibi, Ankara yeni bir ruha doğuyordu.

Alan giderek doldu. Herkesin yoldaşı olmuştun. Alan “Ethem’in hesabı sorulacak!” sloganlarıyla inliyor. Kızılay’ın dört bir yanından akın akın insanlar geliyor. TDH’nin tüm bileşenleri bir yoldaşları gibi sahipleniyorlar seni. Vücut dilleri, sloganları haykırışlarındaki kararlılık bunu yüreğimde hissettiriyor: “Ethem’in hesabı sorulacak!”. Hepsini sevgiyle izliyorum.

Halktan insanlar kendi dilleri, öfkeleri, duruşlarıyla öyle doğal sahipleniyorlar ki seni. Onların yoldaşı olmuştun. Onların patlayan öfkesinin, isyanlarının sıra neferi, canyoldaşı, en önde dövüşeni… O yüzden de sesler samimiyetle kenetleniyor birbirine ve Ankara göğünü yararcasına dalgalanıyor. Rengarenk… “Ethem’in hesabı sorulacak!”

Sendikalar, yasal partiler, kitle örgütleri, meslek odaları… Hepsi bağrına basmıştı seni… Hepsi… “Yoldaş” kavramının bu kadar geniş bir halk kalabalığının dilinden-sesinden göğe yükselmesine ilk defa tanık olmanın heyecanıyla tüylerim ürperiyor. “Bir halkın yoldaşı oldun Ethem yoldaşım” diyorum içimden.

Alanda konuşmalar yapılmaya başladı. Onları duymuyorum. Sadece sloganlar çınlıyor kulaklarımda. “Ethem yoldaş…”la başlayan ve hiç susmayan sloganlar. Senin adına, senin için, senin yerine gurur duyuyorum yoldaşım. “Hesabın sorulacak!” diye tekrarlayarak…

Polis her zamanki gibi vahşice saldırıyor. Gaz bombaları, asitli su… Kitle dalgalanıyor, ara sokaklara çekiliyor. Ankara, günlerdir süren sokak muharebelerinin deneyimiyle sokak aralarında hızla yeniden örgütleniyor. Ara sokaklarda da saldırıyor polis. Senin gibi becerikli değilim bu sokak çatışmalarında. Ama senin gözünle bakıyor, düşünüyor, izliyorum.

Bir süre sonra Kızılay yeniden doluyor. Aynı sloganlar göğü inletiyor. Polis bu defa daha bir vahşice saldırıyor. Kitleyse daha kararlı. Bir anda tüm Kızılay kırılan kaldırım taşlarının ve metal zemine sopalarla vurmanın çıkardığı seslerle inliyor. Kızılay şimdi savaş alanı. Karanfil Sokak’taki çatışmayı izliyorum. Taş vs. sağlamaya çalışıyorum. Polis akrepleri ve TOMA’larıyla defalarca saldırsa da kitle yeniden yeniden toplanarak çatışıyor. Yaşlı amcalar taş kırıyor çatışanlar için, teyzeler beddua ediyor, gençler ölümüne çatışıyor. Senin gibi…

Polis gözaltılara başlıyor. Çok iyi bilmediğim Ankara sokaklarından metroya ulaşıyorum. Yoldan geçenlere soruyorum “Ethem buraya getirilemeyecek sanırım”. “İzin vermemişler” diyorlar. Kendime kızıyorum. Bu kadar naif bir beklenti içine girmiş olmama anlam veremiyorum. Seni Kızılay’a getirmelerine izin verirler mi?!

Sonra aslında o çatışmanın büyüsüne kapıldığımı, seni izlermiş gibi izlediğimi farkediyorum. Hızla toparlanıp Batıkent’e nasıl gideceğimi soruyorum. Neyse ki Sıhhiye’ye ulaşıp, dolmuşa binebiliyorum.

Dolmuştakilerin çoğu sana geliyor. “Cemevi’nde indirir misiniz” diyor her binen. Birlikte yol alırken sohbetler ediliyor. Dinlemiyorum. Sana ulaşamayacağım diye kendime kızıyorum. Sonra seni Çorum’a uğurlamak üzere Batıkent son durağa yürüyen kitleyi gördüğüm anda anlatılmaz bir sevinç duyuyorum.

Bir kısım yoldaş mavi flamalarımızla, bir kısmı da kırmızı tişörtleriyle etrafını sarmışlar. Bindirildiğin araca elimi değdirebiliyorum. O kadar kalabalık ki. Gerçekten bir nehir gibi akıyor kitle. Hiç susmayan sloganlar, sloganlarla…

Seninle aynı ekmeği bölüşen Ankaralı yoldaşları görünce kendimi koyveriyorum artık. Sana sarılır gibi sarılıyor, sarılıyorum onlara… Senin ruhunu gözlerine sindirmiş canım yoldaşlarım. Burjuvazinin başkentini inletecek yeni Ethem’ler doğacak, çoğalacak diyor gözleri. Öyle olacak yoldaşım. Seni çoğaltacağız, gençliğinin gözüpekliğince, engel tanımazlığınca…

Çorum’a doğru yola çıktığımızda o anlamlı anları kaçıracağız diye müthiş bir gerilim yaşıyorum.

Yoldaşlarının seni uğurlamak için yaptıkları hazırlıkları yetiştiremeyeceğiz diye… O gerilimle köye ulaştık. “Ethem yoldaş…”la başlayan sloganlar o şirin köyünün göğüne yükseldi. Seninle gurur duyduğu her halinden belli olan köyünün… Köyüne, yoldaşı olduğun tüm halkımıza söz, bu gurur büyüklüğünce çoğalacak Ethem’ler.

Biliyorsun M. Fatih yoldaşla aynı günlerde ölümsüzleştin. Sen, Fatih’in “örgütlediği” proleterlerden birisin yoldaşım. Fatih’le birleşerek yeni proleterler örgütleyeceksiniz. Size söz, sizi çoğaltacağız!..

[Yoldaşı]

*****

Gezi ve Ethem: Geçmişimizle Geleceğimiz Arasında…

Katile adet yerini bulsun kabilinden bir ceza vermeleri gerekiyordu, 15 bin 200 TL’lik para cezasına hükmettiler. Dünyanın gözleri önünde işlenen bu kadar aleni bir cinayet, bu coğrafyanın daha çook Ethem çıkaracak bir sınıfsal dinamizme sahip olduğu hesabıyla yok sayıldı

 

Oya Açan

“Alnındaki yaradan
boşaldı belki bütün kanın
Fakat nehirlerin akıyor
dağların rüzgârlıdır…”
Ahmed Arif

Ethem Sarısülük yoldaş, Gezi İsyanı’nın en sıcak günlerinden 1 Haziran’da bütün dünyanın gözleri önünde çevik kuvvet polisi Ahmet Şahbaz’ın silahından çıkan kurşunla başından vuruldu. Ankara Numune Hastanesi’nde 14 gün yaşam mücadelesi verdikten sonra ölümsüzleşti.

Ethem’in başından kurşunlanarak yere yuvarlandığı o sahne zihnime kazındı. O dönemi yaşayan istisnasız herkesin benzer duygularla dolu olduğunu tahmin etmek zor değil. 25-30 kişilik bir grubun en önlerinde çatışan bu heybetli beden, mavi kareli gömlek, boynundaki kırmızı fular… Hepsi yerde, hareketsizdi şimdi. Bir belgesel çekimindeymiş gibi bütün kareler yerli yerine oturuyordu.

Barikat için caddeye sürüklenen köhnemiş koltuğa kurulmuş, önde it sürüsü kadar polis, arkada çatışanlar… İki kolunu ‘gelin gelin, sizden korkmuyoruz’ dercesine koltuğun yanlarına dayayarak havaya kaldırmış… Bir başka karede Kızılay’ı gaza boğan saldırıya karşı, başını hafifçe eğip kırmızı fuları ağzına tutmaya çalışırken sakin adımlarla yürüyor… Bir başka karede bir elinde polisten ele geçirdiği kalkan, diğer elinde koca bir taş, Gezi’nin esinlediği özgürlük tutkusuyla örgütlü işçi kimliğinin hakkını veriyor.

“Güneşin alevden saçları / Aşınca karşıki tepeden…” doğrulurdu yoksul gecekondudaki yatağından. 14 gün direndiği ölümle dünya aleme de gösterdiği gibi  ölesiye bağlıydı hayata. Kalkmalı, işe gitmek için hazırlanmalı…

O ağır ağır yürürken bütün geçmişi de yerli yerine oturuyor. Komünist bir işçi o, Ankara OSTİM’de bir kaynak ustası. İdeolojik gıdasını komünizmden alan bir savaşçı…

10 Ekim 2015′teki Ankara Gar Katliamı’nda ölümsüzleşen Serdar Ben yoldaşımız onu ne güzel anlatmış:

“Ethem yoldaş Haziran İsyanı’nın Ankara ayağında Kızılay’ı fetheden bir avuç komünist-devrimci-yurtsever ve demokratla birlikteydi. En öndeydi!.. Kendisinden önceki tüm en önde gidenler gibi usulca devrildi. Görkemli bir çınar gibi… Tıpkı görkemli Gazi Direnişi’nde ‘Bizsiz olmaz bu işler…’ diyen Zeynep Poyraz ve Hakan Çabuk yoldaşlar gibi. Tıpkı daha 18′indeyken sokak sokak çatışıp yoldaşlarını koruyan Nurettin Demir gibi. Tıpkı aynı geleneği tohum tohum taşıyan Eralp Yazar gibi sokakta katledildi o da…

Ethem yoldaş bu geleneği 21. yüzyıldaki sokak savaşlarının en görkemlisinin içine taşıyıp onu yeniden üreten ilk temsilcilerinden oldu. İşçi sınıfının cesaretini, baş eğmezlik ve gözüpekliğini tarihten süzülüp gelen komünist mirasla birleştirerek en seçkin biçimde temsil etti.

İşçiydi o, çocukluğundan beri işçi… Sınıf kinini, kaybedecek bir şeyi olmayanların cesaretini bilinçle buluşturduğu noktada da net bir komünist devrimci olmaya adım attı. Kırdılar ama bükemediler… Katilin silahından çıkan kurşunla yere devrildiğinde henüz 27 yaşındaydı. Bu 27 yıla sığdırılmış sayısız acı, yokluk-yoksulluk ille de tırnakla kazınıp sökülmüş, emekle büyütülmüş bir yürek vardı.”

O yüzden “halkın yoldaşı” diye anılır oldu Ethem. 20 bin kişi katıldı cenaze törenine. Öylesine korktu ki devlet, polis kitleye  4 bin 716 gaz bombasıyla saldırdı ama geri adım atmadı kimse.

Devlet katletmişti, cenaze törenine vahşice saldıran yine devlet oldu. Katil Ahmet Şahbaz önce tutuklanmadı bile, avukatlarının, yoldaşlarının ve ailenin inatçı çabaları sonucu haftalar sonra tutuklanmak zorunda kalındı. Yoldaşlarına, dostlarına, ailesine ve avukatlarına bu kez dışarda ve adliye koridorlarında saldırıldı.

Biz kırıldık daha da kırılırız
Ama katil de bilmiyor öldürdüğünü…
” Cemal Süreya

Tıpkı Gezi ve Kobanê davaları gibi Ethem Sarısülük’ün katli davası da zamanın özü özeti gibiydi.

Bu davanın -diğer Gezi davaları gibi-, Mayıs-Haziran isyanı ile başlayan yeni siyasal konseptin davaları olduğunu, daha önceki gerici faşist yargılama biçimlerinin yeni bir düzlemde yeni özellikler kazanarak devam ettiğini gördük.

Ethem Sarısülük davası halkın sahiplendiği, halk ile polis ve yargının karşı karşıya geldiği, kavganın duruşma salonuna kadar yayıldığı, yargının da polisin de ipliğinin pazara çıkarıldığı bir dava oldu. Katil polis Ahmet Şahbaz aklanmak için sözde yargılandı! Dava henüz soruşturma aşamasındayken o zamanlar Başbakan olan Erdoğan’ın “polisi yedirmeyiz” açıklaması sürecin nasıl sonuçlandırılacağının ilânıydı.

Katillere cesaret veren bu yargılama tiyatrosu ve kararlar ibretliktir: Katil Şahbaz’ın “hedef gözeterek ateş etmediği”ni ispatlamaya çalıştılar. Katile adet yerini bulsun kabilinden bir ceza vermeleri gerekiyordu, 15 bin 200 TL’lik para cezasına hükmettiler. Davanın para cezasına bağlanarak sonuçlandırılması ve katilin cezasız bırakılması üzerine dava Anayasa Mahkemesi’ne götürüldü. Yargılama sonucu polis Ahmet Şahbaz hakkında verilen 15 bin 200 TL’lik adli para cezası hakkında “yaşanan olayın neticesi ile orantılı olduğu” öne sürüldü. Dünyanın gözleri önünde işlenen bu kadar aleni bir cinayet, bu coğrafyanın daha çook Ethem çıkaracak bir sınıfsal dinamizme sahip olduğu hesabıyla yok sayıldı.

Kekre bir şey var bu havada
Geçmişle gelecek arasında…
” Cemal Süreya

Kentsel dönüşüm kılıfı altında yürütülen kent yağmasına, emekçilerin kentlerin dışına sürülmesi plânlarına ve doğanın talanına karşı bir avuç insanın bedenlerini ağaçlara siper etmesiyle başlamıştı Gezi. Ardından hızla o güne dek farklı nedenlerle birikmiş bütün öfkelerin kesişme noktası oldu. Gezi’den sonra gerek egemen sınıflar gerek devrimci güçler için hiçbir şey artık eskisi gibi olmadı. Gezi’den geriye işçi sınıfı ve ezilen halkların hafızasına eklenen ve geri alınması mümkün olmayan direniş rüzgarı yerleşti kaldı.

Gezi’yi ortaya çıkaran koşullar daha da derinleşmiş olarak önümüzde uzanıyor. Sermaye ve onun temsilcisi IMF komiseri Mehmet Şimşek var gücüyle saldırıyor. Bütün dezavantajlarına rağmen boyun eğmeyen emek öfke biriktiriyor. Kadınlar, Kürtler, doğa savunucuları… Pes etmiyorlar.

Uzun sözün kısası, yeni bir Gezi alttan alta mayalanıyor. Bütün mesele öncülük iddiası taşıyan bizlerin buna ne kadar hazırlıklı olduğumuzda düğümleniyor.

*****

Ethem Sarısülük: Özlemle ve gururla anıyoruz

Onu genç bilinçlere, yorulmamış ruhlara, gelecek tutkusunu bayrak yapmış yüreklere taşıyarak çoğaltma görevi önümüzde duruyor

 

Toprağa düştüğünde “Halkın yoldaşı” dedik onun için…

İşçiydi Ethem, hem de komünist bir işçi

27 yıllık ömründe çalışmadığı iş, dolaşmadığı kent kalmamıştı.

Birçoğumuz ilk defa duyduk, bir daha hiç unutmayacağımız o ismi: Ethem Sarısülük!

1 Haziran’dı günlerden, Ankara-Kızılay’da polis barikatını yarıp meydana giren ilk grubun içindeydi. Polis üniformalı katil Ahmet Şahbaz’ın silahından çıkan mermilerle alçakça kurşunlandı.

12 Haziran’da durdu kalbi Ethem’in.

Ethem yoldaş, Gezi’nin Ankara ayağında Kızılay’daki çatışmalar sırasında yakın mesafeden hedef alınarak kurşunlandı.

Tüm bir dünya tanığı oldu kurşunun yol alışının, oluk oluk akan kanın…

İşçi sınıfının bu yiğit evladı, Gezi Direnişi’ni de sınıfın diliyle yaşadı.

https://fb.watch/5DCmUSRpL6/

Gerçek düşmanımızın kapitalizm olduğunun bilinciyle sınıfa karşı sınıf netliğiyle en ön saflarda proleter bir militanlıkla dövüştü.

Mehmet’ler, Abdullah Cömert’ler, Ali İsmail’ler, Medeni’ler, Ahmet Atakan’lar, Berkin’ler, Hasan Ferit’ler… onun peşisıra ölümsüzleşenler aynı barikat başında aynı yürek atışlarına gönül verdiler.

Hepimizi biçen aynı kurşunla vuruldular.

Yere düşerken bile aynı gelecek hayalleri kurabildiler. Ölüme böyle inatla direnirken bile mücadele ve geleceğe böyle inançla sarıldılar.

Onu genç bilinçlere, yorulmamış ruhlara, gelecek tutkusunu bayrak yapmış yüreklere taşıyarak çoğaltmak… görevi önümüzde duruyor.

Adnan Yücel,

bugünlerden geriye, 

bir yarına gidenler kalır 

bir de yarınlar için direnenler…” diyordu.

Ethem yoldaş hem yarınlar için direndi hem yarınlarımıza yürüdü.

Özlemle ve gururla anıyoruz…